Tarihe Bakarken Gözlerimize Takılan Dini, Etnik, İdeolojik Gözlükler

Tarihe Bakarken Gözlerimize Takılan Dini, Etnik, İdeolojik Gözlükler

Toplumda gerek eğitim kanalıyla ve gerekse bu Nakliyeci Tarihçi esnafının yazdıklarını-çizdiklerini okuyarak, bir “tarihe bakış gözlüğü” edinir. Farklı nakliyecilerden farklı kitaplar okuyanlar, toplumda farklı kamplaşmalara sebep ve malzeme olurlar. Hele hele bu gözlüklerin camlarına biraz ideoloji, inanç v.s. rengi de katılırsa, bu kamplaşmalarda tarih üzerinden kavgalar da kaçınılmaz olur:

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Sarı camlı gözlük kampları tüm olayları sarı,

Mavi camlı gözlük kampları tüm olayları mavi,

Siyah camlı gözlük kampları tüm olayları siyah… olarak görürler.

Bir de bu gözlüklü kitleler, kendilerine ait algılarını da tarihe giydirirlerse, militan ideolojik tarih cengaverlerinin önünde durmaya, farklı bir laf etmeye artık imkan kalmaz!..

Bu gözlükçü-nakliyeci esnafının oluşturduğu tarih kamplarının militanları, aynı olayı çıplak bir gözle görmek isteyenleri vatan haini ve düşman olarak görür ve gereğini yaparlar. Gereğini yaparlar derken, öldürmezler ama, itibar ve şahsiyetlerine her cepheden yaptıkları hücumlarla, kitleler gözünde ölümden beter duruma sokarlar.

Bu gözlüklü bakışın algısı hem eğitime hem de sokağa etki eder ve oralarda da bu sakat algının yerleşmesine sebep olur. Kimse bu algıyı analiz etme zahmetine katlanmaz, hatta aklına bile getirmez.

Örneğin 1970-2000 yılları arasında Türk Sinemasının çektiği Malkoçoğlu, Fatih’in Fedaisi, Kara Murad, Karaoğlan… gibi tarihî filmlere bir bakın; Sinema tekniği açısından değil, tarih algısı açısından bir örnek üzerinden konuyu kısaca irdeleyelim: Malkoçoğlu, Padişah’a yakın bir kahramandır. Yakışıklıdır, yüreklidir,  adaletlidir, zekidir, hakkın ve haklının dostu, haksızlığın ve haksızın amansız düşmanıdır. Bütün bu özelliklerin yanında bir de romantik, pırlanta gibi bir yüreği vardır. Baş düşmanı ise ya Bizans İmparatoru, ya Sırp Voyvodası…dır. Bu Voyvoda ve eşi, melun tabiatlı, suratsız, çirkin tiplerdir. Her taraflarından pislik akmaktadır. 40 gündür yemek yememiş, açlıktan kıvranan birinin önüne, kuş sütünün eksik olmadığı mükellef bir sofra kurun, bunların suratlarını gören adamın iştahı kesilir, bir lokma bile boğazından geçmez!..

Bu mel’un çiftin, her ne hikmetse bir de güzel mi, güzel… Dünya tatlısı, iyilik meleği bir kızları (prenses) vardır… Bu mel’un çiftten böyle bir çocuk nasıl peydah olur diye düşünen de olmaz!.. Bu melek, bizim Malkoçoğulu’nu gördüğü anda aşık olur hemen… Başka türlüsü düşünülemez bile!..

Lafı uzatmadan, tarih felsefesi açısından hemen bir soru sorayım: Neden bu yüzlerce tarihî filmimizde bir Ayşe’miz, bir Malkoçoğlu’nun, bir Kara Murad’ın vasıflarını taşıyan bir Şövalye’ye âşık olmaz?..

Sokaktaki gözlüğün feryadını duyar gibiyim:

  • Olmaz!.. Olamaaaaazzzzzz!.. Olabileeemeeeeezzzzzzzz!..

  • Hayrola, neden?..

Nedeni yok!.. Daha doğrusu öyle görünüyor…

Çünkü nedeni var… Biraz deşince yavaş yavaş ağzından dökülmeye başlar: Kâfir!.. Bir Müslüman kız, nasıl kâfire âşık olabilir?.. tripleri…

Yani, Din Gözlüğü…

Başka gözlükler de vardır gerçi amma, bence ne demek istediğimi bu Din Gözlüğü izah etmeye yeter, gerisini de artık okuyucu düşünüp bulsun!..

Herkes hatırlayacaktır, yıllarca Türk televizyon kanallarında oynayan bir Yabancı Damat dizisi vardı. Dizinin kahramanı Niko (Yunanlı bir genç), sevgilisi ise bir Türk kızı idi. Dizi yapımcıları yıllarca uğraştılar, Niko’yu öylesine sevdirdiler ki, adeta her Türk evinin çocuğu haline getirdiler. Buna rağmen, dizi izleyicisinin zihin altındaki o gözlük (dinî-millî) bariyerini yıkamadılar, en sonunda Niko’yu sünnet ettirmek zorunda kaldılar, bu safhadan sonra ancak evlilik gerçekleşebildi…

Bakınız, sokaktaki cahil adamın bile bir tarih gözlüğü var!..

Okullusuna gelince, bu algı daha felaket bir hal alır. Ne de olsa, kronolojik ve teknik bilgi de vardır bu tarih algısının oluşmasında.

Örneğin; 1402’de Yıldırım Bayezid ile Timur arasındaki Ankara Savaşı.

Tarih kitaplarımız, Timur’un Osmanlı topraklarına (Anadolu) girdiğini, o sırada Yıldırım’ın İstanbul’u kuşattığını, Yıldırım’ın Timur’un Anadolu’ya girdiğini haber alır almaz, İstanbul kuşatmasını kaldırıp, ordusuyla Anadolu’ya hareket ettiğini, Ankara’da Çubuk Ovası’nda Timur’u hazırlıksız kıstırdığını, istese birkaç saat içinde Timur’u ve ordusunu târ u mâr edebileceğini, ancak bunu karakter ve şahsiyetine sığdıramadığını (erkekliğe b...k sürmeme tripleri yani), kendisine ordusunu savaşa hazırlayabilmesi için iki gün süre verdiğini, savaş başlayınca Yıldırım’ın üstünlüğü ele geçirdiğini, ancak Timur’un Yıldırım’ın ordusunda bulunan bazı Türkmen boylarını ayarttığını (kancıklık tripleri…), yetmedi, Yıldırım’ın falanca oğlunun, falanca vezirinin, fişmekanca komutanının askerlerini alarak savaş alanını terk ettiklerini (ihanet tirpleri…), tek başına kalan Yıldırım’ın gece yarısına kadar Çubuk Ovası’nda savaştığını; o gün elinde dokuz kılıcın kırıldığını, altında yedi atın çatladığını, gece yarısından sonra, Timur’un ordusunun oluşturduğu çemberi kahramanca yardığını (Malkoçoğlu’nun stratejik geri çekilme tripleri…), Çubuk Ovası’nda at sürdüğünü, Timur’un süvarilerinin ancak kementlerle bu aslan parçasını etkisiz hale getirdiklerini… yazarlar.

Kısaca özeti budur…

Hadiseyi böyle anlatma sonucunda, Türkiye’de olayla ilgili algı şöyle gelişmiştir:

  • 77 milyon nüfusu olan Türkiye’de herkesin gönlü Yıldırım’dan yanadır. Bir tek kişi Timur’u sevmez, hatta herkes nefret eder O’ndan.

Dönemin tarihçisi (Aşık Paşa) olayı yazarken, “bu kelp” (köpek) diye ilk cümlesine başlarsa,

Cumhuriyet dönemi ders kitapları Timur’dan bahsederken “Timur leng, Aksak Timur, Topal Timur” gibi tabirlerle kendisini anarlarsa, ne beklenir ki!..

Hiç kimsenin aklına şu tespit ve sorular gelmez:

  • Yıldırım Türk, ama Timur da Türk.

  • Yıldırım Müslüman, ama Timur da Müslüman(hatta Yıldırım’a nazaran daha dindar)

Peki, Timur’un daha iyi bir asker, ordusu daha güçlü, kendisi daha iyi bir kurmay ve taktisyen… gibi gibi şeyler neden akla gelmez ve savaşın neticesi bu realitelerin üstüne bina edilmez de, mağlubiyete kılıflar uydurulur?..

Bu soruların cevabı, işte o gözlüklü tarih anlayışıdır.

Alın size daima kuyruğu dik tutma anlayışına çarpıcı bir örnek:

İnebahtı’da donanmamız, Haçlı donanması karşısında büyük bir hezimete uğrar… Tarihçilerimiz günahı Allah’a yüklerler. (Fırtına çıktı… meselesi, merak edenler ilgili kitaplardan okusunlar) Meteoroloji bizi mahvetti… Çünkü bizi yenecek, daha anasından doğmadı tripleri…

Venedik elçisi, Osmanlı Sadrazamı’nı ziyarete gelir. Laf arasında bu savaşa imada bulunur.

Sadrazam kükrer: Siz İnebahtı’da donanmamızı yakmakla sakalımızı traş ettiniz. Traş edilen sakal daha gür çıkar. Halbuki biz sizden Kıbrıs’ı almakla, kolunuzu kestik. Kesilen kol ise, bir daha yerine gelmez!..

İşte, bu!..

Hocanın ses tonundan sıraların üstüne çıkan öğrenciler… ve her türlü hareket!..

Okuyucu da heyecandan, futbolcuların gol attıktan sonra yaptığı hareketi mutlaka yapar, ne de olsa Türk’üz!… Keyfi gıcırdır!

Bu kuyruğu dik tutma seansından sonra, genç nesillerin şuur altına devletimizin gücünü şırınga etmeye gelir.

Sadrazam, Kaptan-ı Derya’yı çağırır ve O’na derhal 400 parçalık yeni bir donanma hazırlamalarını ve ilkbaharda Akdeniz’e açılmalarını söyler.

Okuyucu bunun ne demek olduğunu iyi anlayabilsin diye, tarihçi Kaptan-ı Derya’ya konunun açıklanması için soru sorma görevini yükler:

  • Ama efendim, bu yılki bütçede bu iş için ayrılmış bir para yok… Ayrıca İlkbahara ne kaldı şunun şurasında… Zaman az, yetişmez!..

Devletin gücünü göstermek için, Sadrazamın önüne altıpas içinde top servis edilmiştir, kale de boştur. Sadrazam’a artık topa dokunmak kalmıştır… Ama şöyle abanarak vurmak, kale ağlarını parçalamak, tribündeki seyirciyi sevinçten çıldırtmak gerekmez mi?..

Tam da bu tripler!..

Sadrazam, Kaptan-ı Derya’nın bu gerekçelerine karşı kükrer:

  • Lala, Lala!.. Bu millet isterse o donanmanın halatlarını ibrişimden, yelkenlerini de atlastan yapar!.. Tiz başlayın!..

Breh, brehh, breehhh!..

Kim tutar seni, ey Türk çocuğu!..

Konuyu daha fazla uzatmamayım.

Tarihe renkli gözlüklerle bakma anlayışı ve istenilen algıyı yaratma düşüncesi, sadece bize has bir şey değildir.

Tüm dünyada, bu böyledir.

40 senelik meslek hayatımda binlerce konferans verdim, binlerce televizyon programı yaptım… 40 yıl boyunca bana sorulan sorularda vatandaş şu rezervi baştan kor: Hocam, resmî tarihe göre değil, gerçek tarihe göre cevaplandır sorumu.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Prof. Dr. Mehmet ÇELİK

DİĞER MAKALELER
Tarihe Bakarken Gözlerimize Takılan Dini, Etnik, İdeolojik Gözlükler
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun