İki Okyanusun Kavuşması: Mevlana ve Şems

İki Okyanusun Kavuşması: Mevlana ve Şems

Bu yazıda eserleri ve görüşleriyle asırlardır etkisi devam eden Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ve ona gerçek kimliğini kazandıran Şems-i Tebrîzî üzerinde durulmuş, bu çerçevede iki ünlü simanın karşılıklı etkileşimi, dinî-tasavvufî çizgileri ve takipçileri hakkında bilgi verilmiştir.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Mevlânâ kimdir?

Memleketi Horasan’dan ailesiyle birlikte ayrılıp genç yaşta Anadolu’ya gelen Mevlânâ’nın soyu Hz. Ebûbekir’e dayanır. Son dönemde onun Türk olduğunu ileri sürenler de yok değil. Bu husustaki tartışmalar “Beni yabancı sanmayınız, ben bu mahalledenim. Sizin mahallenizde evimi arıyorum. Her ne kadar düşman görünüyorsam da düşman değilim. Her ne kadar Hintçe söylüyorsam da aslım Türktür” şeklindeki rubaisi çerçevesinde cereyan etmiş, bazıları buradaki Türk kelimesinin farklı anlamlara geldiğini, bazıları bununla Türk ırkına ruh yakınlığının kastedildiğini, bazıları ise Türk ırkının kastedildiğini ileri sürer.

Mevlânâ’nın babası Bahaeddin Veled çok önceden Belh’e yerleşmiş bulunan bir ulema ailesine mensuptu ve “sultanü’l-ulemâ” unvanıyla tanınırdı. Aynı zamanda tarikat şeyhi olan Bahaeddin Veled’in silsilesi İmam Gazzâlî’nin kardeşi Ahmed Gazzalî’ye ulaşmaktaydı.

İlk dinî ve tasavvufî tahsilini babasının yanında alan Mevlânâ, babasının vefatından sonra medrese ilimlerini Halep ve Şam’da, tasavvuf eğitimini de babasının halifesi Seyyid Muhakkık-ı Tirmizî’nin yanında Anadolu’da tamamladı.

Şems kimdir?

Dönemin pîrleri tarafından “Tebrizli Kâmil” olarak isimlendirilen ve birçok yer dolaştığı için “Şems-i Perende” (uçan Şems) diye anılan Şems-i Tebrîzî, on iki yaşlarında iken memleketinde faaliyet gösteren şeyhlerden Ebû Bekr-i Selebaf’a mürid oldu ve on dört yıl müddetle onun yanında tasavvuf eğitimi aldı. Geçimini sepet örerek sağlayan ve tasavvuf yolunda “fütüvvet ve melâmet” anlayışını benimseyen bu şeyhin Şems’in sûfî kimliğinde önemli etkisinin olduğu biliniyor. Onun daha başka birçok şeyhin sohbetine de katıldığı ve tasavvufî mânada onlardan da etkilendiği kaydedilmektedir.

Mevlânâ ile Şems Buluşması

Mevlânâ dinî ve tasavvufî eğitimini tamamladıktan sonra Konya’da bir taraftan tekkesinde müridlere tasavvuf eğitimi vermekte, bir yandan medresede talebelere dinî dersler okutmakta, bir taraftan da halka etkili vaazlar etmekteydi. Bu faaliyetleriyle bir çok kesimin takdirini kazanmış, itibar ve şöhreti gün be gün artmıştı. Tam bu sırada Şems-i Tebrizî ile karşılaştı ve bu karşılaşma onun hayatında bir dönüm noktası oluşturdu.

Kaydedildiğine göre Şems-i Tebrizî mürşidi Ebû Bekr-i Selebaf’ın yanından ayrıldıktan sonra Bağdat, Dımaşk, Halep, Kayseri, Aksaray, Sivas, Erzurum ve Erzincan’a seyahatler yapmış, bu vesileyle gerçek bir dost bulmaya çalışmıştır. Konya’da Mevlânâ ile karşılaştığında ise aradığı dostu bulduğunu anlamıştır. Bunu nasıl anladığının ip uçlarını, Mevlânâ ile ilk karşılaştığı sırada aralarında cereyan eden olayın kaynaklarda aktarılan değişik versiyonları bize vermektedir.

Ferîdûn-i Sipehsâlâr’ın kaydına göre Şems-i Tebrîzî bir gece gelip Konya’da Pirinççiler Hanı'na yerleşti. Sabahleyin hanın önündeki sedirde otururken oradan geçmekte olan Mevlânâ ile göz göze geldiler. İlk mânevî etki bu şekilde oldu ve Mevlânâ hemen karşısında bulunan bir sedire oturdu. Uzun müddet hiç konuşmadan birbirlerine baktılar. Ardından Şems söze başlayarak Bâyezid-i Bistamî Hz. Peygamber’in kavunu nasıl yediğini bilmediği için ona bağlılığı sebebiyle ömrü boyunca hiç kavun yemediği halde, “Kendimi tesbih ederim, şânım ne yücedir”, “Cübbemin içinde Allah’tan başka kimse yok” gibi sözler ettiğini, Hz. Muhammed’in ise “Bazan gönlüm bulanır da, o yüzden ben Allah’a her gün yetmiş defa istiğfar ederim” dediğini söyledi ve bunları nasıl yorumlamak gerektiğini sordu. Mevlânâ da cevap olarak Bâyezid’in kâmil velilerden olmakla birlikte, çıktığı tevhid makamının yüceliği kendisine gösterilince bunu yukarıdaki sözlerle ifade etmeye çalıştığını, Hz. Muhammed’in (a.s.) ise her gün yetmiş makam geçtiğini, ulaştığı makamın yüceliği yanında bir önceki makamın küçüklüğünü görünce, daha önce o kadarla niçin kanaat ettim diye istiğfar ettiğini söyledi. Bu cevabı çok beğenen Şems-i Tebrîzî ayağa kalktı ve Mevlânâ ile kucaklaştılar (Risâle-i Sipehsâlâr [nşr. Saîd-i Nefîsî], Tahran 1325, s. 126-127).

Ahmed Eflâkî’ye göre ise Şems-i Tebrîzî Konya’ya geldiğinde Şekerciler hanına yerleşti. Mevlânâ, ders verdiği dört önemli medreseden biri olan Pamukçular Medresesi’nden talebeleriyle birlikte çıkıp katırı üzerinde giderken ansızın Şems önüne çıkıp katırın gemini tuttu ve “Ey dünya ve mânâ nakitlerinin sarrafı, Muhammed Hazretleri mi büyüktü yoksa Bayezid-i Bistâmî mi?” diye sordu. Mevlânâ “Muhammed Mustafa bütün peygamberlerin ve velilerin başıdır” diye cevap verince, Şems “Peki ama o, ‘Seni tesbih ederim Allah’ım, biz seni lâyıkıyla bilemedik’ diye buyurduğu halde Bâyezid ‘Benim şanım ne yücedir. Ben sultanların sultanıyım’ diyor” dedi. Bunun üzerine Mevlânâ “Bayezid’in susuzluğu az olduğu için bir yudum suyla kandı; idrak bardağı hemen doluverdi Oysa Hz. Muhammed’in susuzluğu arttıkça artıyordu. Onun göğsü Allah tarafından açılmıştı (el-İnşirah 94/1). Sürekli susuzluğunu dile getiriyor, her gün Allah’a daha çok yakın olmak istiyordu” dedi. Şems bu cevabı duyunca kendinden geçti. Bir müddet sonra birlikte yaya olarak medreseye gittiler (Menâkıbü’l-ârifîn [nşr. Tahsin Yazıcı], Ankara 1959, I, 86-87; II, 618-620).

Olayı Eflâkî’nin kaydettiği gibi anlatan Nefehâtü’l-üns müellifi Molla Câmî ayrıca şöyle bir rivayeti de kaydeder: Mevlânâ havuz başında kitaplarını açmış çalışırken Şems gelerek “Bunlar nedir” diye sordu. Mevlânâ “Bunlar kîl ü kâldir” diye cevap verince “Senin bunlarla ne işin var?” diyerek kitapları havuza attı. Ardından Mevlânâ’nın tepkisi üzerine onları tekrar topladı. Suyun kitaplara zarar vermediğini gören Mevlânâ, “Bu nasıl sırdır?” diye sordu. Şems ise “Bu zevktir, haldir, senin ise bundan haberin yoktur” dedi (Abdurrahmân-ı Câmî, Nefehâtü’l-üns min hazarâti’l-kuds [nşr. Mehdî Tevhîdî Pûr], Tahran 1337 hş., s. 465-467).

Devletşah’ın Tezkire’sinde Şems’in sorusu “Mücahede, riyazet, ilim tahsili ve tekrarından maksat nedir?” şeklindedir. Mevlânâ buna “Sünnet ve şerîat edeplerini bilmektir” diye cevap verince, Şems “Bunların hepsi zâhire müteallıktır” demiş, Mevlânâ’nın “Bunun üstünde daha ne vardır?” şeklindeki mukabelesine de, “İlim odur ki insanı mâluma ulaştırır” diyerek Senâî’nin “Cehâlet, seni senden almayan bir ilimden daha kıymetlidir” anlamına gelen beytini okumuştur. Mevlânâ bundan çok etkilendi ve bu olaydan sonra sürekli Şems ile birlikte olarak kitap mütâlaa etmekten ve ders okutmaktan vazgeçti (Tezkiretü’ş-şuarâ [nşr. E. G. Browne], s. 196-197).

Ahmed Eflâkî’nin çağdaşı Muhyiddin Abdülkadir ise karşılaşmanın Mevlânâ’nın evinde gerçekleştiğini belirtir. Mevlânâ öğrencileriyle birlikte kitapların arasında otururmuş bir meseleyi müzakere ederken Şems içeriye girer ve yanlarına oturur. Bir müddet sonra kitapları işaret ederek Mevlânâ’ya “Bunlar nedir?” diye sorar. O da “Sen bunları bilmezsin” diye cevap verir. Ardından kitapların arasında bir ateş belirir. Mevlânâ telaşlanarak “Bu ne haldir?” deyince Şems, “Sen de bunu bilmezsin” diyerek çıkıp gider (el-Cevâhiru’l-mudiyye [nşr. Abdülfettâh M. el-Hulv], Kahire 1393/1973, III, 345).

Kaynakların değişik şekillerde kaydettiği yukarıdaki buluşma olayında “Hz. Muhammed-Bâyezid-i Bistâmî karşılaştırması” ve “kitaplarla meşgul olma” şeklinde iki temel husus öne çıkıyor. Birincisinde Sems-i Tebrîzî’nin, Allah’a yaklaşmada katedilmesi gereken daha pek çok mertebenin olduğunu ihsas ettirmek ve verdiği cevapla Mevlânâ’nın buna müsait olup olmadığını ölçmek, ikincisinde ise kitapların mânevî yolda zamanla perde haline gelebileceği tehlikesine işaret etmek olduğu anlaşılmaktadır. Vurgulanan bu iki husus Mevlânâ’yı derinden etkilemiştir. Nitekim Şems’le iki yıla yakın sohbet ve beraberlikten sonra ilâhî aşk ve vecdi terennüm eden asıl Mevlânâ ortaya çıkmış, dünya şiirinin zirvelerinden Dîvân-ı Kebir’deki şiirlerin büyük bir kısmını bu devirde söylemiş, Dîvân-ı Kebîr’in tamamlanmasının ardından gelen sükun döneminde bunu İslâm kültürünün en yaygın ve en önemli eserlerinden biri olan Mesnevî takip etmiştir.

Mevlânâ ve Şems’in Dinî-Tasavvufî Çizgisi

Mevlânâ ve Şems-i Tebrizî’nin mensup olduğu dinî-tasavvufî geleneğin kaynağı Kur’an ve Sünnettir. Nitekim Mevlânâ “Canım tenimde oldukça Kur’ân’ın kölesiyim ben. Seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım...” (Rubâîler, [nşr. Şefik Can], II, beyit no: 1311) diyerek bunu açıkça dile getirmektedir. Farklı inançlara karşı geniş hoşgörüsü ve “Gel gel ne olursan ol yine gel. İster kâfir, ister Mecûsî, ister putperest olsan da gel...” (Rubâîler, [nşr. Şefik Can], I, beyit no: 83) çağrısı sebebiyle onu dinler üstü bir hümanist saymak gerçeğin ifadesi değildir. Aksine o “Pergel gibiyim. Bir ayağımla şeriat üstünde sağlamca durduğum halde öbür ayağımla yetmiş iki milleti dolaşıyorum” demekle bir Müslüman olarak insanlığı kucaklayabildiğini haykırır.

İranlı Hidâyet Han’ın 1863 senesinde Tahran’da bastırdığı Dîvan’da (Dîvân-ı Şemsü’l-hakâik; bu eser ayrıca Midhat Bahârî Beytur tarafından Dîvân-ı Kebir’den Seçme Şiirler, [Ankara 1965] adıyla Türkçe’ye çevrilerek üç cilt halinde yayınlandı) ve 1884’te Hindistan’da bastırılan Külliyât-ı Şems-i Tebrîzî’de bulunan bazı şiirler dolayısıyla Mevlânâ’nın gulât-ı şîadan olduğunu ileri sürenler olmuşsa da, Bediuzzaman Fürûzanfer’in matbu ve yazma bütün divanları inceleyip Mevlânâ'ya ait olmayan şiirleri ayıklayarak yedi cilt halinde neşrettiği Dîvan’da bu şiirlerin yer almadığı görülmektedir (Şefik Can, Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti Fikirleri, İstanbul 1995, s. 327). Onun Ehl-i sünnet çizgisinde bir mutasavvıf olduğu gerek hocaları, gerek eserleri ve gerekse yaşantısıyla apaçık ortadır.

Şems-i Tebrizî’ye gelince; onun tasavvufî sözlerinden, fikirlerinden, menkıbelerinden, Mevlânâ ve diğer mutasavvıflarla karşılaşmalarından ve hayatına dair anlatılanlardan oluşan Makâlât isimli eser net bir şekilde göstermektedir ki, Şems-i Tebrizî Allah’a ve O’nun kullarına muhabbeti her şeyin üstünde saymış, dinî hükümleri ve kuralları (şerîat) doğru anlayabilmek adına tarikat ve hakikate ermenin gereği üzerinde durmuş, zikir, şükür ve sabır ehli ârifleri gerçek hikmet sahibi kimseler olarak kabul etmiştir. Onun da Ehl-i sünnet çizgisinde bir sufî olduğu gayet açıktır.

Mevlânâ ve Şems’in Takipçileri

Mevlânâ’nın görüşlerini devam ettirenlere Mevlevî denilir. Tarihte Mevlevîler inanç ve uygulama bakımından iki ayrı kol halinde gelişti. Biri Mevlânâ’nın oğlu Sultan Veled ile birlikte oluşan zühd esasına dayalı ve şeriat kurallarına riayet edilen Veled Kolu, diğeri ise Kalenderiler gibi şerîat çizgisini takip etmeyip şarap ve esrarın serbest olduğu, bıyıkların uzatıldığı ya da çâr-darb denilen saç, sakal, bıyık ve kaşların tamamen tıraş edildiği bâtınî karaktere sâhip Şems Kolu. Kendilerini Şems-i Tebrîzî’ye bağlı olarak kabul eden bu ikinci grubu XVI. yüzyıl müelliflerinden Vâhidî Menâkıb-ı Hâce-i Cihân ve Netîce-i Cân isimli eserinde sakal, bıyık ve kaşları tıraş edilmiş, içtikleri şarabın etkisiyle sarhoş dolaşan, ayyaş ve çapkın bir güruh olarak tavsif etmekte ve Mevleviler’den ayrı tutmaktadır. Mevlevîler’i ise başlarında terksiz birer yekta külah, külahın ortasında yeşil elif çekilmiş, külahları üzerinde birer Şemsî dülbent, kafalarında tâ kemere kadar sarkıtılmış birer taylesan (sarık), cübbe ve kaftanlarıyla birlikte boyunlarında kaftanlarının eteğine kadar uzanan birer yün kumaş (kaşkol), gözleri sürmeli, şeriata uygun şekilde bıyıklar kırkılmış, sakallar uzun, tarikat âdâbından olarak ney çalıp semâ eden bir grup olarak tavsif etmektedir (vr. 80b-90b).

Görüldüğü gibi Mevlânâ’nın çizgisi esas Veled kolu devam etmiş, bu koldan ayrılanlar ise kendilerine Şems-i Tebrîzî’yi pîr olarak seçmişlerdir. Oysa yukarıda da işaret edildiği gibi, Mevlânâ’yı Mevlânâ yapan Şems-i Tebrîzî’dir ve Şems, onun yolunda olduklarını söyleyen Şemsiler’in iddia ettiği niteliklerden tamamen uzak bir şahsiyettir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Reşat ÖNGÖREN

Kaynakçalar
Bahaeddin Muhammed Veled, Maârif: Mecmûa-i Mevâiz ve Suhânân-i Sultânü’l-ulemâ Bahâuddin Muhammed bin Hüseyin-i Hatîbî Belhî Meşhûr be-Bahâ-i Veled (nşr. Bedîuzzaman Fürûzanfer), Tahran 1352 hş., I, 82;
İbnü’l-esîr, el-Kâmil fi’t-târîh, Beyrut 1982 > Leyden 1853, XII, 268-269;
Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevî (trc. Veled İzbudak), Milli Eğitim Gençlik ve Spor Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1988; a. mlf., Külliyyât-ı Şems yâ Dîvân-ı Kebîr (nşr. Bediuzzaman Füruzanfer), Tahran 1337 hş.; a. mlf., Fîhi mâ Fîh (trc. Ahmed Avni Konuk, nşr. Selçuk Eraydın), İstanbul 1994, s. 89, 195;
Şems-i Tebrizî, Makâlât-ı Şems-i Tebrizî (nşr. Ahmed Hoşnüvis), Tahran 1349 hş.;
Ata Melik el-Cüveynî, Târîh-i Cihangüşâ (nşr. Muhammed Kazvînî), Leyden 1916, II, 125;
Sultan Veled, İbtidânâme (trc. Abdülbâki Gölpınarlı), Ankara 1976, s. tür. yer.;
Feridûn-i Sipehsâlâr, Risâle der Ahvâl-i Mevlânâ Celâleddin Mevlevî (Risâle-i Sipehsâlâr) (nşr. Said Nefîsî), Tahran 1325, s. tür. yer.;
Alâüddevle-i Simnânî, Risâle-i İkbâliyye: Fevâyid-i Şeyh Alâüddevle Simnânî (Opera Minora içinde, nşr. W. M. Thackston), Harvard 1988, s. 235;
Müstevfî, Târîh-i Güzîde (Nevâî), Tahran 1364 hş., s. 672;
Eflâkî, Menâkıbü’l-ârifîn, I-II, tür. yer.;
İbn Battûta, Seyahatnâme, I, 322-323;
Muhyiddin Abdülkadir Kureşî, el-Cevâhiru’l-mudiyye fî tabakâti’l-Hanefiyye (nşr. Abdülfettah Muhammed Hulv), 1993 (ikinci baskı), III, 343-346;
Menâkıb-ı Hacı Bektâş-ı Velî: Vilâyet-nâme (haz. Abdülbâkî Gölpınarlı), İstanbul 1958, s. 4, 6-8, 10, 93-98;
Abdurrahman Câmî, Nefehâtü’l-üns min hadarâti’l-kuds, s. 435, 457-472;
Devletşah, Tezkire, s. 192-201;
Sahîh Ahmed Dede, Mecmûatü’t-tevârîhi’l-Mevleviyye: Mevlevîlerin Tarihi (nşr. Cem Zorlu), İstanbul 2003, s. 118-200;
Bedîuzzaman Fürûzanfer, Mevlânâ Celâleddin (trc. Feridun Nafiz Uzluk), İstanbul 1963, s. tür. yer.;
Reşat Öngören, “Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), XXIX, 441-448;
Semih Ceyhan, “Şems-i Tebrizî”, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA), XXXVIII, 511-516.
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun