Evrensel Bir Düşünür: Sabahattin Eyüboğlu

Evrensel Bir Düşünür: Sabahattin Eyüboğlu

Evrenselden yerele uzanan bir düşünür olan Sabahattin Eyüboğlu için hayat, havanın aydınlanmaya başladığı anla beraber karanlığı dize getiren mavi ile değer kazanır. Onu günümüzde hala değerli kılan şey ise fikirsel altyapısını oluşturduğu insana saygı ve sevgidir. İnsan değerlidir, çünkü insan birliği ve bütünlüğü temsil eden halk kavramı ile özdeş olup geçmişi, bugünü ve geleceği belirleyen itici güçtür. Ayrıca mavi en değerli renktir Eyüboğlu için. Çünkü, Anadolu mavidir, köy enstitüleri mavidir, gerçek aydınlar ve gerçek tarih bilinci mavidir, sanat ve edebiyat mavidir. Yani geniş kitleyle eşleşen, kaynaşan her şey mavinin etrafında bilinç kazanan değerlerdir.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Düşünce tarihimizin evrenselden yerele uzanan geniş kapsamlı düşünürlerinden birisi olan Sabahattin Eyüboğlu, çevirileri ve denemeleri başta olmak üzere pek çok kulvarda ortaya koyduğu eserlerle günümüze yön tayin etmeye devam etmektedir. Hümanist söylemi, halktan yana tavrı ve eleştiriye inancıyla sembol isimlerden birisi haline gelen düşünür, 1908’de Trabzon’un Akçabat ilçesinde doğmuş, 1928’de ise hayatının önemli dönüm noktalarından birisini yaşamıştır. Trabzon Lisesi’nin son sınıfındayken üniversiteye öğretim üyesi yetiştirilmek için açılan sınavı kazanan Eyüboğlu, bu tarihte Fransa’ya giderek Lyon ve Sorbonne Üniversiteleri’nde sanat tarihi ve estetik eğitimi aldı. 1933’te Türkiye’ye dönen Eyüboğlu aldığı idari görevler, yaptığı çalışmalar ve siyasi yaşamın üzerinde bıraktığı belirsizlikler düzleminde hareketli ama hareketli olduğu kadar da zengin ve verimli bir yaşam mücadelesine atıldı. Onun bu yaşam mücadelesini üç dönem altında toplamak şüphesiz ki yaptıklarının daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır.

Türkiye’ye 1933 yılında dönen Eyüboğlu, 1947 yılına kadar sürecek olan ilk dönemde idari görevleri ve edebi yazılarıyla ön plandadır. 1933’te İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde akademik kariyerine başlayan düşünür, 1938’e kadar Milli Eğitim Bakanlığı müfettişliği, Talim ve Terbiye Kurulu üyeliği gibi görevlerde bulunurken Tan, Ülkü, Ağaç, Kültür Haftası gibi süreli yayınlarda edebiyat üzerine yazılar kaleme alır. Şiir ve Musiki (1934), Don Kişot Romanların Romanı (1935), Tenkit Üzerine (1935), Türk Halk Bilmeceleri (1936), Yaşayan Mazi (1938), Yeni Türk Sanatçısı ya da Frenkten Türk'e Dönüş (1938), Yaşamak Sevinci (1943), Gerçek Yenilik (1946) bu yazılardan birkaçıdır. Halkla bütünleşmesini sağlayan Köy Enstitüsü tecrübesinin sadece teoriye değil pratiğe olan inancını da pekiştirdiği aşikârdır. 1939-1947 yılları arasında Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ünde dersler veren Eyüboğlu için, enstitüler skolastik zihniyetten ve iç sömürgenlerden mustarip Anadolu’nun öz değerleriyle yoğrulmuş köylünün tek gerçek kurtarıcısıydı. Enstitülere değer katma çabasının, dönemin siyasi karmaşasında etkisizleştirilmesinin Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç kadar onu da etkilediği açıktır. Eyüboğlu bu dönemde Einest Robert Curtis-Fransız Medeniyeti (1938), Jean Baptiste Poquelin Moliere-Kadınlar Mektebi ( B. Tuncel ile birlikte 1940), Michel de Montaigne-Denemeler (1940), J. J. Rousseau’nun-İlim ve Sanatlar Hakkında Nutuk (S. T. Siber ile birlikte 1942), Gonçarov-Oblomov (E. Güney ile birlikte 1945-1949) adlı eserlerin çevirisini de yapar.

1947-1948 yılları arasında Fransa’ya gönderilen Eyüboğlu Fransızca üzerindeki hakimiyetini arttırarak pratik tecrübelerine kattığı teoriyle birlikte verimli bir döneme doğru ilerler. Bu çerçevede 1948-1960 yılları arasındaki ikinci dönem, pratiğin yerine teorinin ön plana çıktığı dönem olurken, yazarımız siyasetin bunaltıcı dünyasından ziyade eğitime katkıları, belgeselleri, çevirileri ve yazılarıyla adından söz ettirmiştir. Fransa’dan dönüşünün hemen ardından İstanbul Üniversitesi Fransız Dili Bölümü’nde Karşılaştırmalı Türk-Fransız Edebiyatı dersini, Tatbiki Güzel Sanatlar Okulu’nda ise Sanat Tarihi dersini okutan Eyüboğlu 1949’da çıkarttığı Yaprak dergisinde çeşitli yazılar kaleme almıştır.

Onun dergilerle kurduğu etkileyici ilişkinin dönüm noktası ise genç yaşta vefat eden Orhan Burian’ın Ufuklar dergisini, Yeni Ufuklar adı altında Vedat Günyol ile birlikte tekrar çıkartmaya başlaması olur. Bu iki düşünürün çabalarıyla Yeni Ufuklar uzun soluklu yayın hayatı boyunca pek çok aydının toplanma merkezi haline gelir. Dostluk Üstüne (1949), Türküyle Kilim (1949), Eski-Yeni (1949), Türküden Tiyatroya (1950), Şiirin Garip Kişisi (1950), Halk Şiiri ve Aşık Veysel (1951), Şiirin Yapısı (1952-1954), Yeni Türk Şiirinde Yaşayan Gerçekler (1952), Fatih Albümüne Bakış (1955), Türk Halk Şiirleri (1956), Sinema, Dünya ve Biz (1956), Kuşku Üstüne (1957), Mavi ve Kara (1958), Kara Aydınlık (1958), Baudelaire Çevirileri (1959) başlıklı yazıları ise özellikle Yaprak ve Yeni Ufuklar adlı dergilerde yayımlanır. Bu ikinci dönemde Eyüboğlu, sanat ve sinema üzerine yaptığı katkılarla Türk düşünce dünyasındaki yerini de sağlamlaştırır. Siyah Kalem (1957), Karanlıktan Renkler (1957), Nemrut Dağı Tanrıları (1957), Hitit Güneşi (1957), Anadolu Ormanları (1959), Göreme (1959), Surname (1959) onun katkı sağladığı belgesellerken, Michel de Montaigne-Denemeler (1947), William Shakespeare-Antonius ve Kleopatra (1949), William Shakespeare-Troilos ve Kressida (1956), Platon-Devlet (M.A. Cimcoz ile 1959), Herman Melville-Moby Dick (M. Urgan ile 1960), Albert Camus-Denemeler (V. Günyol ile 1960), Jean de La Fontaine’den Masallar (1960) çevirdiği eserlerdir. Ayrıca Mazhar Şevket İpşiroğlu ile birlikte 1952 yılında Avrupa Resminde Gerçek Duygusu ve Fatih Albümüne Bakış adlı eserleri de yayımlanır. Elbette ki bu yoğun çalışma temposu ödülsüz de kalmamış 1956’da “Hitit Güneşi” adlı belgesiyle Berlin Film Festivali’nde gümüş madalya, 1959’da ise “Devlet” çevirisiyle Türk Dil Kurumu ödülünü almıştır.

Sabahattin Eyüboğlu hayatının en çalkantılı yıllarını 1960-1973 yılları arasındaki üçüncü dönemde yaşamıştır. Türkiye’de 27 Mayıs sonrasında hızlanan siyasi hayat, 1980’lere kadar süren tartışmalar, çatışmalar ve yargılamalarla dolu bir dönemdir. İşte bu yıllarda sol düşüncenin kazandığı hız sadece Eyüboğlu’nu değil dönemin pek çok önemli düşünürünü de etkilemiş, fikirlerdeki sertleşme ve artan kutuplaşma yazılanlara, çizilenlere yansımıştır. Belki de bahsi geçen bu sürecin ilk ve en fazla etkilediği kişilerden bir tanesi Sabahattin Eyüboğlu’dur.

Ekim 1961’de Milli Birlik Komitesi’nin aldığı kararla 147 öğretim üyesinin görevine son verilir. Listede Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte Tarık Zafer Tunaya, Ali Fuat Başgil, Yavuz Abadan, Takiyettin Mengüçoğlu, Aziz Köklü, Mazhar Şevket İpişiroğlu, Özer Ozankaya ve Mina Urgan gibi isim yapmış kişiler de vardı. Eyüboğlu’nun bu olaydan sonra çalışmalarında ciddi bir sertleşme başlamıştır. Ancak bu sertleşen üslupta sonuçsuz kalmamış, Eyüboğlu ve Vedat Günyol tarihimizin en ilginç davalarından birisinde yargılanmışlardır. Vedat Günyol ile birlikte 1963 yılında çevirerek yayımladıkları Graccuhus Babeuf’un Devrim Yazıları adlı eser bir anda ülke gündemine oturur. Aslında Babeuf (1760-1797) devrimin önemli simalarından birisiydi, ancak burada ilginç olan nokta Talat Aydemir’in ikinci darbe teşebbüsü sonrasında idam edilmeden önce Babeuf’un kitabını okuyor olmasıydı. Aydemir’in asılmadan bir hafta önce Devrim Yazıları hakkında aldığı notların basının eline geçmesi önce kitabın toplattırılmasına bir süre sonra ise kitabın çevirmenlerinin yargılanmasına neden olmuştur. Dava süreci iki düşünürün de 1966’da aklanmasıyla sonuçlanır, ama artık halk, sol düşünce, softalar, kara aydınlar, modernleşme üzerinde daha fazla duran eleştirel tavrını ve tepkiselliğini yoğunlaştıran bir Eyüboğlu vardır.

1970 sonrasında da Eyüboğlu’nun yazdıklarının niteliğinde bir değişiklik olmasa da dünya görüşünü yazılarında hissettirmeye devam etti. Dünya görüşünün yazılarına yansıması onun, Azra Erhat, Vedat Günyol, Magdi Rufer ve Tilda Gökçeli ile birlikte 12 Mart’ın havasına uygun bir tutuklamayla karşılaşmasına yol açmış, dört ay hapis yattıktan sonra arkadaşlarıyla beraber serbest bırakılmıştır. Ancak 1960 sonrasında Türkiye’nin siyasi ortamında yaşanan kaosun onda bıraktığı olumsuz etkiler, bedenine de sirayet etmesiyle birlikte 13 Ocak 1973’te İstanbul’da vefat etti. 1960-1973 yılları arasında yaşadıkları onun çalışmalarını yönlendirerek dönemin havasını gözümüzün önüne seren bir birikim bıraktı. Okuryazarlar ve Köy Enstitüleri (1960), Solcu Umacılığı (1960), Din Üstüne (1961), Sanat Üzerine Aykırı Düşünceler (1961), Çağdaş Türk Edebiyatı (1961), İmecenin Fransızca Dersleri Şiir Yoluyla (1961-1962), Demokrasiye Güven (1962), Orhan Veli (1962), Halk Türküleri Nasıl Söylenmeli (1962), Aldatılmışlara Sesleniş (1963), Din ve Bilim (1963), Köy Enstitülerini Kuran Düşünce (1964), Evrim Devrim Üstüne (1964), Devlet ve Sanat (1965), Devrime Dönüş (1965), 17 Nisan: Bir Gurbet Bayramı (1966), Köy Enstitülerini Anarken (1967), Politika ve Sanat (1968), İş Eğitimi (1970), Halka Saygı (1970), Özgürlük ve Eşitlik Üstüne (1970), Halk ve Aydınlar (1970), Yunus Emre (1971), Pir Sultan’a Selam (1971), Balıkçıya Mektup (1972) bu dönemde özellikle Yeni Ufuklar dergisinde kaleme almış olduğu yazıların bir kısmıdır. Ömer Hayyam-Dörtlükler (1961), Jean Paule Sartre-Çağımızın Gerçekleri (V.Günyol ile 1961), Carlo Levi-İsa Bu Köye Uğramadı (1961), Jean Baptiste Poquelin Moliere-Cimri (Y.N. Nayır ile 1961), Jules Romains-Dirilen Şehir (1961), William Shakespeare-Macbeth (1962), Picon Gaetan-Çağdaş Politika Sorunları (V. Günyol ile 1962), Arthur Miller-Cadı Kazanı (V. Günyol ile 1962), Bertrand Russell-Dünyamızın Sorunları (V. Günyol ile 1963), Gracchus Babeuf-Devrim Yazıları (V. Günyol ile 1963), Albert Einstein-Dünyamıza Bakış (1964), William Shakespeare-Hamlet (1965), Andre Malraux-Turan Yolu (1965), Vercors-İnsan ve İnsanlar (A. Erhat ve V. Günyol ile 1965), Jean Paul Sartre-Kirli Eller (B. Nadi ile 1965), Gaston Bouthoul-Politika Sanatı (V. Günyol ile 1967), Gustave Flaubert-Ermiş Antonius ve Şeytan (1968), Aiskhylos-Zincire Vurulmuş Prometheus (A. Erhat ile 1968), Georges Duhamel-Gece Yarısı İtirafı (S.K. Yetkin ile 1971) 1 yazarın bu dönem yaptığı çevirilerdenken Mavi ve Kara (1960), Yunus Emre’ye Selam (1966), Yunus Emre (1971) kaleme aldığı eserlerdir. Sanat Üzerine Denemeler (1974), Pir Sultan Abdal (1977), Gökyüzü Mavi Kaldı (1979), Köy Enstitüleri Üzerine (1979), Bütün Yazılar (1981) adlı eserler ise Eyüboğlu’nun ölümünden sonra yayımlanan çalışmalarıdır.

Fikirlerinin Altında Yatan Perspektif

Sabahattin Eyüboğlu’nun fikirlerinin altında yatan temel unsur insana duyduğu saygı ve sevgidir. Fransız kültürü ile içinden çıktığı kültürün derin etkileri altında kalan düşünür, bu kaynaklardan yararlanarak Anadolu kültürünü dönüştürme, aydınlatma yolunu seçmiştir. Yazılarının çoğunda insana olan sevgiye odaklanan Eyüboğlu için insan, birliği ve bütünlüğü temsil eden halk kavramı ile özdeş olup geçmişi, geleceği ve bugünü belirleyen itici güçtür. Uzun soluklu okumalardan ve mücadelelerden geçerek ulaştığı geniş bilgi dağarcığı insan ve halk merkezde olmak üzere edebiyatı, halkbilimini, Anadolu değerlerini ve uygarlıklarını, tarih bilincini, felsefeyi, sol düşünceyi, köylüyü ve en önemlisi ise akıl ve bilime olan inancını etkilemiştir. Her yazdığı yazıda, çektiği belgeselde, çevirdiği metinde geniş halk yığınlarına işaret eden, kendi söylemiyle gerçek aydın ile kara aydın arasındaki bitmek bilmeyen mücadelede halkın yanında yer alanı her zaman gerçek aydın olarak gören Eyüboğlu için hayat, havanın aydınlanmaya başladığı anla beraber karanlığı dize getiren mavi ile değer kazanmaktadır.

Aslında yazılarının her noktasında yer edinen maviye karşı duyulan saygı ve sevgi mavinin halk ve Anadolu değerlerini temsil etmesinden başka bir şey değildir. Anadolu mavidir, köy enstitüleri mavidir, gerçek aydınlar ve gerçek tarih bilinci mavidir, sanat ve edebiyat mavidir. Yani geniş kitleyle eşleşen, kaynaşan her şey mavinin etrafında bilinç kazanan değerlerdir. Öyle ki Eyüboğlu mavi ile özdeşleştirdiği Türk kavramını bile binlerce yıllık Anadolu kültürüyle Türklerin değerlerinin harmanlanmasını bugünümüze ulaşan toplumsal dinamiklerin temeli olarak görüp Mavi Anadoluculuk adlı akımın etrafında akla ve bilime dayanan insanı merkezileştiren bir hareketin en önemli öğesine dönüştürür. Ona göre Anadolu kültürü sayesinde farklılaşan bu toprakların insanları içinde Çatalhöyük’ü, Hititleri, Frigleri, Urartuları, İyonyalıları, Romalıları ve Türkleri barındırarak Thales’ten Yunus Emre’ye uzanan figürlerle bezenmiş olan tarihi bir realitedir. Eyüboğlu için tarihi realiteyi belirleyen temel unsur ise bilinçlendirmedir. Tarihçiye düşen görev kurumuş bilgileri anlatmak ya da bunları ezberletmek değil, şimdinin hakimiyetinden arındırılmış olan hayatı, hayatın içinden nesnel değerlerle analiz ederek insanı insan olduğu için irdeleyen bir bilinç aktarımıdır. İşte bu tarihi bilinçlendirme kaygısının merkezinde hümanizmadan, rasyonalizmden, natüralizmden ve realizmden yararlanarak skolastik zihniyet tarafından çevrelenmiş yönsüz bırakılmış halkı aydınlatma kaygısı yatmaktadır.

Eyüboğlu’nun mikro anlamda tarih makro anlamda ise bütün fikirlerinin merkezinde yer edinen önemli unsurlardan bir diğeri ise batı mantalitesidir. Düşünüre göre Batı, kabul edelim ya da etmeyelim bilim ve teknik konusunda Doğu’nun önüne geçmiş olup bu öne geçişi engelleyebilmenin yolu, onun görünüşe odaklanan öğelerini almak değil zihniyete işaret eden değerlerine adapte olmak yani bilim ve tekniğin altında yatan metotları öğrenmektir. Bu sebeple bireye, her anlamda kuru aktarımdan ziyade bilinçlendirici aktarım yapılarak her türlü bilgi ilerleme ülküsüne hizmet edecek şekilde yaşayan verilere dönüştürülmelidir. Eyüboğlu bu fikirler demetinin altında özellikle iç sömürgenler, softa ve kara aydın tanımlarına da yer vererek halkın hareketsizliğinin nedenini gerçek aydının hakimiyet alanını sınırlandıran bu üç unsurda görmüştür. Ona göre, Köy enstitüleri projesinin başarısızlığının altında yatan iç sömürgenlerin, softaların ve kara aydınların gerçek aydınlara baskın gelmesidir. Softalar halkın hareketsizliğinin topluma işlemiş haliyken kara aydınlar devlete, bürokrasiye, iç sömürgenler ise ekonomiye adapte olmuş halidirler. Halkın çıkarlarından ziyade kendi çıkarlarını ön planda tutan bu çevreler skolastik zihniyetin sürekliliğini kendilerine amaç edinmişlerdir. Özellikle kara aydın tanımlamasına odaklanan Eyüboğlu, bu aydınların bürokratik mekanizmanın kilit noktalarına yerleştiklerini iç sömürgenlerin sözcülüğünü yaparak halkın, köylünün aydınlanmaması için mücadele ettiklerini iddia etmektedir. Hatta, Köy Enstitüleri’nin kapatılmasının altında ona göre eğitimli kara aydınların payı en az diğer kesimlerin payı kadar çoktur. Düşünüre göre, devrimci ve yenilikçi bir kurum olan Köy Enstitüleri sadece köylüyü softanın, iç sömürgenin ve kara aydının tahakkümünden kurtarmayı hedeflediğinden haksız eleştirilere ve çatışmalara neden olmamış belki de ağayı ya da şeyhi tehdit etmesinde çok daha fazla bürokrasiyle bütünleşen şehirli aydını, tüccarı ve memuru rahatsız ettiğinden tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştır. Çünkü enstitüler sayesinde ezberci eğitimden uzak iş ahlakını, iş eğitimini, aklı, bilimi, ele alan evrensel değerlerle Anadolu’nun kültürel birikimini bütünleştiren Türkiye’ye has bir eğitim anlayışı ile bu topraklara has dâhiler, bilim adamları yetiştirilecekti. Ona göre Goethe, Puşkin, Kepler, Galileo, Kant gibi Avrupa’yı dönüştüren dâhiler bireysel çabaların sonucu olmaktan ziyade Rönesans, Reform, Aydınlanma ve sonrasında yaşanan geniş kitleleri de içeren büyük farklılaşmaların eseridirler. Yani bu dâhilerin arkasında yüzlerce, binlerce, on binlerce Goethe’ler, Puşkin’ler, Kepler’ler Galileo’lar ve Kant’lar yani milyonlarca kişiden oluşan geniş halk yığınları ve onları dönüştüren eğitim sistemleri vardır. Bu nedenle halkla kaynaştırılmış, Anadolu’nun binlerce yıllık kültürel birikimine atıf yapan, hümanist, gerçekçi, akla ve bilime dayanan bir eğitim sistemi ona göre Türkiye’nin dönüşümünde rol oynayacak olan esas yön tayin edicidir. Tam bu noktada eğitimi dönüştürecek güç ise köyde köy kadınlarındadır. Köy çocuğunu yetiştirecek olan köy kadını, gündelik gerçeklerle daha içli dışlı olduğundan köy erkeğinden daha fazla katkı sağlayabilecek bir güçtür.

Anadolu ve içinden çıktığı toplumu Avrupa değerlerinin yaratıcı unsurlarından birisi olarak gören düşünür, dönemin çoğu düşünürü gibi sağ- sol çatışmasından etkilenmiş ama daha ılımlı, Atatürk’ü merkeze alan bir sol anlayış çerçevelendirmeye çalışmıştır. Bu nedenle keskin bir şekilde Marksizm’i merkeze alarak bir sağ sol ayrıştırması yapmak yerine Anadolu ve Mustafa Kemal Atatürk’ü odağa yerleştiren bir sol analizi yapmıştır. Solcu olmak ya da sağcı olmak arasındaki ayrımın kaynağını eski ile yeni arasındaki bitmek bilmeyen çatışmanın dinamiklerinde gören Eyüboğlu’na göre İmparatorluk mirasından kalma eski düzenin dinamiklerini yeniden canlandırmak isteyenler sağcı, akla ve bilime dayanan evrensel değerleri savunanlar ise solcudur. Tabii burada düşünürün evrensel değerlerden bahsederken emperyalizm tuzağını da unutmayarak Batı karşısında kaynağını Anadolu’dan alan savunmacı bir tavır da geliştirmektedir. Ona göre aslında Avrupa’ya has olan değerler Anadolu’da doğan onunla gelişen değerler olup bu toprakların insanlarına da en az Avrupalı insanlar kadar hitap etmektedir.

Sevgi ve dostluk da Eyüboğlu dendiğinde hatırlanması gereken kavramlardır. İki insanın dost olabildiği ortamda uygarlığın başladığını söyleyen yazarımız sevginin olduğu ortamda karanlık zihinlerin gelişemeyeceğini, aydın düşünceli insanların sevgiyle bir olabileceğini de iddia etmektedir. Zaten bu bakış açısı onu her türlü bağnaz düşünceden ve kalıplaşmış yargıdan uzak tutarak insana, emeğe, bilime ve sanata olan inancını derinleştirmiştir.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Dipnotlar
1Çeviri eserlerin tarihleri Milli Kütüphane ile Ulusal Toplu Katalogda bulunan birinci ve ikinci basım tarihlerinden elde edilmiş olup çeşitli eksiklikleri barındırabilir. Şüphesiz ki konu hakkında yapılacak detaylı bir inceleme düşünürün çevirilerinin niteliğini daha derinlemesine aydınlatacaktır.
 
 

 

Kaynakçalar
Akagündüz, Ü., & Akagündüz, S.Y. (2011). Çok Yönlü Bir Fikir Adamının Geçmişe Bakışı: Sabahattin Eyüboğlu ve Tarih. Folklor-Edebiyat, 187–206.
Akagündüz, Ü., & Akagündüz, S.Y. (2013). Cumhuriyet Dönemi Düşünürlerinden Sabahattin Eyüboğlu’nda Felsefi Bakış. Folklor/Edebiyat, (76), 21–30.
Akagündüz, Ü. (2010, Ekim). Sabahattin Eyüboğlu ve Köy Enstitüleri. Yeniden İmece, 68–70.
Asiltürk, B. (2014). Sabahattin Eyüboğlu’nun Şiir Görüşü. Marmara Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 1(1), 149–160.
Avcı, B.(1999). Belgesel Sinemacı Yönüyle Sabahattin Eyüboğlu. Eskişehir: Anadolu Üniversitesi.
Avcı, B. (1996). Bir Düşün ve Sanat Adamı Olarak Sabahattin Eyüboğlu’nun Belgesel Filmlerinin İncelenmesi (Yüksek Lisans). Anadolu Üniversitesi, Eskişehir.
Demiral, S. (2012). Öyküncelerin Çevrilebilirliğinin İncelenmesi Jean de la Fontaine’in Öyküncelerinin (fabllarının), Nazım Hikmet Ran, Orhan Veli Kanık ve Sabahattin Eyüboğlu Tarafından Türkçeye Çevirilerinin Karşılaştırmalı Çözümlemesi (Doktora). Çukurova Üniversitesi, Adana.
Hacıoğlu, Ü. (2017). Shakespeare’in “Hamlet” metninin Orhan Burian, Sabahattin Eyüboğlu, ve Can Yücel çevirileri üzerine karşılaştırmalı bir çalışma (Yüksek Lisans). Doğuş Üniversitesi.
Kaynardağ, A. (1991). Yunus Emre ve Sabahattin Eyüboğlu Yunus Emre’ye İnsanca Bir Bakış. Türk Dili Dergisi, (23), 5–9.
Kılıç, A. F. (2004). Sabahattin Eyüboğlu ve Türk şiiri (1. bsk). Ankara: Akçağ.
Kılıç, A. F. (2010). Sabahattin Eyüboğlu’nun Halk Kültürü ve Sanat Eserlerine Yaklaşımı. Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Dergisi, (12), 254–268.
Kılıç, F. (2010). Sabahattin Eyüboğlu’nun Modern Türk Şiiri Üzerine Bazı Dikkatleri. Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, 10(22).
Koşar, E. (Ed.). (2014). Sabahattin Eyüboğlu Kitabı. İstanbul: Mühür Kitaplığı.
Koşar, E. (2014). Sabahattin ve Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun Eserlerinde Türkülerin Sesi. Varlık, (1282), 12–14.
Öztürk, H. (2016). Sabahattin Eyüboğlu’nun Düşünce ve Kültür Konularındaki Yaklaşımları (Yüksek Lisans). Ankara Üniversitesi, Ankara.
Sarnih, R. (1999). Mavi ve Kara Sabahattin Eyüboğlu / Buralı Bir Aydın için Portre Denemesi. Cogito, (21), 219–226.
Savaş, F. (2012). Sabahattin Eyüboğlu’nun Sanat ve Sanat Tarihine Bakışının Yazıları Üzerinden Değerlendirilmesi (Yüksek Lisans). İstanbul Teknik Üniversitesi, İstanbul.
Türk, H. (2017). Bir Mavi Yolcu Sabahattin Eyüboğlu. Serander Yayınları.
 
DİĞER MAKALELER
Evrensel Bir Düşünür: Sabahattin Eyüboğlu
Osmanlı Tarihi
Osmanlı’da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?

Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşandı. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde, şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilirdi. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirdi. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişti. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep oldu. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Yazımızda bu değişimlerin ne zaman/nasıl ve niçin olduğuna dair soruların kısa cevapları verildi. Nitekim şehzadelik ile ilgili bu değişimlerin tespiti, kurumun işleyişi ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini nasıl etkilediğine dair ipuçlarını bize göstermektedir. Bu sebeple yazımızda şehzadelerin doğumları ve bu süreçteki uygulamalar, çocukluk yılları, eğitimleri ile gençlik ve şehzadelik yıllarına dair bilgiler bulacaksınız.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun