Reconquista’dan Haçlı Seferlerine İslamofobi

Reconquista’dan Haçlı Seferlerine İslamofobi

Günümüzde modern anlamda ABD’de meydana gelen İkiz Kuleler'e yönelik saldırının ardından duyulmaya başlayan İslamofobi kavramı, ilk olarak İngiltere merkezli Runnymede Trust adlı düşünce kuruluşu tarafından kullanıldı. Bu kavramsallaştırma her ne kadar 21. yüzyılda gerçekleştirilmiş olsa da, İslamofobik eğilimler oldukça eski bir maziye sahiptir. Orta Çağ'ın en önemli olgularından Haçlı Seferleri'nin de temelini oluşturan Endülüs Müslümanlarına yönelik Reconquista hareketi, tarihsel olarak bu kavramsallaştırmanın örgütlü bir çıkış noktasıdır.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Hristiyan devletler Doğu’da Endülüs, Batı’da Emevî, Abbasî ve Selçuklu devletleri ile siyasi, ekonomik ve kültürel iletişim ve etkileşim sonucu İslamiyeti ve Müslümanları daha yakından tanıdı. Hristiyan halkın bir kısmı İslam’ı tanıdıktan sonra iyi bir değişim ve gelişim yaşamış olsa da din adamları ve devlet başkanları bu durumu “korkulacak bir tehlike” olarak gördü. Zaman içinde İslamofobi olarak adlandırılan bir “rahatsızlık” ve “tepki” ortaya çıktı. Bu korkuyla Hristiyan din adamları ve devlet başkanları Müslümanlara yönelik “saldırgan politikalar” ürettiler.

Fobi ve İslamofobi

Fobi, kişinin fiziksel, zihinsel ve duygusal kontrolünü kaybetmesine sebep olan, belirli nesneler veya durumlar karşısında duyulan olağan dışı güçlü korku olarak tanımlanmıştır. Bu durumda fobi, korkunun kontrolden çıkmış hali, “abartılmış korku” olarak ifade edilebilir. Ancak her korku fobi değildir. Fobide tiksinme, temastan kaçınma, iğrenme, istemsizce uzak durma gibi hususlardan biri veya birkaçı olabilir. Belki de fobi, korkuyla beraber geçerli bir sebebi olmayan mantıkdışı nefrettir. Çünkü fobi eklendiği kelimelere korkunun yanı sıra olay, olgu, nesne veya duruma karşı bir tür kin ve nefret anlamı da yükler. Aslında korkuya sebep olan tehdit unsuruyla bu unsura gösterilen tepki orantılı olduğu müddetçe, korku yararlı bir duygudur ve insanın güvenliğini sağlar, ancak fobi insanın yaşamını kısıtlar. Bir şeye karşı duyulan aşırı korku daha derin ve yıkıcı tepkiler ortaya çıkartması sebebiyle kişinin gündelik yaşamını olumsuz yönde etkiler. Bu nedenle fobi, somut bir durum karşısında duyulan “korku” olmaktan daha çok hayatı sürekli etkileyen bir “takıntı”yı ifade eder.

İslamofobi, hiçbir şekilde bir araya gelmesi mümkün olmayan “İslam” ve “fobi” terimlerinin Batı dünyasında bir araya getirilerek birleştirilmesiyle oluşturulmuş, zaman içinde Müslümanlara karşı bir korkudan daha çok, İslam karşıtlığı ve düşmanlığının, kin ve nefretin genel adı olmuştur. Ferhat Kentel’in söylemiyle Batı’da “inşa edilmiş” bir korku olarak ortaya çıkan “İslamofobi”, ifade şekli olarak yeni zamanların ürünü olsa da, kökeni oldukça eski zamanlara gitmektedir. “İslam” ve “fobi” kelimelerinin bir arada kullanımı, İslam’dan kaynaklanmayan bir korku, başka bir deyişle sonradan “icad edilmiş” “yapay” bir korkudur. “Anti-Muslimism” (Müslüman karşıtlığı) şeklinde tanımlanması gereken İslamofobi’yi “Müslümanlardan korkmak” şeklinde tanımlamak, Müslümanların maruz kaldığı ayrımcılık ve baskıları, zulüm ve katliamları korku gibi bir mazerete bağlayarak hafifletmektedir. Fobi gibi “İslamofobi de tedavi edilmesi gereken bir tür hastalık” halidir.

Endülüs ile Avrupa’da Oluşan İslamofobinin Kökeni

Coğrafi bakımdan Endülüs, günümüz dünyasında Portekiz ve İspanya gibi devletlerin bulunduğu İber yarımadasında yer alan Müslümanların idaresindeki toprakların tamamı için, sonraları da hâkimi­yet alanlarının küçülmesine para­lel olarak Gırnata için kullanılan bir terim oldu. Avrupa’da Hristiyan krallıklar ve din adamları tarafından İspanya merkezli başlatılan Müslümanların varlıklarını ortadan kaldırma amaç ve çabalarının genel adı olan “Reconquista” hareketi ile birlikte Endülüs isminin karşılık geldiği alanlar giderek daraldı. Endülüs’te hüküm süren son İslam hanedanı olan Nasrîler’den sonra söz konusu coğrafyada siyasi anlamda Endülüs ismine karşılık gelen ve Müslümanlar tarafından idare olunan toprak parçası da kalmadı.

İslam dininin hakikatleri ve gerçekliği karşısında aciz kalan ve ellerindeki dünyevi makam ve mevkileri kaybetmekten korkan Hristiyan din adamları, kral ve imparatorları da etkileyerek İslam karşıtlığı ve Müslüman düşmanlığını her zaman canlı tutmaya çalıştı. Bu aynı zamanda Endülüs’ten başlayarak Avrupa’nın tamamının Müslüman olma ihtimalinden korkma idi. Bu korku anti-İslamist duyguları besledi. Din adamları, Hıristiyanları bir kimlik etrafında toplamanın en kolay ve etkin yolunun İslam karşıtlığı olduğunu düşündü ve bu argümanı ihtiyaç duydukça uygun bir dozda kullandı.

Endülüs’te Müslüman-Hristiyan Mücadelesi

İlk İslâm fetihlerinin son halkası ve en uç noktası sekizinci asrın ilk yarısında Endü­lüs oldu. İspanya'da hüküm sü­ren Vizigot Krallığı, taht kavgaları, top­lum içindeki çatışmalar ve Yahudileri zor­la Hristiyanlaştırma politikası sebebiyle zor bir dönem geçirmekte idi. Tarık b. Ziyad komutasındaki İslam ordusu 711 yılında Kral Rodrigo (Roderik) komutasındaki Vizigot ordusunu mağlup etti. Vizigotlar kuzeye kaçıp Frank Krallığına sığındı. Bu zafer, Müslümanlara İspanya hâkimiyetinin yolunu açtı. Malaka (Malaga), Elvira, Kurtuba (Cordoba) ve Tuleytula (Toledo) fethedildi. Vizigot ida­resinden memnun olmayan halk, özellikle de ağır dinî bas­kılara mâruz kalan Yahudiler kale kapıları­nı kendi istekleri ile Müslümanlara açtı. Daha sonra Berşelune (Barcelona), Sarakusta (Zaragoza) şehirleri fethedildi; hatta Pireneler aşılarak Frank toprakla­rına girildi. İslâm orduları Fransa'nın güneyindeki Sebtimâniye (Septimania) ve Arbune (Narbona) bölgelerini ele geçirdi. Sekizinci yüzyılın ilk çeyreğinde yarımada Müslümanların hâkimiyetine geçti.  

Vizigotlar tarafından dinî hakları tamamen ellerinden alınan ve köleleştirilen Yahudiler, İslâm fethiyle birlikte dinî bir cemaat olarak yeniden dirilme ve dinle­rini rahatça yaşama hakkını elde etti­. Ticarî faaliyetle­ri sayesinde iktisadî hayatta, ayrıca İbrânîce, Latince, Arapça bilmeleri sebebiyle de idarî ve kültürel hayatta önemli bir yer işgal ettiler.

Müslümanların 732 yılında Tours ve Poitiers şehirleri arasında yer alan ovada Franklara yenilmesi, bir dönüm noktası oldu. İslâm kaynaklarında Belâtüşşühedâ adıyla geçen bu savaştan sonra eskisi kadar dı­şa açılamayan Müslüman fâtihler güçle­rini, kendi aralarında baş gösteren iç çe­kişmelerde tüketti, isyanlar ve ayaklanmalar çıktı.

Fetihten 756 yılına kadar 21 vâlinin görev yaptığı “Vâliler Dönemi” sonrası Abdurrahman b. Muaviye (756-788) bağımsızlığını ilan etti. I. Abdurrahman ülkede siyasi birliği sağlamaya çalıştı. Emîrlik ve halîfelik olmak üzere iki dönem geçiren Endülüs Emevî Devleti’nin kuruluşu aşamasında Hristiyanlar ile Müslümanlar arasında hâkimiyet mücadeleleri devam etti. Hatta Müslümanlar 767'de Alava bölgesine zaferle neticelenen bir sefer düzenledi, yapılan anlaşma ile bölge halkı İslam hâkimiyetini kabul etti. Frank Kralı Büyük Karl (Charlemagne) 778 ilkbaharında Pireneler'i geçip Sarakusta'yı kuşattı fakat bir sonuç elde edemedi.

Franklar 801 yılında Endülüs'ün en önemli şehirlerinden biri olan Berşelûne'yi ele geçirdi. II. Abdurrahman’ın (822-852) isyanları bastırıp devleti yeniden istik­rara kavuşturması ile bölgede İslamiyetin ve Arapça’nın yayılışı hızlandı; Hristiyan halk papazların şiddetli tepkisine rağmen Arapça’yı kullandı. II. Abdurrahman 840 yılında en büyük rakibi olan Asturia Kralı II. Alfonso’ya karşı sefere çıktı ancak istediği sonucu elde edemedi.

İslam kaynaklarında “el-Urdumaniyyün” veya “el-Mecüs” olarak geçen Normanlar seksen parçalık bir donanma ile Vadilkebir'i (Guadalquivir) takip ederek ve yol boyunca yağma ve katliamda bulunarak İşbiliye'ye (Sevilla) kadar ilerledi. Karşılarına çıkan Müslüman gemilerini yakan Normanlar ele geçirdikleri şehirleri yağmaladı. İşbiliye’de ihtiyarlar sığındıkları camide katledildi. Bu felaket Kurtuba'da büyük bir panik ve nefrete sebep oldu. Müslümanlar Normanlara karşı sefere çıktı Kasım 844’te İşbiliye yakınındaki savaşta Normanlar mağlup oldu ve kuzeye çekilmek zorunda kaldı.

II. Abdurrahman’ın oğlu ve halefi Muhammed döneminde (852-886) Kurtuba'da başlayıp Tuleytula'ya kadar yayılan "Hristiyan fedaileri hare­keti" ortaya çıktı. 870 yılı sonrası Endülüs yönetiminde genç ve tecrübesiz komutanlar etkili olduğu için dev­let düzeni bozuldu, ayaklanmalar başladı. Öyle ki Endülüs Emevî Devleti’nin otoritesi sadece başşehir Kur­tuba'da hissedilir hale geldi. Müslümanlar kuzeydeki Hristiyan devletlerin saldırıla­rına karşı mukavemet gösteremedi.

III. Abdurrahman’ın (912-961) hakimiyetinin ilk yıllarında; 913 yılında Prens Ordono kumandasındaki bir Galicia ordusu Yabüre’yi (Evora) zaptetti ve halkını kılıçtan geçirdi. Yaklaşık iki yıl sonra Ordono, Asturia-Leon kralı olduktan sonra Merida bölgesine saldırdı. 917 sonbaharında II. Ordono’nun idaresindeki ordu ile yapılan savaş Müslümanlar için felaket oldu. Ordu komutanı Ahmed b. Muhammed şehid düştü ve başı kesilerek San Esteban surlarına asıldı. Bir süre sonra II. Ordono’nun, Navarra Kralı I. Sancho Garces ile anlaştığını öğrenen III. Abdurrahman Haziran 920'de Asturia-Leon Krallığı'nın topraklarına girdi. 924 yılı ilkbaharında da Navarra Krallığı’nın merkezi Benblune (Pamplona) fethetti. III. Abdurrahman ülkesindeki siyasî bir­liği sürdürebilmek, bir yandan da Kuzey Afrika'da hızlı bir biçimde yayılan Şiî Fâtımîler ile mücadele edebilmek için 929'da ken­dini “Nasır-Lidînillâh” unvanıyla halife ilân etti. Böylece emîrlik halifeliğe dönüştü.

II. Ramira'in Asturia-Leon tahtına çıkmasına kadar Müslüman ve Hristiyan devletler arasındaki ilişkiler savaşsız bir ortamda devam etti. II. Ramira'nun 933 yılında Madrid'e saldırması, 939'da Sirnancas surları önünde cereyan eden savaştan galip çıkması bölgedeki dengeleri değiştirdi. Ancak II. Ramira'in ölümü sonrası krallıklar arasında çıkan ihtilaftan yararlanan III. Abdurrahman 951 yılından itibaren Hristiyan topraklarına akınları sıklaştırdı. Temmuz 955'te III. Ordono, Kastilya'da ağır bir yenilgiye uğradı ve barış istemek zorunda kaldı. Ayrıca Bizans ve Germen imparatorlukları ile siyasî ilişkiler kuruldu. Endülüs İslam Devleti’nin gücü Pireneler'i aşarak Batı Avrupa'dan Bizans İmparatorluğu’na kadar hissedildi ve Kurtuba'ya Avrupa devletlerinden elçiler gelmeye başladı.

III. Abdurrahman, oğlu II. Hakem (961-976) ve ondan sonra gelen İbn Ebî Âmir adıyla tanınan Hâcib Mansûr’un (977-1002) yönetimlerinde geçen yaklaşık bir asır Endülüs Emevîleri’nin en parlak dönemi oldu. Philip Hitti’ye göre bu dönemde Kurtuba, İstanbul (Konstantinopolis) ve Bağdat ile birlikte dünyanın en büyük kültür merkezi idi. Şehirde sayısız cami, çarşı ve hamam dışında 113 bin hane, 21 dış mahalle, 70 kütüphane ve ücretsiz eğitim yapan 46 medrese vardı. Ancak ülkedeki istikrar 1008 yılı sonrası bozuldu. Merkezi otoritenin 1031 yılında parçalanması sonrası da devletin enkazı üzerinde irili ufaklı birçok yeni devlet kuruldu. Kurtuba dışındaki şehirlerde yaşayan Zünnûnîler, Tücîbîler, Hûdîler, Eftasîler, Abbâdîler ve Zîrîler gibi pek çok nüfuz sahibi aile bağımsızlığını ilan etti. Birçok küçük şehir, hatta kaleler merkezî idare­den koptu. Böylece Endülüs tarihinde "mülûkü't-tavâif (küçük şehir devletleri)" adıyla bilinen yeni bir dönem başladı ve 1090’a kadar devam etti. Birbirine düşman olan ve kavgaya tutuşan Müslümanlar iç savaşlar ile zayıf düştü. Bu durum Hristiyan krallıklarının Müslümanlara yönelik "Reconquista"yı uygulamalarına neden oldu.

Batı Avrupa’daki Haçlı Seferi: Reconquista

Müslüman­ların İber yarımadasına ayak basmasından ve genişlemesinden rahatsız olan bir grup Hristiyan tarafından Reconquista hareketinin ilk tohumları ekildi. Kuzey İspanya’da Oviedo Kralı Peloya (718-737) öncülüğünde Reconquista başlatıldı ve ilk safhası 1085’e kadar devam etti. Bu harekât zaman içinde filizlendi ve Avrupa’ya yayıldı. Reconquista sebebiyle ilk kaybedilen şehir 753 yılında Aşturga (Astorga) oldu. Kastilya Kralı I. Fernando 1057 yılında Batalyevs, 1062'de de Tuleytula ve İşbiliye Müslümanlarını haraca bağladı.

1064 yılında Aragon, Frank ve Katalanlar’dan oluşan bir müttefik Hristiyan ordusu Veşka şehrini istila etti. Bu tarih Hristiyan krallık ordularının birleşmesinin ve Reconquista ile ortaya çıkan Müslüman karşıtlığının, kin ve nefretin şekillenip Haçlı Seferlerine dönüşmesinin başlangıcı oldu. Reconquista ile yarımadada kurulan Haçlı birliğinin dini kaynağı Kilise, siyasi kaynağı ise Roma İmparatorluğu idi. Reconquista fikri Avrupa’yı Haçlı Seferlerine götürdü. 1065 yılında Papa’nın gayret ve desteğiyle oluşturulan, Aragon Kralı Sancho Ramirez’in idaresindeki birleşik Hristiyan ordusu Berbeşter’i istila etti. Müslümanlar ertesi yıl Berbeşter’i Aragon Krallığı’ndan geri aldı. Ancak 1069 yılında Kral Sancho Ramirez, Sarakusta Müslümanlarını vergiye bağladı.

Leon Kralı VI. Alfonso 1072 yılında Kastilya Krallığı’nı da elde ederek birleşik Kastilya-León Kralı unvanını aldı. VI. Alfonso'nun 29 Mayıs 1085’de Reconquista’nın bir sonucu olarak Endülüs'ün Kurtuba'dan sonra ikinci büyük şehri olan Tuleytula'yı zaptetmesi ise o döne­me kadar Hristiyanların Müslümanlara indirdiği en ağır darbe oldu. Birbirleriyle çarpışan ve düşmanlarından bî-haber olan Müslümanlar, ancak Tuleytula'nın beklenmedik kaybı karşısında Reconquista tehlikesinin farkına vardı. Ancak bu gelişmeyi engelleyebilecek ve bu tehlikeyi bertaraf edebilecek ne bir stratejiye ne de askeri bir güce sahip değillerdi. Tuleytula'nın düşmesi, Endülüs'ün en önemli savunma merkezlerinden birinin yok olması de­mekti ve benzeri bir tehlike İşbiliye ve Kurtuba için de söz konusu idi. Yaklaşmakta olan bu tehlikeyi his­seden bazı emîrler, ulemâ ve halkın da teşvikiyle Kuzey Afrika'da hüküm süren Murâbıtlar'dan yardım istedi.

Murâbıtlar 1086 yılında büyük bir orduyla Endülüs'e geç­ti ve bu sırada Batalyevs'i tehdit eden VI. Alfonso'yu Zellâka Savaşı'nda ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu zaferle gü­neye doğru gelişen Hristiyan yayılması bir süre için durdurulmuş oldu. Fakat bir süre sonra mülûkü't-tavâifin birbirleriyle yeniden mücadeleye başlamasını fırsat bilen Hristiyan devletler Müslümanların hâkimiyetindeki şehirlere yönelik baskılarını arttırdı. 1089 yılında Kral Sancho Ramirez, Menteşun’u işgal etti. Akabinde Veşka’yı kuşattı ancak elde edemedi. Müslüman emîrler Murâbıtlar’dan tekrar yardım istedi. Böylece En­dülüs’te yaklaşık altmış yıl sürecek Murâbıtlar dönemi başladı. Bu süre­nin ilk yarısında istikrar sağlandı ve Hristiyan krallıklara kar­şı başarı kazanıldı. Ancak daha sonra iç karışıklıklar yeniden başladı. Halkın ağır vergi­ler karşısında bunalması, ulemânın Murâbıtlar aleyhine tavır ta­kınması ve Kuzey Afrika'da baş göste­ren karışıklıklar sebebiyle Murâbıtlar'ın gü­cü de yok oldu. Daha önce Hristiyanları üst üste mağlup eden Müslümanlar, artık üst üste bozguna uğramaya başladı.

Hristiyanlığı Avrupa’nın ortak dini, mirası ve kaderi olarak takdim eden papa ve papazlar, Müslümanların amacının Hristiyanlığı yok etmek olduğunu iddia etti. Hristiyanların birleşik bir güç oluşturup Müslümanlara saldırması gerektiğini savundu. Eğer Hristiyanlar ortak ordu ile Müslümanlara karşı birleşerek din kardeşlerini “olabilecek en kötü esaretten” kurtarırlarsa Tanrı’nın gazabından kurtulabileceklerini söyledi. Onlara göre “Hristiyan prenslerin ortak çıkarları Müslümanlara karşı birleşmelerinde” gizli idi.

Endülüs’ten Haçlı Seferlerine İslamofobi

Hristiyan devlet başkanları ve din adamları İslamofobi sebebi ile ilk defa İslâm âleminin en uzak köşesinde, "Müslüman İs­panyası" şeklinde adlandırılan Endülüs’te Müslümanlara karşı şiddet uyguladı. Avrupa’nın batı ucunda yaşayan Müslümanlara karşı onuncu asırda başlatılan ayırımcılık, dışlama ve fiziki saldırılar da giderek arttı.

Müslümanların Cebelitarık Boğazı’ndan geçerek İspanya’ya yerleşmesi ve Endülüs Devleti’ni kurması, Hristiyan âleminin İslam karşıtı reflekslerinin Avrupa’daki başlangıcı oldu. İslam ordularının sekizinci yüzyılın ilk çeyreğinde Pirene Dağları’nı aşarak Fransa topraklarına girmesi hatta Lyon ve Bordeaux’ya kadar ulaşması korku, tepki ve şiddetli çatışmalara sebep oldu. Ancak Müslümanlar Fransa’nın güney sahillerinde ve Marsilya yakınlarında 975 yılına kadar varlıklarını sürdürdü.

İspanya’da kaybettikleri toprakları Müslümanlardan geri almak için Hristiyanlar tarafından Reconquista hareketi başlatıldı. Doğu’ya yapılan Haçlı Seferleri'nin öncüsü olan Reconquista; bir anda başlayıp hemen son bulmayan ve yaklaşık sekiz asır devam eden bir harekettir ve ilk aşaması 732-1085 yılları arasını içine almaktadır.

Claugh, Barreu ve Bigot’un da ifade ettiği gibi Reconquista bir Haçlı Seferi’dir. Haçlı Seferleri Doğu’ya yönelmeden önce aynı amaç ve gaye ile ama farklı bir isimle Batı’ya yöneldi. Bu sebeple Reconquista Müslümanlara yönelen ilk Haçlı harekâtıdır. Haçlı Seferleri'nin özü, mayası ve ilk adımıdır.

Reconquista hareketinin en önemli aktörlerinden biri İspanya’nın kuzeydoğusunda hüküm süren ve Endülüs’teki İslâm hâkimiyetine son veren Aragon Krallığı’dır. I. Azanar Galindo (809-839) önderliğinde kurulan Aragon Kontluğu, III. Sancho döneminde 1035’de krallığa dönüştü. III. Sancho ile başlayan I. Remir [Ramiro (1035-1063)] ve Sancho Ramirez (1063-1094) ile devam eden süreçte Haçlı ruhuyla hareket eden Aragon Krallığı’nın sınırları Müslümanların aleyhine sürekli genişledi.

Aragon Krallığı, Müslümanları Endülüs’ten çıkarmak için bazen tek başına, bazen de Papa’nın desteği ve katkısıyla Hristiyan ittifakı oluşturmayı başardı. Müslümanlara karşı bu Haçlı birlikteliğini hayata geçirirken de maalesef yine aynı coğrafyada yaşayan, akılsızca ve şuursuzca hareket eden Müslümanların arasındaki ihtilaflar da Aragon Krallığı’nın işini kolaylaştırdı. Kontluğun krallığa dönüştüğü yıllarda Endülüs Müslümanları, siyasi birlikten uzak bir yapıda (mülûküt-tavâif dönemi) idi. Her ne kadar zaman zaman siyasi birlik sağlanmış olsa da genel olarak Müslümanlar arasında şahsi menfaatlerin öne çıktığı bir süreç yaşandı. Bu durumu fırsat bilen Aragon Krallığı, bölgedeki Hristiyan halklardan da yardım alarak Reconquista’yı uygulamaya başladı. Hristiyan dünyasında yaşanan siyasi ve toplumsal sorunlar, hatta III. Sancho’nun ölümünden sonra Aragon Krallığı’ndaki bölünme ile teşekkül eden krallıkların her biri kendi hâkimiyet alanlarını genişletmek için iç çekişme ve mücadele halinde olsa da, Müslümanlar söz konusu olunca hemen bir araya gelebilmekte ve topluca saldırıya geçmekte idi.

Endülüs Müslümanlarına karşı Reconquista adı altında Haçlı Seferleri organize edildi. Papa II. Urbanus, İspanya'da Müslüman Araplara karşı sürdürülen savaş ile Doğu'da Türklere karşı yapılacak savaşın eşdeğer olduğunu ifade etti. "...Hristiyanları bir yerde Müslümanların zulmünden kurtarıp, başka bir yerde yine onların zulüm ve baskısına maruz bırakmak fazilet değildir" dedi. Hâlbuki İslam ülkelerinde yaşayan Hristiyanlar Müslümanlardan şikâyetçi değildi, hoşgörülerine şahit idi ve bir arada yaşamakta idi. Zaten Müslümanların yedinci yüzyılda fethi sonrası Kudüs'e yapılan hac ziyaretleri hiç kesilmemişti.

Sonuç

Hristiyan din adamları tarafından asırlarca akıl ve zihinleri kilise örsünde dövülen Avrupa milletleri, sekizinci asırdan itibaren Müslümanlara karşı korku, kin ve nefret ile yoğruldu. Dünya tarihinde en çok soykırıma Hristiyan Avrupa devletleri eliyle Müslümanlar maruz kaldı. Avrupa’da yaşayan Müslümanlara her fırsatta vahşet uygulandı. İslam devletleri tarih boyunca birçok milliyeti ve dini içinde barındırdı. Ama hiçbirine etnik ya da dini bir soykırım ve vahşet uygulamadı. Türk İslâm tarihinde başka din ve kültüre mensup topluluklara karşı, hiçbir zaman sistematik katliama benzer bir tavır, tutum ve uygulamaya rastlanılmadı. Ancak Avrupa’da İslamofobi ile başlayan düşmanlık, Reconquista ve Haçlı Seferleri ile zirveye ulaştı.

Hristiyan Batı dünyası, kendisi dışındaki bütün medeniyetlerin varlık nedenlerini ve varoluş zeminlerini yok etmekle kalmadı, bütün dinleri fosilleştirdi ve etkisiz hâle getirdi. Ama İslâm'ı fosilleştiremedi, dönüştüremedi ve etkisiz hâle getiremedi. Yine de İslam’ı yok etmek düşüncesinden, bunu başaramayınca da Müslümanları kontrol altında tutmak projesinden hiç vazgeçmedi. Hristiyan din adamları tarafından “kâfirler” ve “şeytanın uşakları” olarak etiketlenip aşağılanan Müslümanlara yönelik hayali bir İslamofobi oluşturuldu. Yapay korku ile İslam düşmanlığı Hristiyan halkın zihinlerinde kolayca yerleşti. Müslümanlar ile savaşı, “Tanrı’nın düşmanları ve dostları arasındaki bir savaş” olarak tanımlayan papa ve papazlar, kendi soydaşlarını ve dindaşlarını kandırdı. İslamofobi zaman içinde bir endüstri haline getirildi. Özellikle Avrupa’da bazı kesimlerin tarih boyunca menfaat elde etmek için kullandıkları en önemli argüman oldu.

Kilise’nin tahriki sonucu sekizinci asırda İslamofobi ile Müslümanlara karşı harekete geçen Hristiyan dünyası, onbirinci asırda İslamiyetin hâmîliğini üzerine alan ve Müslüman denilince ilk akla gelen millet olan Türklere karşı mücadeleye girişti. Bu mücadelenin öncüleri olan Hristiyan din adamları, insanların “intikam ve kan dökme duygularını”, daha açık ifade ile “şiddet sarmalını” ortaya çıkarttı. Gerçekliği olmayan bir korku ile atılan yanlış adımlar daha büyük felaketlere kapı araladı. İslamofobi sebebiyle Hristiyan dünyası İslam dünyasına karşı her zaman “saldırgan politikalar” üretti.

Türklerin İslamiyet’in bayraktarlığını ellerine almalarından sonraki süreçte İslamofobi” bir anlamda “Türkofobi” oldu. Kilise mutfağında üretilen yapay korku, kin ve nefret; Avrupa milletlerine “din kardeşine ve kutsalına sahip çıkmak” adı altında takdim edildi. Müslümanlara karşı asırlarca “vahşet içeren saldırgan politikalar” uygulandı.

İslamofobi, Müslümanların Endülüs’te kök salmasına ve bütün Avrupa’yı medeniyet ışığı ile aydınlatmasına engel oldu. İslamofobi, Avrupa milletlerinin gerçek İslamı öğrenmesini ve bu medeniyetten istifadesini geciktirdi. Cebelitarık kayalığından Pirenelerin tepelerine kadar uzanan Müslüman fetihleri Tours Ovaları’nda durdurulmamış olsaydı; Avrupa bilimi, sanatı, estetiği ve insani değerleri sekizinci yüzyılda öğrenmiş olacaktı. Ama İslamofobi kaynaklı kin ve nefret Fransa ve bütün Avrupa’nın Orta Çağ karanlığından medeniyet aydınlığına çıkmasını asırlarca geciktirdi.

Yarımadadaki Müslüman hâkimiyetini “işgal” ve “istila” olarak gören, daha iyi ve daha güzele gözünü kapayan Hristiyan din adamları, önce kıskançlık, kin ve nefret ile yapay bir İslamofobiyi ortaya çıkarttı, sonra da İslamofobiye karşı Reconquista’yı icad etti. Batı’nın İslam nefreti ve düşmanlığının bir çeşit ifade şekli olan İslamofobinin ilk tezahürü de Reconquista oldu. Endülüs’e karşı düzenlenen Reconquista hareketiyle bütün Hristiyan İspanya ve İberya devletleri, Güney Fransa’daki Frank kontluklarıyla birlikte ortak hareket etti. Oluşan “Haçlı Ruhu” ile önce Reconquista sonra da “Haçlı Seferleri” başlatıldı. Haçlı ittifakı ile önce Endülüs devleti ve medeniyeti yok edildi, ardından da Türk İslam Medeniyetini ortadan kaldırmaya yönelik “ilk kıtalararası savaş” denilecek kadar büyük ve etkili Haçlı Seferleri düzenlendi. Reconquista ile “aynı amaç ortak hedef için birlik” kabiliyetinin farkına varan Avrupa devletleri bu tecrübelerini sonraki asırlarda Haçlı Seferleri olarak Doğu’ya yansıttı.

Orta Çağ'ın en önemli olgularından ve dünya tarihinin kırılma noktalarından biri olarak Endülüs’e karşı Reconquista hareketinin uzantısı Haçlı Seferleri oldu. Haçlı Seferleri, iki farklı medeniyetin doğal bir çatışması ve Hristiyanların Kudüs’teki dindaşlarına yardım için yapılan bir faaliyet olarak gösterilmeye çalışıldı. Ancak seferlerin sebebi İslamofobi bahanesiyle Reconquista kaynaklı idi. Avrupa’nın doğusuna Reconquista, batısına Haçlı seferleri düzenlendi. İslam dinine mensup olanlara karşı önyargı, korku ve endişe dolu tavırların ifadesine dönüşen biçimiyle İslamofobi, Haçlı Seferleri’nin oluşmasındaki en önemli etkenlerden biri oldu.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Kaynakçalar
AKTAŞ, Murat, “Avrupa’da Yükselen İslamofobi ve Medeniyetler Çatışması Tezi”, Ankara Avrupa Çalışmaları Dergisi, C.XIII, S.1, 2014, s. 31-54.
BARREU Jean-Claude, BİGOT Guillamme, Bütün Dünya Tarihi (Tarih Öncesinden Günümüze), (Türkçe terc. Ayşen Özışık), Dharma Yayınları, İstanbul 2006, s. 128. 
CAHEN, Claude, Haçlı Seferleri Zamanında Doğu ve Batı, (Türkçe terc. Mustafa Daş), İstanbul 2010.
CHAHUAN, Eugenio,  “An East–West Dichotomy: Islamophobia” Palestine–Israel Journal of Politics, Economics Culture, 12 (2/3), 2005, s. 47-52.           
CLAUGH Shepard B., Dünyamızın Başlangıcından Bugüne Kadar Uygarlık Tarihi, (Türkçe terc. Nihal Önol), Varlık Yayınları, İstanbul 1995.
DEMİRKENT, Işın, Haçlı Seferleri, Globus Dünya Basınevi, İstanbul 1997.
DEMİRKENT, Işın, “Haçlı Seferleri Düşüncesinin Doğuşu ve Hedefleri”, İEF Tarih Dergisi, S. 35, İstanbul 1994.
DERİN TARİH, Ah Endülüs Özel Sayı 4, Kasım 2015.
GAUDEUL Jean-Marie, Encounters&Clashes Islam and Chrsitianity in History, Pontificio Istituto di Studi Arabi e Islamici, Roma 1990.
HIDIR, Özcan, “Anti-Semitizm” ve “Anti-İslamizm”: Benzerlikler ve Farklılıklar”, Kadir Canatan ve Özcan Hıdır, (eds.) Batı Dünyasında İslamofobi ve Anti-İslamizm, Eski Yeni Yayınları, 2010.
HOBSON, John M., Batı Medeniyetinin Doğulu Kökenleri, (Türkçe terc. Esra Ermert), Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2008.
KANAT Cüneyt-Burçak Devrim, Sorularla Haçlı Seferleri, Yeditepe Yayınevi, İstanbul 2013.
KENTEL, Ferhat, “İslamofobi” Vesilesiyle Türkiye’nin Fobilerine Bakmak”, İslamofobi Kolektif Bir Korkunun Anatomisi, Sivas Kemal İbn-i Hümam Vakfı Sempozyum Tebliğleri, Ankara 2012, s. 133-134.
KIRPIK, Güray, “Haçlı Seferlerinde “Tanrı Barışı” Müessesesi”, SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, Aralık 2007, S.16, s.81-90.
KÜÇÜKSİPAHİOĞLU, Birsel, “Haçlı Saldırısına İlk Çağrı”, Popüler Tarih, 63, Kasım 2005, s. 28-33.
LEE Stephen J., Avrupa Tarihinden Kesitler 1494-1789, (Türkçe terc. Ertürk Demirel), Dost Kitabevi, Ankara 2004.
MARSHALL G. S. Hodgson, Dünya Tarihini Yeniden Düşünmek, (Türkçe terc. Ahmet Kanlıdere, Ahmet Aydoğan), Yöneliş, İstanbul 2001.
MEYERSON, M. D., The muslims of Valencia in the age of Fernando and Isabel: Between coexistence and crusade, University of California Press, California 1990.
O’CALLAGHAN, Joseph F., A History of Medieval Spain, Cornell University Press, Ithaca 1975.
PİRENNE, Henri, Ortaçağ Avrupası’nın Ekonomik ve Sosyal Tarihi, (Türkçe terc. Uygur Kocabaşoğlu), İstanbul 2010.
Riley-Smith, Jonathan, The Crusades, Christianity and Islam, New York 2008.
RUNCİMAN, Steven, Haçlı Seferleri Tarihi, (Türkçe terc. Fikret Işıltan), C.I, TTK Yayınevi, Ankara 1989.
ŞEYBAN, Lütfi, Reconquista Endülüs'te Müslüman-Hristiyan İlişkileri, İz Yayıncılık, İstanbul 2007.
ŞEYBAN Lütfi, Endülüs’te Murâbıtlar ve Muvahhidler Döneminde Müslüman-Hıristiyan İlişkileri (Endülüs’ün Geri Alınışı-Reconquista 1085-1238), İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Basılmamış Doktora Tezi, İstanbul 2002.
USTA, Aydın, Çıkarların Gölgesinde Haçlı Seferleri, İstanbul 2008.
WATT Montgomary, İslam Avrupa’da, (Türkçe terc. Hulusi Yavuz), İfav Yayınları, İstanbul 2000.
WATT Montgomary, İslam’ın Ortaçağ Avrupası Üzerindeki Etkisi, (Türkçe terc. Ü.Hüsrev Yolsal), Ankara, 2013.
YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abdurrahman I”, DİA, İstanbul 1988, C. I, s. 147-150.
YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abdurrahman II”, DİA, İstanbul 1988, C. I, s. 
YILDIZ, Hakkı Dursun, “Abdurrahman III”, DİA, İstanbul 1988, C. I, s. 
YÜKSEL, Mehmet, “İslamofobinin Tarihsel Temellerine Bir Bakış: Oryantalizm ya da Batı ve Öteki”, İUHFM, C. LXXII, 2014, S. 1, s. 189-200.

 

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun