Hz. Ali ve Hilafet

Hz. Ali ve Hilafet

Hz. Ali ve Hilafet

BEYAZ TARİH / MAKALE

İslam’ı ilk kabul edenler arasında yer alan Hz. Ali, İslam tarihinin en parlak şahsiyetlerinden biridir. O, Hz. Peygamber’e olan yakın akrabalığı, ilmi ve edebi birikimi, üstün askeri başarıları bakımından oldukça meşhur bir simadır. Hz. Ali’nin babası, Ebû Tâlib künyesiyle tanınan Abdumenaf’dır. Kureyş kabilesinin Haşimoğulları koluna mensup olan Ebû Tâlib’in babası Abdulmuttalib’dir. Ali b. Ebî Tâlib’in annesi Fatıma bint. Esed b. Hâşim’dir. Ebû Tâlib ile Fatıma’nın soyu, dedeleri Haşim’de birleşmektedir. Mekke’de yaşanan bir kıtlık yılında Hz. Peygamber’in himayesine alınmış ve on sekiz yıl onun terbiyesinde yetiştirilmiştir. Çocukken Müslüman olduğu için hiç puta tapmamasından dolayı kendisi için kerremallahu veche denilir. Medine’ye hicretinde Hz. Peygamberin yatağında yatarak müşrikleri oyalamış, daha sonra Hz. Peygamber’in emanetlerini sahiplerine iade ederek hicret etmiştir.

Hz. Ali, Hz. Peygamber’in kızı Fatıma ile evlenmiştir. Evlilikleri neticesinde üçü erkek ikisi kız olmak üzere toplam beş çocuğu dünyaya gelmiştir. Bunların isimleri Hasan, Hüseyin, Muhsin, Zeyneb ve Ümmü Gülsüm’dür. Fatıma’dan sonra evlendiği diğer kadınlardan da kız ve erkek olmak üzere birçok çocuğu olmuştur. Ayrıca Hz. Ali’nin, Havle bint. Kays b. Ca’fer el-Hanefi’den de Muhammed adında bir çocuğu olmuştur. Hz. Ali’nin künyesi, büyük oğlu Hasan’a nispetle Ebu’l-Hasen’dir. Hz. Peygamber tarafından Ebu Turâb lakabı da verilmiştir. Şu kadar var ki, bu, künye şeklinde lakaptır. Murtaza ve Esedi’l-Galib gibi lakapları da vardır. Hz. Ali, Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber başta olmak üzere hemen bütün savaşlara katılmış, bu savaşlarda büyük kahramanlıklar göstermiştir. Bedir savaşında gece vakti kuyulardan tek başına askere su taşımıştır. Uhud’da gösterdiği kahramanlıklardan dolayı Hz. Peygamber kendisine Zülfikâr adlı kılıcı hediye etmiştir. Hayber’de kale kapısını kalkan olarak kullanması dillere destan olmuştur. Sadece Tebük gazvesinde Peygamber’in vekili olarak Medine’de kalmıştır. Hz. Peygamberin vefatında tekfin işlerini üstlenmiş, Müslümanlar tarafından seçilen ilk üç halife zamanında dinî ilimlerle meşgul olmuş, kendisine başvurulan konularda danışmanlık yapmıştır. 35/656’da halife Osman’ın öldürülmesinden sonra yapılan ısrarlar üzerine halifeliği kabul etmiştir. Halifelik dönemi, Cemel vak’ası, Sıffin savaşı ve Haricilerle mücadelelerle geçmiştir. 44/661’de bir Haricî suikastında vefat etmiş, Necef’e defnedilmiştir.

Sakîfe toplantısında Hz. Ebû Bekir’e biat edilirken Hz.Ali’nin neden orada olmadığı hususunda ise farklı bilgiler nakledilmiştir. Hz. Ali’nin, Peygamber’in vefatıyla birlikte evine kapandığı, Peygamber’in teçhiz ve tekfini ile meşgul olduğu ve ayrıca Fatıma’nın evinde toplanıp durum değerlendirmesi yaptığı ifade edilmektedir. Ali b. Ebî Tâlib’in, Ebû Bekir’e biat ettiği zaman konusunda rivayetler muhteliftir. Bütün bunlardan sonra görülüyor ki, hem Ensar hem de Muhacir Kureyşliler, Beni Saide gölgeliğinde hilafet için İslâm’a hizmetlerini gündeme getirerek hilafete kendilerinin daha layık olduğunu savunmuşlardır.

Hz. Ömer’in teklifini reddederek Fatıma’nın evine çekilen Haşimi grup, bir durum değerlendirmesi yapmak üzere bir araya gelmişti. İkinci gün Hz. Ebû Bekir, minberde biat alırken Ali b. Ebî Tâlib ve Zübeyr b. el-Avvam’ı görememiş, bunun üzerine Hz. Ömer’i Fatıma’nın evine göndermiş, işin tatsız bir noktaya ulaşacağını fark eden Hz. Ali ve Zübeyr b. el-Avvam, mescide gelerek böyle davranmalarının nedenini belirttikten sonra biat etmişlerdir. Burada bütün Haşimiler de biat etmişlerdir. Halk genel biatı tamamlayınca Hz. Ebû Bekir, hilafet için istekli ve hırslı olmadığını, insanlar içerisinde kendisinin en hayırlı olmadığını, takva olan insanların halifeden üstün olabileceğini, insanlar arasında adaleti tesis edeceğini ve benzeri ilkeleri ortaya koymuştur. Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in yanına gelerek: “Ey Ebû Bekir, bizim de bu işte bir hakkımız olduğunu düşünmedin mi?” diye serzenişte bulununca, Hz. Ebû Bekir: “Elbette düşündüm, fakat fitne çıkmasından korktum” diye cevap vermiştir. Hz. Ali, önce Hz. Ebû Bekir’e biat etmemesinin sebebini şu şekilde açıklamaktadır: İnsanlar birbiriyle onun halifeliği üzerinde tartışırlarken, ben Resûlullah’ın teçhiz ve tekfini ile uğraşmıyor muydum? Allah biliyor ki, kalbimde ve nefsimde böyle bir istek yoktu. Hz. Ali, yardımına ve düşüncelerine başvurulmamasına darıldığını, seçimin çok hızlı bir şekilde sonuçlanıp kendisinin dışlandığını düşünerek kırıldığını, hilafette hakları olduğu halde kendilerine danışılmadığını söylemiştir. Devamında Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in hilafete layık olduğunu, Peygamber’e mağara arkadaşlığı yaptığını, Peygamber hayatta iken Müslümanlara namaz kıldırmak gibi bir takım önemli özelliklere sahip olduğunu ve Allah’ın ona lütfettiği hiçbir şeyi kıskanmadığını belirten sitem dolu bir konuşma yapmıştır. Böylece Hz. Ali, Beni Saide’de Ebû Bekir ve Ömer’in Ensar’a karşı kullandığı delillerin aynısını, onlara karşı kullanır ve şöyle der: “Ey insanlar, Ensar’dan bu işi, Peygamber’e akrabalığı delil göstererek Ebû Bekir’e verdiniz. Çünkü siz, Peygamber’in kendinizden olduğunu iddia ettiniz. Böylece onlar da size liderliği verdiler. Şimdi ben de size Ensar’a karşı kullandığınız delilleri getiriyor ve diyorum ki, biz hayatta iken vefat ettiği dönemde Muhammed’e ait mirasa daha layığız. O halde Ensar’ın size tanıdığı hakkı siz de bu iş konusunda bize tanıyın” gibi ifadeler kullanmıştır. Buna karşı Ebu Ubeyde, Hz. Ali’ye “Sen daha gençsin. Buradakiler kavmin yaşlılarıdır. Senin onlar kadar tecrüben yoktur. Ebû Bekir bu iş için daha kuvvetli ve daha dayanaklıdır. Onun için işi Ebû Bekir’e teslim et. Çünkü sen yaşarsan bu işe ilmin, faziletin, dini anlayışın, soyun ve yakınlığınla elbette daha layık olursun” der. Bu rivayet, Ali b. Ebî Tâlib ve Ebû Bekir’in Peygamber tarafından halife olarak tayin edilmediğinin bir delili olarak kabul edilebilir. Çünkü yukarıdaki rivayette, hem Muhacirler hilafet iddialarını Kureyş’ten Peygamber’e akraba olmasına dayandırmışlar, hem de Kureyş’in Arap dünyasındaki sosyal, siyasi ve dini konumuna vurgu yapmışlar ve bundan öte Ebu Bekir’in seçimi için farklı ifadeler gündeme getirmişlerdir.

Ebû Bekir’in hilafetine itiraz eden Abbas b. Abdulmuttalib’in, Hz. Ali’nin hilafet hakkına en layık kişi olduğunu söyleyerek Hz. Ebû Bekir’e muhalefet ettiği, Hz. Ebû Bekir’in kendisine hükümette idari bir görev verme teklifini de geri çevirerek, “biz Muhammed’in ait olduğu bir ağacın dallarıyız. Sen ise sadece komşususun” şeklinde sert bir tavır takındığı belirtilir. Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer, Peygamber’in amcası Abbas’ı halifelik mirasının bu durumda kabul etmesini ikna etmeyi denediler. Ancak Abbas Haşimilerin haklarının gasp edildiğini söyledi ve onları suçlayarak reddetti. Daha önce de Abbas’ın, Peygamber vefat ettiğinde, Hz. Ali’ye, “Hazır elimizde iken ben ve buradakiler sana biat edelim” dediği, Ali’nin de “Bu işe bizden başkası da olur mu? diye sorduğu; Abbas’ın da “Vallahi başkası da olacaktır,” cevabını verdiği ifade edilmiştir. Bunun üzerine, “Hz. Ebû Bekir’e biat edenler mescide geldiler. Hz. Ali, mescitten gelen tekbir seslerini duyunca -ki Resûllullah’ın teçhiz ve tekfini henüz bitmemişti- bu nedir?” diye sordu. Abbas; “İşte bu, benim seni çağırdığım; senin de reddettiğin şeydir” dedi.

Hz. Ebû Bekir’e biat işi tamamlanınca el-Berâ b. Âzib, Haşimoğullarının yanına gelir ve Hz. Ebû Bekir’e biat işinin tamamlandığını bildirir. Bunun üzerine onların bir kısmı, “Biz Muhammed’e daha yakınken Müslümanlar böyle bir şey yapmazlar” derler. Peygamber’in amcası Abbas da, “Kâbe’nin Rabbine andolsun ki bunu yaptılar bile” der. Dışarı çıktıklarında da Fazl b. Abbas, Kureyş’e hitaben halifeliği hak etmediklerini; Hz. Ali’nin bu işe onlardan daha layık olduğunu söyler. Sonra Utbe b. Ebî Leheb kalkarak, “Bu işin Haşimoğullarından, sonra insanların iman bakımından en ilki ve eskisi olanı, halkın Kur’an ve Sünnetleri en iyi bileni ve insanların Peygamber’e en bağlı bulunan Hz. Ali’den kaçıp gideceğini hiç hesap etmedim” şeklinde hitap eder. Bunun üzerine Hz. Ali, ona birini gönderir ve böyle davranmaktan meneder.

Ebû Süfyan’ın, imamlığı Hz. Ali’ye teklif etmesiyle ilgili bir rivayet şöyledir; Ebû Süfyân, Hz. Ali’ye biat etmek için ondan izin isteyince, Hz. Ali cevap olarak şöyle dedi: “Sen bizden erbabı olmadığımız bir işi istiyorsun. Allah’ın Resûlü bana bir tavsiyede bulunmuştur. Ben de bu tavsiyeye bağlı kalıyorum.” Ebû Süfyân onu bıraktı, Abbas b. Abdilmuttalib’in evine giderek şöyle dedi; “Ey Abbas, sen kardeşin oğlunun yerine geçmeye daha layık değil misin? Elini uzat da sana biat edeyim. Ben sana biat edince, hiçbir kimse size biat etmekte tereddüt etmeyecektir.” Abbas bunu duyunca güldü ve: “Ey Ebû Süfyân! Ali’nin reddettiği şeyi ben mi kabul edeceğim?” dedi. Bunun üzerine Ebû Süfyân sonuç alamadan geri döndü. 

Bir başka rivayette, Hz. Ebû Bekir’in halife olmasına sinirlenen Ebû Süfyan, Ali ve Abbas’ın yanına gider. Siz Peygamber’in amcası ve Kureyş’in üyesi iken, kabileniz bu yolu takip etmedi. Bu yüzden onlar Ali ile birlikteliğine yemin etmeliler. Bunun üzerine Abbas ve Ebû Süfyan Ali’ye gittiklerinde, Ebû Süfyan Ali’ye biat etmeyi teklif eder. Onu destekleyeceğini, Medine’ye asker ve süvari yığacağına söz verir. Bu ifadelerin yanı sıra Ebû Süfyan, Hz. Ali’ye, “bu iş ne diye Kureyş’in en zayıf kolunda oluyor, yemin olsun ki, istesem orayı at ve adamla doldururum” dediğinde, Hz. Ali şu cevabı vermiştir: “Sen uzun müddet İslam’a ve Müslümanlara düşmanlık gösterdin; fakat bu hareketinle İslam’a zarar veremedin. Şimdi bu sözlerini, Müslümanlar arasında fitne yaratmak maksadıyla söylüyorsun. Biz Hz. Ebû Bekir’i halifeliğe layık bulduk.” Başka bir rivayette Ebû Süfyân, “Hz. Ebû Bekir’e biat edildiğini öğrenince Hz. Ali’ye gelir ve şöyle der: Yalnızca kanın temizleyeceği bir çekişme görüyorum. Ey Abdümenaf oğulları! İşiniz ne diye Hz. Ebû Bekir’dedir? İki zayıf, iki ezilen, Ali ve Abbas nerede? Ali’ye hitaben “uzat elini de biat edeyim” dedi. Ali, bunu kabul etmedi, engel oldu ve şöyle dedi: “Yemin olsun ki sen bununla fitneyi hedefledin.” Bir başka rivayette Peygamber vefat eder etmez Ebû Süfyan, Hz. Ali’nin yanına gelerek, “Hz. Ebû Bekir’in senin hakkını yemesine razı mı olacaksın?” demiştir. Hz. Ali, Ebû Süfyân’a “Ben asla bunun peşinden değilim; bu Müslümanların işidir” şeklinde cevap vermiştir. Kabile mantığını ön planda tutan Hâlid b. Said b. el-As da, Peygamberin vefatından sonra Yemen’den Medine’ye gelince, Ali ve Osman’a şunları söylemiştir: Ey Abdümenaf oğulları! Siz varken bu işi başkalarının üstlenmesine nasıl razı oldunuz, diyerek Ali’ye biat etmeyi teklif etmiştir. Hz. Ali ise, biat esnasında Medine’de bulunmayan Halid b. Said’in talebini geri çevirmiştir.

Sonuç olarak, Hz. Ali’nin hilafetin kendilerinde olması gerektiği şeklinde farklı bir görüşünün olduğu ortadadır. Ancak konu ile ilgili rivayetler dikkatli bir şekilde takip edildiğinde görülecektir ki, ne Hz. Ali ne de çevresindekiler, bu meselede herhangi bir nass zikretmediler. Onların da dayandıkları husus, Ben-i Saide gölgeliğinde ileri sürülen, Peygamberin akrabalığı, ilim ve fazilet bakımından öncelik ve benzeri meziyetlerdir.  Çünkü Hz. Ali, Allah’ın Resûlü bize bir vasiyet bırakmış olsaydı, onun için ölünceye dek mücadele verirdik,  ifadesini kullanmaktadır. Buna benzer bir başka rivayette ise, Hz. Ali Cemel’de insanların karşısına çıkıp şunları söylemiştir: “Ey halk, Resûlullah hilafet konusunda bizlere hiçbir şeyi vasiyette bulunmadı. Ondan sonra Hz. Ebû Bekir halife olup işi idare edip netice de Hz. Ömer’i halife seçerek vefat etti. Hz. Ömer de bu işi iyi idare edip sonunda o da vefat etti. En sonunda bir kısım insanlar gelerek işi dünyalık olarak görmeye başladılar. Bu tür meseleler öyle bir hususiyet arz eder ki, Allah bunlar hakkında hükmünü icra etmiştir.” Şiî iddialara göre ise, Ali b. Ebi Talib’in, aslında hilafeti kendi hakkı olarak bildiğini, ancak buna rağmen İslam’ın yüksek menfaati karşısında fitne unsuru olmak istemediği için, kendisine biat edilen kişilerin yanında olup onlara biat ettiği şeklinde izah edilmeye çalışılmıştır. Ancak Hz. Ali, vefat ederken bile hilafetin kendi soyunda olması konusunda bir beyanda bulunmamış, Hasan’a kendisinden sonra biat edilip edilmemesi sorulduğunda, bir rivayete göre Müslümanları muhayyer bırakmış ne emretmiş ne de yasaklamıştır. Başka bir rivayette, Hz. Ali ölüm döşeğindeyken soruldu: “Oğlun Hasan’a biat edelim mi?” O ise, “Sizden ne bunu isterim, ne de sizi bunu yapmaktan menederim. Kendi kararınızı kendiniz verin” diye cevap vermiştir. Alioğullarına son sözlerini söylerken birisi çıkıp müdahalede bulunmuş ve şöyle demiştir; “Ey Müminlerin emiri, niçin senden sonraki halifeyi ismen tayin etmiyorsun?” Ali’nin cevabı şöyle olmuştur: “Allah’ın Resûlü müminleri hangi şartlarda bıraktıysa, ben de onları öyle bırakacağım.” Bütün bunlardan sonra, Kur’an’da açıkça Ali b. Ebi Talib’in halife ya da imam olacağı ile ilgili hiçbir ayet yoktur. Kur’an’ın bütünlüğü içinde yaklaşıldığı zaman, birtakım ayetleri Ali b. Ebi Tâlib’in imameti için delil olarak göstermenin, bir zorlamanın ötesine geçmeyeceği açıkça ortaya çıkmaktadır. Eğer Kur’an’daki herhangi bir ayet, bizzat Peygamber tarafından Ali b. Ebi Tâlib’in imameti ile irtibatlandırılmış olsaydı, Peygamber’in naşı ortada dururken, Müslümanların istikbalini düşünerek, halife seçmek için bir araya gelen insanların, önce Ensar’dan birini seçmek istemeleri, daha sonra da Hz. Ebû Bekir’in üzerinde karar kılmaları ve o esnada herhangi bir ayeti delil olarak kullanmalarını izah etmek pek mümkün olmazdı. Peygamberleri uğruna gözünü kırpmadan ölüme giden sahabenin başka türlü davranabileceğini düşünmek pek mümkün gözükmemektedir. 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Mehmet ATALAN

Kaynakçalar
İbn Kuteybe, Ebû Muhammed Abdullah b. Müslim (276/889), Kitâbû’l-İmâme ve’s-Siyâse, thk.,Tahâ Muhammed el-Zeyni, I-II, Kahire 1967.
El-Belâzurî, Ahmed b. Yahyâ (279/892), Ensâbu’l-Eşrâf, nşr., Süheyl Zekkâr-Riyad ez-Ziriklî, Beyrut 1996, I-XIII.
Et-Taberî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Cerîr (310/922), Târîhu’l-Umem ve’l-Mulûk, thk., Muhammed Ebû’l-Fazl İbrâhîm, I-XI, Beyrut 1967, II/436;
İbn Ebî’l-Hadîd, Abdulhamîd Hibetüllah b. Muhammed b. El-Hüseyin (655/1257), Şerhu Nehci’l-Belağa, I-VI, Beyrut 1957, I/133.
El-Ya’kûbî, Ahmed b. Ebî Ya’kûb b. Ca’fer b. Vehb (292/904), Târîhu’l-Ya’kûbî, I-II, Beyrut 1960.
El-Kuleynî, Ebû Ca’fer Muhammed b. Ya’kûb b. İshâk (329/940), Usûl mine’l-Kâfî, I-II, Tahran 1389,  II/355-360.
İbn Sa’d, Ebû Abdillah Muhammed (236/850), Tabakâtü’l-Kübrâ, I-IX, Beyrut trz.
İbn Abdilber, Ebu Ömer Yusuf b. Abdillah  b. Muhammed el-Endelusi (463/1071), el-İstiâb fi Esmâi’l-Ashâb, Haydarabad 1318/1900-1, I/345;
el-Minkârî, Nasr b. Muzâhim b. Seyyâr (212/827), Vak’atu’s-Sıffin, Beyrut 1921, 66; el-Belazûrî, Ensâbu’l-Eşrâf, I/588.
El-Mes’ûdî, Ebû’l-Hasan Ali b. Hüseyin (346/957), Murucu’z-Zeheb ve Meâdinu’l-Cevher, thk. Muhammed Muhyiddîn Abdulhamîd, I-IV, Kahire 1964.
Onat, Hasan, “Şiîliğin Doğuşu Meselesi (Birinci Hicri Asır)” AÜİFD., XXXVI (1997), 79-117, 87-91.
 
DİĞER MAKALELER
Hz. Ali ve Hilafet
Osmanlı Tarihi
Osmanlı’da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?

Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşandı. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde, şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilirdi. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirdi. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişti. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep oldu. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Yazımızda bu değişimlerin ne zaman/nasıl ve niçin olduğuna dair soruların kısa cevapları verildi. Nitekim şehzadelik ile ilgili bu değişimlerin tespiti, kurumun işleyişi ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini nasıl etkilediğine dair ipuçlarını bize göstermektedir. Bu sebeple yazımızda şehzadelerin doğumları ve bu süreçteki uygulamalar, çocukluk yılları, eğitimleri ile gençlik ve şehzadelik yıllarına dair bilgiler bulacaksınız.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun