Mustafa Kemal Atatürk’ün Yönetim Anlayışları ve Uygulamaları

Mustafa Kemal Atatürk’ün Yönetim Anlayışları ve Uygulamaları

Mustafa Kemal Atatürk'ün “Ben bilakis her kerameti Meclis’ten bekleyenlerdenim. Büyük millî dertler şimdiye kadar ancak Millet Meclisi’nde şifa bulmuştur. Gelecekte de orada kesin tedbirlerini bulabilecektir.” sözü onun yönetim sisteminde Meclis'in önemini fazlasıyla gösteriyor.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Atatürk, hayatının her devresinde demokratik sistemin yerleşmesi için çalıştı. Egemenliğin millette olduğu, başka yerde olamayacağı bir demokrasi anlayışı çerçevesinde hayatı boyunca farklı dönemlerde farklı yönetim anlayışlarını uygulamaya çalışmış, başka bir deyişle yönetim anlayışları çeşitlilik göstermiştir. Bu çeşitlilik başlıklar altında şöyle değerlendirilebilir. 

Genelge ve Kongreler Dönemi

Atatürk, Millî Mücadele dönemi boyunca millî irade ve millî hâkimiyet kavramlarını demokrasi ile eş değer olarak kullanmış ve böylece Millî Mücadelenin dayanak noktasını halk teşkil etmiştir. Toktamış Ateş’in deyişiyle Atatürk, attığı her adımda arkasında millî iradeyi görmeye ve göstermeye aşırı özenen bir lider oldu. Hatta “Milletin oy ve iradesine dayanan her işin sonucu, millet için hayır ve saadet olduğu bellidir” sözü ona aittir. Dolayısıyla önce halkla temas kurmaya çalıştı. Bunun en doğrudan yolu ise mitingler oldu. Çünkü mitinglere baktığımız zaman bunların bir halk organizasyonu olduğunu görüyoruz. Bunun anlamı şudur; Türk milleti tepki göstermek konusunda iradesini ortaya koymuştur ki bu, millî irade demektir. Millî irade ise Millî Mücadele’nin orijinini teşkil etmektedir. Türk milletinin bu eğilimini fark eden Atatürk, Millî Mücadeleyi bu mefkûre çerçevesinde gerçekleştirdi. Yayınladığı Havza Genelgesi’nde yurdun en ücra köşelerinde dahi gösteri düzenlenmesini, düzenlenecek gösterilerde terbiye ve ağırbaşlılığın özellikle korunmasını vurgulamıştır. Yine halkın Yabancı devletlerin büyükelçiliklerine, İstanbul hükümetine protesto telgrafları göndermesini isteyerek hak ve hukukun demokratik yollardan aranmasının örneklerini gösterdi.

Daha sonra yayınlanan Amasya Genelgesi’nde vatanın bütünlüğünün, milletin bağımsızlığının tehlikede olduğu vurgulanarak bu durumu milletin azim ve kararının kurtaracağı ifade edildi. Millî bir heyetin kurulmasının zorunlu olduğu belirtilerek demokratik rejimlerin vazgeçilmezlerinden olan ve milleti temsil eden Meclis kavramının varlığı gündeme geldi. İşte Atatürk, halk temeline dayandıktan sonra bunun siyasal ayağı olan Meclis’i gündeme getirmiştir. Erzurum Kongresi’nde aynı doğrultuda millî iradeye dayanan bir Millet Meclisi’nin meydana getirilmesini ve gücünü millî iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını, kongre çalışmalarının ilk hedefi olarak gösterdi. Arkasından düzenlenen Sivas Kongresi’nde ise millî iradenin Saltanat ve Halifeliği kurtaracağı görüşü ortaya atıldı. Bu çok önemli bir adım oldu. Böylece millî irade, Osmanlı saltanatının üstüne çıkarılmıştır. Kısacası Genelge ve Kongreler döneminde Atatürk, millî iradenin hâkim güç olmasına yönelik çalışmalar yaptı. Çünkü; zihnindeki meşru iktidar sadece millet egemenliğine dayanan bir iktidardır. Millî irade kavramının halk nezdinde anlaşılması ve benimsenmesinden sonra da bunun yönetim sistemi haline getirilmesine yöneldi ve bu yönetim sistemi de milletin temsilcisi olarak Meclis’in işler hale getirilmesi oldu. “Ben bilakis her kerameti Meclis’ten bekleyenlerdenim. Büyük millî dertler şimdiye kadar ancak Millet Meclisi’nde şifa bulmuştur. Gelecekte de orada kesin tedbirlerini bulabilecektir” sözleriyle Atatürk, meclise verdiği değeri ortaya koyuyor.

Bu doğrultuda Amasya’da İstanbul hükümeti ile yapılan görüşmeler neticesinde tüm Osmanlı coğrafyasında seçimlerin gerçekleştirilerek Meclisin açılmasına karar verildi. Hemen arkasından seçimler yapılarak halk kendini temsil edecek milletvekillerini seçip Meclise gönderdi. Ancak Meclisin aldığı kararlar (Misak-ı Millî) Büyük Güçlerin hoşuna gitmemiş olacak ki İstanbul işgal edildi. İşte bu andan itibaren ülke yönetimini fiilen eline alan Atatürk, Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasını sağlayarak çalışmalara başladı.

Birinci Meclis Döneminde Atatürk’ün Yönetim Anlayışı ve Uygulamaları

Atatürk’ün Birinci Meclis dönemindeki yönetim anlayışı ve uygulamalarını 1921 Anayasası çerçevesinde değerlendirmek gerekiyor. Çünkü zihinlerdeki düşünceler somut ifadesini bu anayasada gösteriyor.

1921 Anayasasının “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diye başlayan 1. Maddesi, Bülent Tanör’ün ifadesiyle egemenlik hakkını padişahtan alıp millete vermesi bakımından, yönetim anlayışı olarak Osmanlı-Türk anayasa tarihinde keskin bir dönüm noktasıdır. Çünkü o tarihten bu yana millî irade anayasal sistemin temel taşı oldu. 1. Maddenin devamında yönetim şeklinin halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına dayandığı vurgulanır. Buradaki özellikle “bizzat ve bilfiil idare” vurgulaması, halkın doğrudan yönetime katkıda bulunması anlamına gelmiyor. Ancak uygulama bakımından bu ifade sözde kalarak, Birinci Meclis asdece temsili demokrasiyi benimsemiştir.

Anayasanın 3. Maddesi ile yeni bir devletten, Türkiye Devleti’nden söz edilir. Burada dikkat çeken husus devletin adının “Türk Devleti” değil de, “Türkiye Devleti” olarak ifade edilmesidir. Türkiye Devleti ibaresi, etnik kökeni, dili ve kültürü ne olursa olsun, Misak-ı Millî sınırları içinde yaşayan insanların siyasal birleşmesinin en üst noktası olan yeni devleti bütün kucaklayıcılığıyla ifade etmekteydi. Atatürk de bu duruma 1 Mayıs 1920 tarihli Meclis konuşmasında temas etti. O, Türk milletini teşkil eden Müslüman öğeler hakkında "Burada maksut olan ve yüce Meclisinizi oluşturan kişiler yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürt değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep İslam unsurlarıdır, samimi bir topluluktur" ifadeleriyle kurtuluşuna çalıştığı milletin yalnızca Türk, Çerkez, Kürt değil hepsinden oluşan bir İslam unsuru olduğunu ifade ederek bunun böyle telakki edilmesini ve yanlış anlamalara meydan verilmemesini rica etmiştir. Dolayısıyla Atatürk’ün bu sözlerinden o yıllar için tek bir ırka dayanan ulus devlet anlayışını değil de vatandaşlık bilinci temelinde bir devlet anlayışını benimsediğini söylemek gerekiyor. Yani Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve kendi geleceğini Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğinin bir parçası olarak gören herkes Türk’tür. Bu durumun ırkçılıkla hiçbir yakınlığı yoktur. Zira, Büyük Millet Meclisinin ilk günlerinde böyle bir yaklaşım sergilemek kadar tehlikeli bir iş olamaz. Çünkü Türk ırkına dayanarak Türk milliyetçiliği yapmak, Laz milliyetçiliği, Kürt milliyetçiliği, Çerkez milliyetçiliği gibi alternatif başka milliyetçilikler de doğurabilecektir.

1921 Anayasasına göre devleti yöneten kurum TBMM’dir. Meclis, kendi içinden kendisine bağımlı ve denetimi altında çalışan bir Bakanlar Kurulu seçer. Meclis Başkanı, Bakanlar Kurulu’nun doğal başkanıdır. Bakanlar Kurulu, TBMM’nin çalışma süresini kısaltma, onu tatil ya da feshetme yetkilerine sahip değildir. Yani burada devlet başkanlığı makamı öngörülmeyerek, meclis hükümeti sistemi benimsendi. Bütün kararları Meclis’teki milletvekilleri ortaklaşa vermek zorundadırlar. Bu anlayış cumhuriyetin ilanıyla değişecektir.

1921 Anayasasının dikkati çeken bir özelliği de 24 maddelik bir anayasa olmasına rağmen yarısından fazlasını (madde: 11-23), taşra yönetimine, özellikle de yerinden yönetim ve yerel yönetim ilkelerine ayırmasıdır. Buna, yerel katılım ve yerel demokrasi adını vermek yanlış olmaz. Merkeziyet usulü sınırlı ve hatta istisnaidir, yerinden yönetim (adem-i merkeziyet) ise asli ve geneldir. Nahiye yönetiminin bile iktisadi, mali ve hatta yargısal yetkilerle donanması ve seçimle oluşması, özerkliğin boyutları konusunda bir fikir verir. Yani 1921 Anayasası, idarenin örgütlenmesi bakımından getirdiği yerinden yönetimci esasları bakımından aşağıdan yukarı bir yönetim yapısını geliştirmiş bulunuyor. Ancak Anayasanın öngördüğü vilayet ve nahiye şûraları ve diğer organları ise oluşmamıştır. Bu nedenle Atatürk, Birinci Meclis’in çalışma süresi bittikten sonra yeni dönemde yönetim anlayışı bakımından daha farklı uygulamalar içerisine girecektir. Erik Jan Zürcher’e göre Atatürk, Türk ve yabancı kamuoyunu boş yere karşısına almamak için devletin gelecekteki sosyal ve siyasal kuruluşuyla ilgili sorunları belirsiz bırakan ılımlı bir anayasa taraftarı oldu. Bu düşünceyle 1921 Anayasası kabul edildi.

Cumhuriyetin İlanı ve Yeni Değişiklikler

1923 yılı geldiğinde Birinci Meclis’te seçime gitme kararı alındı. Bu kararla birlikte Atatürk seçimlere parti kimliği altında girmeye karar verdi ve parti programı olarak 9 umde adı verilen ilkeler beyannamesini yayınlanarak milletvekili adaylarını tamamen kendisi belirledi. Bu durum Birinci Meclis’te meydana gelen aşırı muhalefetin törpülenmesi anlamına geliyordu. Çünkü Birinci Meclis’te Atatürk’e muhalefet eden II. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu’nun neredeyse hiçbirisi yeni mecliste milletvekili olamadı.

Yeni Meclis ile birlikte özde demokratik felsefeye bağlı olmaya devam edilirken Atatürk’ün yönetim anlayışı konusundaki düşünceleri farklılaşarak yeni uygulamalar görüldü. İlk örnek Halk Partisi’nin resmen kurulması ve Meclis çatısı altında parti grubu olarak çalışmalara devam edilmesidir. İkinci örnek Cumhuriyetin ilanıdır. Bu arada Cumhuriyetin ilanı konusunda Atatürk, başta Kazım Karabekir olmak üzere paşalarla arasında meydana gelen fikir ayrılığı karşısında Millet Meclisi’nde milletvekili olan bütün subayların siyasetten ayrılmalarını içeren bir yasa çıkartarak meclisteki muhalefet ile ordunun bağlantısını kopardı.

Cumhuriyet rejimi ile birlikte artık halkın aktif olabileceği bir sistemden, temsilcilerin hegemonyasına dönüş gerçekleşti. Millet adına egemenlik hakkını TBMM’nin kullanacağı bildirildi. Bu durum devam edecek olan inkılâplar silsilesinde meclisin daha bağımsız kararlar alabilmesini kolaylaştırmak için atılmış bir adımdır.

Atatürk, Cumhuriyete geçişle birlikte üst yönetim anlayışını da değiştirdi. Meclis Başkanlığı makamı yerine devletin en üst kademesini oluşturan Cumhurbaşkanlığı makamı getirildi. Cumhurbaşkanının TBMM tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi (dört yıl) için seçileceği, yeniden seçilmenin mümkün olduğu belirtildi. Yani Cumhurbaşkanı, süresi bittiği anda mensup olduğu partinin başına geçerek seçim çalışmalarını yürütecek, seçildiği takdirde yeniden cumhurbaşkanı olacaktır. Cumhurbaşkanı Meclisteki milletvekillerinden birisini Başbakan olarak atayacak, o da kendi bakanlarını oluşturacaktır.

Yeni oluşturulan Cumhurbaşkanlığı makamının anayasal yetkileri, 1921 anayasası sisteminde fiilen devlet başkanlığı yapan, Meclis başkanlığının yanı sıra Bakanlar Kurulu’nun da doğal başkanı olan, Meclis adına imza koymaya ve Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya yetkili sayılan Meclis Başkanı’ndan daha güçlü değil, daha zayıf ve etkisiz bir konumdadır. Ancak Atatürk’ün anayasal haklar bakımından günümüzdeki Cumhurbaşkanlığı gibi az yetkiye sahip olmasına rağmen Başbakandan daha aktif olması, başka bir deyişle Devlet Başkanı gibi hareket etmesi, fikir sofrasında milletvekili ve bakanların değiştirilmesine dair müdahaleleri yani Türkiye’nin siyasi hayatında egemen rol oynaması onun şahsi kimliğinden, siyasal hayatın ve dönemin özelliklerinden kaynaklanmıştır.

Çok Partili Hayat Hakkındaki Düşünceleri

Atatürk bir konuşmasında çok partili hayat hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getirir: “Büyük Millet Meclisi’nde ve millet karşısında ulus işlerinin serbest münakaşası ve iyi niyet sahibi kişilerin ve partilerin özel görüşlerini ortaya koyarak milletin yüksek menfaatlerini aramaları, benim gençliğimden beri âşık ve taraftar olduğum bir sistemdir. Siyasi hayatta bir taraflı olarak daima aradığım ve arayacağım temel budur. Ancak tek partili bir mecliste, özellikle o parti, olayların yüceleştirdiği bir başkanın kurduğu teşekkül olunca, o teşekküle dayanan hükümeti mesuliyet esasına dayanan ciddi bir denetleme imkânsız olur. Milletin güveni var. Böylece devam edip gidiyor. Fakat bu doğru bir gidiş değildir. Benden sonrası ne olacak? Samimi bir denetleme kurulmadıkça hükümet de ve iş başında bulunanlar da bilinçaltlarında saklı, gizli ve hususi emel ve heveslerini, devletin gerçek ihtiyaçlarından ayıramazlar. Hükümeti ve hükümet adamlarını hatadan ve bu hatalar yüzünden devleti zararlardan korumak için bir muhalif partiye ihtiyaç açıktır”. Önemle belirtelim ki çok partili hayat denemeleri Meşrutiyet dönemindedir. Yani muhalefet partilerinin aynı ortamda yaşamaları tecrübe edilmiş bir vakıadır.

Yukarıdaki düşüncelerle doğru orantılı olarak Halk Partisi’nin karşısında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasını çok ciddiye alan Atatürk, İsmet İnönü’yü başbakanlıktan alarak yerine daha ılımlı, liberal ve az ihtilaflı olan Ali Fethi Okyar’ı getirir. Belki de devleti ve milleti zararlardan korumak düşüncesiyle yeni partinin muhalif görevini daha iyi yapabilmesi adına başbakan değişikliğine gitti. Hatta yeni partinin ismindeki Cumhuriyet ibaresi karşısında Halk Partisi de siyasi bir manevra ile isminin önüne bu ibareyi eklemiş ve günümüzdeki haline Cumhuriyet Halk Partisi’ne dönüşmüştür. Ancak ülkede meydana gelen olağanüstü durum (Nasturi-Şeyh Said İsyanları) nedeniyle Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kapatılarak yöneticileri sindirildi. 1926’da Atatürk’e karşı planlanan İzmir suikastı da Terakkiperver yöneticilerinin pasifize edilmesi için kullanıldı. Zira bu tarihten itibaren Atatürk’ün vefatına kadar Terakkiperver fırka yöneticileri siyasal hayatta kendilerine yer bulamadılar. (Ali Fuat Cebesoy hariç tutulabilir)

Atatürk 1930 yılında bu defa kendiliğinden bir muhalefet partisi oluşturma çabasına girdi. Terakkiperver Cumhuriyet Partisi döneminde yaşananlara bizzat şahit olan Ali Fethi Okyar belki de bu nedenle yeni bir parti kurmak için Atatürk’ten yazılı garanti istedi. Karşılıklı mektuplaşmalar bir çeşit yazılı garanti olunca Serbest Cumhuriyet Partisi'nin kuruluşu gerçekleşti. Ancak muhalefetin bir anda çığ gibi büyümesi karşısında parti 3,5 aylık bir sürenin sonunda kapanmıştır.

1930’lardan sonra ise Cumhuriyet Halk Partisi, Tarık Zafer Tunaya’nın ifadesiyle devletle bütünleşmiş, hatta devlete hareket kabiliyetini sağlayan vazgeçilmez bir unsur, tek, kaplayıcı adeta millî mirasçı olarak görülmeye başlanmıştır.

İkinci Dünya Savaşı ile birlikte yepyeni bir döneme girildi. Fakat Atatürk artık hayatta değildir. Savaşı belli bir devletler manzumesi değil, bir siyaset prensibi kazandı. O da demokrasidir. Dış gelişmelerden her zaman etkilenen Türkiye’nin demokrasi prensibi karşısında mevcut durumunu devam ettirmesi pek de kolay olmazdı. Dış dinamiklerin baskınlığı Türkiye’deki rejimi de demokrasinin daha etkin olabileceği çok partili hayata yöneltti. Atatürk yaşasaydı muhtemelen yine çok partili hayata geçilirdi. Ancak siyasi hayattaki etkin güç değişmez, Atatürk olarak kalırdı.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Beyaz Tarih

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun