Moğollar; Ortaçağ Dünya Uluslarını Titreten Güç

Moğollar; Ortaçağ Dünya Uluslarını Titreten Güç

Dünya tarihinde gerçekleştirmiş oldukları istila ile anılan Moğollar kimdir? Türk ırkından mıdırlar? Ortaçağ’da doğup ölen fakat modern ulusların tarihlerinde hala yer alan (Temuçin) Cengiz Han kimdir? Cengiz Han Yasası olarak bilinen yasa hangi ilkeleri içerir? Moğollar milyonlarca kişiyi katletmiş midir? Celaleddin Harezmşah ve Memlük Sultanı Baybars’ın Moğollarla Mücadelesi nasıl olmuştur? Moğollara karşı yekvücut olunabilir miydi? Anadolu’da Moğol İstilası ne zaman başlamıştır? Noyan kimdir? Türkçe’yi ilk kez resmî dil ilan ettiren Karamanoğlu Mehmet Bey ve Cimri Hadisesi’nin Moğollarla ilgisi nedir? Mevlana’nın Moğol istilasına bakışı nasıldır? İslam hilafet merkezi Bağdat’ın Moğollar tarafından istilası nasıl olmuştur? Moğollar hangi dine mensuptu ve İslamiyet’i ne zaman kabul etmişlerdir? Yıldırım Bayezid’i Ankara Savaşı’nda hezimete uğratarak Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri’ne girmesine sebep olan Timur Moğol mudur? Bu ve benzeri soruların tamamı, bu yazımızda cevaplanmaya çalışılmıştır…

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Günümüzde başkenti Ulanbatur olan Moğolistan, bundan 8 asır önce büyük bir istilanın başlangıç noktasıdır. Moğol kelimesi millet ismi olarak ise ilk kez Göktürkler devrinde 7. yüzyılın sonlarında Çin’e ait Tang yıllıklarında geçmektedir. Moğolların Türk olduklarını ispatlamaya yönelik bazı çalışmalar da kaleme alınmasına karşın, bu iddialar daha çok aynı coğrafyada yaşayan ve benzer kültürel unsurları içerisinde barındıran iki ulusun bazı kaynaklarda ortak olarak zikredilmesiyle ilgilidir. Fakat antropolojik olarak Türkler Turani ırka mensup ve beyaz tenli olup, Moğolların daha esmer Mongoloid ırka mensup olduğu, dolayısıyla farklı ırklar oldukları kabul edilmektedir. Son dönemde yapılan arkeolojik kazılar ve antropolojik bulgular da Moğollarla Türklerin aynı kavim olmadıklarını göstermektedir. Moğollar da Ural-Altay dil ailesinin Altay koluna mensup olup, dil yapıları Türkçe gramer ve kelime yapısına benzemektedir. Bu durum, Türklerle ortak bir coğrafyada yaşamalarından dolayı kültürel anlamda etkilenmelerinden kaynaklanmaktadır. İbrahim Kafesoğlu’na göre de her iki milletin belirli bir tarihten sonra, aynı coğrafyada faaliyet göstermeleri ve atlı göçebe kültüre mensup olmaları sebebiyle kültürel ve sosyal benzerlikleri bulunmaktadır. Moğol devleti, teşkilat yapısını büyük ölçüde Uygurlardan almıştır. Ayrıca Uygurca diplomatik dil olarak kullanılmıştır. Moğollar, zamanla Türkleşmiş ve İslamlaşmıştır. Halen Orta Asya’da Cengiz Han ve hanedan üyeleri Türk olarak kabul edilir.

Moğolların ataları olarak kabul edilen topluluk ise proto Moğol olarak kabul edilen Sien piler(3. yüzyıl)’dir. Daha sonra Juan Juanlar bunları takip etmiştir. Moğollar önce Göktürklerin daha sonra da Uygurların hakimiyeti altında yaşamışlardır. 10-12. yüzyıllarda Kitan ve Karahitaylar adı altında bazı devletler kurmuşlardır. Fakat dünya tarihi sahnesine çıkmaları Timuçin(1206-1227)’in 1206’da Moğol siyasi birliğini sağlayarak Cengiz(Çingiz) Han ünvanı almasıyla yani 13. yüzyıl başlarında başlamaktadır.

Temuçin(Cengiz Han) ve dolayısıyla Moğollar Türk müdür?

Cengiz Han, Sibirya’dan Hindistan’a Kore’den Macaristan’a uzanan dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından birinin kurucusudur. Cengiz Han’ın da Türk asıllı olduğunu hatta Kazak olduğunu iddia eden tarihçiler bulunmaktadır. Fakat, Cengiz Han Kara Tatarlara mensup bir Moğol’dur. Temuçin’in babası Moğol reisi Yesugay Bahadır, annesi Houlen Ece’dir. Fakat Cengiz Han’ın mensup olduğu Borçigin/Börtegin sülalesinin kökenine dair araştırmalar hala devam etmektedir. Yine Cengiz Han’ın Türkçe konuştuğunu kabul eden kaynaklar bulunmaktadır.

1155’te Doğu Moğolistan’da doğan ve Moğolların Kıyat boyuna mensup olan Temuçin küçük yaşta babasını(Tatarların zehirlemesi sonucu) kaybetmiştir. 1170’li yıllarda etrafındaki kabilelerle mücadele ederek 1196’da kağan olmuş, 1204 yılında bütün rakip ulusları bertaraf etmiş ve 1206’da topladığı kurultayda büyük Han seçilerek Cengiz ismini alarak Çin fetihlerine başlamıştır. Kuzey Çin ve Pekin, Uygurlar,  Kırgızlar ve Karahitay devletlerini kendisine bağlamıştır.  Ögeday zamanında Cengiz Han’ın torunu Batu Han ise daha çok 1237-1241 arasında Avrupa seferlerinde bulunarak Doğu ve Orta Avrupa’yı istila etmiştir. Bu dönemde Viyana önlerine kadar gidilmiş, Hırvatistan önlerinden Macaristan ve Ukrayna yoluyla geri dönülmüştür.

Tatarlar Moğol mudur, Türk müdür?

Cengiz Han, Moğol kabilelerini bir araya toplayınca bu boylardan biri olan Tatarlar’ı da itaat altına almıştır. Dolayısıyla Tatarlar köken itibariyle Moğolların bir boyudur. İslâm kaynaklarında Tatar kavramı daha ziyade Moğollar için kullanılır. Nitekim Memlük tarihçileri, devletlerinin başlıca düşmanı olan İlhanlılar’a Tatar dedikleri gibi Timur için de aynı adı kullanırlar. Bazı kaynaklar, Tatarlar’ın Dokuz Oğuzlar(Toguz Guz) yani Uygurlar’la aynı soydan geldiğini zikrederler. Bunun bir uzantısı olarak günümüzde Tatar kelimesi bir Türk boyunun adı olarak kullanılmakta olup genellikle İdil-Ural bölgesindeki Kazanlılar ve Kırımlılar için kullanılmaktadır.

Çin İstilası

İlk olarak Çin’den başlayan Moğol istilası Viyana’ya kadar uzanan bir coğrafyayı kapsamaktadır. Cengiz Han, 1215‘te Çin seddini geçerek başkent Pekin’i ele geçirmiştir. Hatta Cengiz Han’ın torunu Kubilay 13. yüzyıl sonlarında Çin’in tamamına hakim olarak başkenti Pekin’e taşımıştır. Ünlü İtalyan seyyah Marco Polo’nun da Kubilay’ın yanında yer alarak seferlerine katıldığı kabul edilmektedir.

Batı İstilanın Davetiyesi: Otrar Olayı ve Moğol Elçilerinin Katli

1218’de Moğolistan’dan batıya doğru ilerleyen bir kervan, Harezmşahların Otrar valisi İnalcık tarafından durdurularak 450 tüccar ve 500 deveden oluşan kervan yağmalanmıştır. Bunun üzerine Cengiz Han, kervandaki malların iadesini ve katledilen tüccarlar için Otrar valisinin kendisine gönderilmesini istemiştir. Fakat Harezmşah hükümdarı Alaaddin Muhammed elçileri öldürerek karşılık vermiştir. Bunun üzerine Cengiz Han yaklaşık  200.000 kişilik bir orduyla 1219’da Harezmşah seferine çıkmıştır. Yani aslında Cengiz Han’ın batı seferi bir intikam gerekçesiyle başlamıştır denilebilir. Bu sefer sonucunda Harezm şehirleri olan Otrar, Buhara, Semerkant ve Hocend şehirleri istila edilmiştir.

Celaleddin Harezmşah ve Moğollarla Mücadele

Moğollara karşı İslam dünyasında mücadele eden en önemli kahraman Celaleddin Harezmşahtır. Moğollar’ın 1220’de Hârizm’i istilâ etmeleri ve babası Alâeddin Muhammed’in Hazar denizinde Âbiskûn adalarından birine sığındıktan kısa bir süre sonra ölmesi(Aralık 1220) sonucu, onun yerine geçmiş ve Moğollarla mücadele ederek onlara bir de mağlubiyet yaşatmıştır. 30.000 kişilik bir Moğol ordusunu bozguna uğratmış, bunun intikamını almak için Celaleddin üzerine yürüyen Cengiz Han, savaştaki kahramanca mücadelesinden dolayı parmağını ısırarak Celaleddin için: “Böyle bir evlada sahip olan babaya ne mutlu.” demiştir. 1231’de Yassıçimen Savaşı’nda Alaaddin Keykubad’a yenilen ve önce Gence ardından da Diyarbakır’a gelen Celaleddin, Moğol süvarileri tarafından takip edildiği sırada tırmandığı sarp dağda bir eşkıya tarafından öldürüldü. Ancak halk Celâleddin’in ölümüne inanmamış, hakkında birçok efsane yayılmıştır. Bu ise ölümünden yıllarca sonra bile Moğollar’ın endişe duymalarına sebep olmuştur.

Cengiz Han’ın Ölümü

Moğolistan, Orta Asya ve Çin’in kuzeyine hakim olan Cengiz Han, 1227’de bir askeri sefer esnasında 72 yaşında iken ölmüştür. Daha sonra sırasıyla Ögeday ve Mengü Hanlar tahta çıkmıştır. Moğollar Ögeday(1227-1241) zamanında Batu Han’ın seferleriyle Rusya, Ukrayna, Polonya üzerinden Almanya’nın doğusuna kadar istila etmişler hatta Macaristan topraklarını da ele geçirmişlerdir. Fakat 1241’de Ögeday ölünce han seçimi için Batu, ordularını seferden geri çekmiştir. Böylelikle Batı ve güney Avrupa istiladan kurtulmuştur. Ögeday’den sonra idareyi nâibe sıfatıyla karısı Töregene Hatun ele almıştır(1241-1246). Daha sonra Güyük Han(1246-1248) tahta çıkmıştır. Fakat Batu ile mücadeleye hazırlandığı sırada ölmüştür. Mengü Han(1251-1259) tahta çıktığında kardeşi Kubilay’ı Çin’e, Hülagu’yu İran seferine göndermiştir. Hülagu öncelikle İsmaililerin kalesi Alamut’u ele geçirerek bu devlete son vermiştir.(1256)

Moğollar milyonlarca kişiyi katletmiş midir? Dünya Uluslarında Moğol Algısı

Yaklaşık 100 yıl süren bu istila sonucunda, pek çok şehir tahrib olmuş ve milyonlarca insan da katledilmiştir. Nişabur’da 1 milyon 747 bin, Merv’de 1 milyon 300 bin, Herat’ta 1 milyon 600 bin ve Bağdat’ta 800 bin kişi katledilmiştir. Otrar, Buhara ve Semerkant’ta önemli katliamlar yapılıyor. Belh şehri kuşatması esnasında Cengiz Han’ın öldürülünce bunun intikamı olarak, 12.000 mescidi ateşe verdiği, mescitlerde bulunan 14.000 Kur’an metnini yaktırdığı, 50.000’e yakın alim, talebe ve hafızı katlettirdiği, 200.000 insanı yere gömerek Belh şehrini tahrib ettiği bilinmektedir.(1221) Hülâgû’nun Suriye seferinden(1260) sonra bir Moğol şehzadesi Silvan(Meyyâfârikin)’ı kuşatır. Eyyûbî meliki Kâmil şehri büyük bir cesaretle savunur fakat baş gösteren kıtlık sebebiyle teslim olmak zorunda kalır ve askerleriyle birlikte işkenceyle öldürülür. Anadolu’da da Erzurum, Erzincan ve Kayseri şehirleri savaşılarak ele geçirildiği için halkının çoğu katledilmiş, Süryani tarihçi Ebu’l-Farac’a göre sadece Kayseri’de 10.000’e yakın kişi katledilmiştir.

Arap tarihçisi İbn Esir’de dönem halklarının Moğol korkusuyla ilgili şu rivayet geçer. Bir Moğol, bir adama bekle geleceğim diyor. Adam korkusundan bir yere ayrılamıyor. Moğol bir kılıç bulup geliyor ve adamı oracıkta öldürüyor. Bu hadise, insanların zihnindeki Moğol korkusunu ifade etmesi açısından çarpıcı bir örnektir. Batı dünyasında Moğollara bakışı da Ligeti’nin Bilinmeyen İç Asya’sından takip edebiliriz: “Tatar geliyor! Bunlar insan da değil, kana susamış, merhamet nedir bilmez ve sade öldürmekten, yok etmekten zevk duyan köpek başlı canavarlardı!” Yine İngiliz edebiyatının ilk yazılı eserlerinden olan ve Ortaçağ toplum yapısını anlamamızı sağlayan Canterbury Hikayeleri’nde geçen en uzun hikaye, ünü tüm dünyaya yayılan Cengiz Han’la ilgilidir.

Altın Taçlı Bakire Bir Kızın Cengiz Ülkesinde Rahatça Gezebilmesi Yahut Cengiz Han Yasası

33 defterden oluştuğu, çok hacimli olduğu için bir deve üzerinde taşındığı ve devlet hazinesinde muhafaza edildiği kabul edilen yasalar, 1206’da Cengiz Han’ın Moğolları teşkilatlandırmasıyla birlikte ortaya çıkmaya başlamıştır. İlerleyen dönemlerde de geliştirilmiştir. Daha çok askerî ve hukukî içerikli olan bu yasalara göre, askerlerin 20 yaş üzerinden seçilmesi, zinanın ölümle cezalandırılması, kasten yalan söyleyenin, casusluk yapanın ve suyu kirletenlerin idam edilmesi, mülkünde çalınmış bir at bulunan kişinin bunu aynı cinsten dokuz at ekleyerek sahibine iade etmesi aksi takdirde çocuklarının alınması ve çocuğu yoksa öldürülmesi gibi hırsızlığı yasaklayan kanunlar da bunlar arasındaydı. Bu yasaların öylesine sert uygulanıyordu ki, “Cengiz ülkesinde bakire bir kız başında altından bir tac ile ülkenin bir ucundan diğer ucuna en ufak bir tacize uğramadan giderdi.” denilirdi.

Anadolu’da Moğol İstilası ne zaman başlamıştır? Kösedağ Savaşı ve Anadolu’da Fiilî Moğol Hakimiyeti

Yaklaşan Moğol tehlikesinin farkında olan Alaaddin Keykubad, Erzurum ve çevre şehirlerin surlarını tahkim etmiştir. 1232 ve 1235’te Moğollarla Selçuklular arasında elçilik heyetleri gidip gelmiş ve Alaaddin Keykubad Moğollara tabi olmayı kabul etmiştir. Yerine veliaht olarak Rükneddin Kılıçarslan’ı tayin eden Alaaddin Keykubad, bu atamadan kısa bir süre sonra yediği av etinden zehirlenerek 31 Mayıs 1237’de vefat etmiştir. Bunun üzerine devlet adamları II. Gıyaseddin Keyhüsrev’i tahta çıkarmışlardır. Bu da sultana bir suikast tertiplendiğini ortaya koymaktadır.

Bu dönemde 1240’da Baba İshak tarafından çıkarılan, yaklaşık bir buçuk yıl süren ve Erzurum’da Moğollar’a karşı tutulan doğu ordusunun geri çağrılması ile Selçuklu ordusundaki Frenk askerleri tarafından bastırılabilen Babai isyanı Selçukluların zayıflamasına ve Moğolların da bu zayıflığı görmesine sebep olmuştur. Cesaret edip Anadolu’ya saldıramayan Azerbaycan’daki Moğollar, devletin dışarıdan göründüğü kadar güçlü olmadığını görmüşlerdir.

1241’de Moğolların İran istilasını yürütmek için Baycu Noyan tayin edilmiştir. Noyan, Anadolu’yu Moğollara bağlayarak büyük Han’ın nazarında itibar kazanmak istemiştir. Bu amaçla 1242’de Erzurum’u kuşatarak ele geçirmiş ve şehir halkını kılıçtan geçirmiştir. Bu olay üzerine 1243 ilkbaharında Kayseri’de toplanan Türkiye Selçuklu ordusu önce Sivas’a ardından Sivas-Erzincan arasındaki Kösedağ mevkiine intikal etmiştir. Özellikle tecrübesiz komutanların Moğollar üzerine hücum edilmesi yönündeki telkinleri üzerine savaş Selçuklu kuvvetlerinin saldırısıyla başlamıştır. Hatta bu komutanların: “Bugün Tanrı Moğolların yanında olsa bile onları yeneriz.” diyerek kibirlendiklerini yazmaktadırlar. Fakat 30 veya 40.000 kişilik Moğol ordusuna karşı 80.000 kişilik Selçuklu ordusu bu ilk taarruzda 20.000’e yakın kayıp vererek dağılmıştır. Ordu dağılınca Selçuklu sultanı II. Gıyaseddin Keyhüsrev geri çekilmiştir.(1 Temmuz 1243)

Kösedağ Sonrası Moğolların Anadolu İstilası ve Baycu Noyan

Savaşı kazanan Baycu Noyan önce Sivas şehrini fidye karşılığında ele geçirmiş ardından Moğollara karşı uzun bir süre direnen Kayseri şehri büyük katliamlarla ele geçirilmiştir. Hatta bu savunmada Ahiliğin Anadolu’daki temsilcisi olarak kabul edilen ve bu sırada tutuklu olan Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı da kahramanca mücadele etmiştir. Fakat Kayseri kalesi düşünce Ahi Evran’ın eşi Fatma Bacı da Moğollar tarafından esir alınanlar arasındadır.

Bu istilalar sonrasında Selçuklu devlet adamlarından Mühezzibuddin Ali’nin girişimleriyle Moğollarla tabilik anlaşması yapılmıştır. Yani Türkiye Selçuklu Devleti Moğollara bağlanmıştır. Antlaşmaya göre kıymetli armağanların yanında Selçuklular Moğollar’a her yıl 3.600.000 dirhem(gümüş para, akçe), 10.000 koyun, 1000 sığır, 1000 deve vereceklerdi. Bu anlaşma gereği ödenen yıllık vergi ile 1256’ya kadar ciddi bir Moğol istilası yaşanmamıştır. Fakat 1255’te Hülagu’nun İran bölgesine gelmesiyle birlikte, buradaki karargahından ayrılarak tekrar Anadolu’ya giren Noyan Anadolu’da ikinci bir Moğol istilası devri başlatmıştır. Fakat Noyan kısa süre sonra Anadolu fetihlerini kendi başarısı olarak gösterdiği gerekçesiyle Hülagu tarafından öldürülmüştür.

Memlük Sultanı Baybars’ın Anadolu’ya Gelişi

Selçuklu devlet yönetiminde 1262-1277 yılları arasında fiilen etkili olmuş olan Pervane Muinuddin Süleyman, 1277’de Memlük sultanı Baybars’ı Anadolu’ya davet etmiştir. Baybars, Filistin yakınlarındaki Ayn Calut mevkiinde Moğol ordusuna ağır bir hezimet vererek Moğolların Batı’ya ilerleyişini durduran devlet adamıdır.(1260) Baybars, sultan olduktan sonra bu zaferin hâtırasını ebedîleştirmek için savaş meydanına “Meşhedü’n-nasr” adlı bir âbide yaptırmıştır ki rivayete göre bu, İslâm tarihindeki ilk âbidedir.

Söz konusu davet üzerine 15 Nisan 1277’de Elbistan’da da büyük bir Moğol ordusunu mağlub ederek Kayseri’ye gelen Baybars, Selçuklu devlet adamlarının kendisini karşılamamaları ve Süleyman’ın da Tokat’tan gelmemesi üzerine birkaç gün sonra Suriye’ye dönmüştür. Dolayısıyla bir Selçuklu-Memlüklü ittifakı girişimi de böylece sonuçsuz kalmıştır. Baybars’ın peşinden Anadolu’ya giren Abaka(1265-1282) ise, Anadolu Türkmen beylerinden ve ahaliden, bir rivayete göre 200.000 kişiyi katlederek büyük bir tahribatta bulunmuştur.

Türkçe’yi ilk kez resmî dil ilan ettiren Karamanoğlu Mehmet Bey ve Cimri Hadisesi

Tarihimizde Türkçeyi resmi dil olarak ilan ettiren hükümdar olarak bilinen Mehmet Bey, 15 Mayıs 1277’de eski sultan II. İzzeddin Keykâvus’un oğlu Alâeddin Siyavuş’u yani bir Selçuklu şehzadesini Konya’da tahta çıkararak Selçuklu iktidarını kendi himayesinde yeniden tesis etmek istemiştir. Bu girişiminde de başarılı olmuş, kendisi de 37 gün süreliğine vezirlik makamına oturmuştur. Törenin ardından kurulan divanda, devlet dairelerinde, sarayda, eğlence toplantılarında, çevgân oynanan seyirlikte hiç kimsenin Türkçe’den başka bir dil konuşmamasına karar verilmiştir. Fakat bu girişim Moğol şehzadesi Kongurtay’ın takibi sonucu Mehmet Bey ve Cimri’nin katliyle engellemiştir. Mehmed Bey Moğollar’a karşı Anadolu’nun istiklâlini savunmuş, hatta bir aralık Moğollar’la savaşıp onları ülkeden çıkarmak için Erzurum’a gitmek istemişse de Kayseri’ye gelen Memlük Hükümdarı Baybars gibi o da destek görmeyerek yalnız bırakılmıştır.

Moğollar ve Mevlana

Kösedağ Savaşı sonrası Moğollarla yıllık vergi şartıyla anlaşan Türkiye Selçukluları’nda başkent Konya istilaya uğramamış, Mevlana(ö.1273) da Konya’daki tekkesinde faaliyetlerini sürdürmüştür. Moğollar tarafından hürmet gösterildiği anlaşılan Mevlana’nın bir Moğol ajanı olduğu ve Moğol zulmünü onayladığı şeklinde iddialar bulunmaktadır. Hocası Seyyid Burhaneddin için de, Kayseri işgali sonrası bir Moğol askerinin tekkeye gelerek birkaç dinar vermesinden hareketle benzer iddialarda bulunulmaktadır. Fakat anlaşılan odur ki Moğolların Maveraünnehir ve İran istilalarına da şahit olan bir ulemâ ve mutasavvıf olarak Mevlanâ, Moğollara karşı mücadele etmenin bir fayda vermeyeceğini düşünmüş, Anadolu’nun tahrib edilmesini engellemek istemiş olmalıdır. Ariflerin Menkıbeleri adlı eser, onun Moğol işgali karşısındaki ruh halini anlamak için pek çok rivayet sunar. Örneğin Mevlana’nın keramet göstererek Şam kuşatması esnasında, İslam askerlerinin yanına gelerek onlara yardım ettiği ve Moğol ordusunun bozguna uğratıldığı zikredilir.

Her şeyden önce bir mutasavvıf olan ve zamanın ruhuna uygun hareket eden Mevlana bir dörtlüğünde, “Ben yaşadıkça Kur’an’ın kölesiyim/Ben Hz. Muhammed Mustafa’nın yolunun tozuyum/Biri benden bundan başkasını naklederse/Ondan da şikayetçiyim o sözden de şikayetçiyim.” diyerek bu tür eleştirilere karşı davacı olduğunu belirtmiştir. Mevlânâ her şeyden önce kendi çağının insanı olup, çağının insanlarının dertlerinden habersiz, Moğollarla işbirliği içerisinde olan bir oportinist olarak görmek ona yapılacak en büyük haksızlıktır.

İslam Hilafet Merkezi Bağdat’ın Moğollar Tarafından İstilası

Alamut’tan iki yıl sonra 1258’de Bağdat kuşatılmış ve şehir ele geçirilince Abbasi halifesi Mustasım önce aç bırakılmış ardından da hunharca katledilmiştir. Öldürülenlerin sayısıyla ilgili rivayetler, 800.000 ile 2 milyon arasında değişmektedir. Şehirdeki cesetlerden yayılan kokular Hülâgû’yu birkaç gün içinde gitmeye mecbur etmiştir. Kütüphanelerdeki kitapların bir kısmı yakılmış, bir bölümü de Dicle nehrine atılmıştır, nehir günlerce mürekkep renginde aktığı bilinmektedir.

İlhanlılar veya İran Moğolları

Kurucusu Cengiz Han’ın torunu Hülagu’dur. Moğol Büyük Hanı Mengü’nün 1253 yılında kurultay kararı ile kardeşi Hülâgû’yu İran, Irak, Suriye, Mısır, Kafkasya ve Anadolu’yu istila için görevlendirmesi(İlhan yani bölgesel hükümdar olarak) üzerine başkent Tebriz olmak üzere İran’da kurulan(1256) devlet 1295 yılından itibaren tam bağımsız olmuştur. İslamiyet de Moğolların İlhanlı devresinde kabul edilmiştir.

Moğollar hangi dine mensuptu ve İslamiyeti Ne Zaman Kabul Ettiler?

Kaynaklar hiçbir dine mensup olmayan Cengiz Han’ın insanlar arasında dininden dolayı bir ayrım yapmadığını, hangi dinden olursa olsun alim, sanatkar ve zahidlere iyi davrandığını belirtirler. Kuruldukları dönemden 13. yüzyılın sonuna kadar geleneksel inançları olan Şamanizm, Hristiyanlık ve özellikle Budizm’i benimseyen Moğollar, Hülagu Han’ın oğlu Ahmet Tekudar(1282-1284) zamanında 1295 yılında İslamiyet’i kabul etmişlerdir. Ahmet Tekudar, Büyük Han olarak seçilmesiyle birlikte Mısır Memlükleriyle anlaşma yoluna gitmiş fakat bu girişimlerinde başarılı olamamıştır. İslamiyet’i kabul etmesine rağmen bu dinin yayılmasında etkili olamamıştır. Bu konuda asıl gayreti, kendisinden 11 yıl sonra Mahmud Gazan Han(1295-1304) yürütmüştür. O, İslamiyet’in İlhanlılarda resmi din olmasını sağlamıştır. Kendisiyle birlikte 100.000 Moğol askeri de Müslüman olmuştur. Kendi devrinde Budist mabedlerini yıktıran Gazan Han’ın paralarında, “Tanrı’nın gücü ile” yazılıdır. Genellikle pek çok İslâm devletinde görülen bu gelenek Selçuklu’da kelime-i tevhid ve Hz. Peygamber’in Hak Din üzere gönderildiğini ifade eden Tevbe Suresi 33. Ayeti, Osmanlı’da da kelime-i şehadet ve dört halifenin isimlerinin yazılması şeklindedir. Bugünkü Amerikan 1 dolarının üzerinde yazan “In God ve trust/Tanrı’ya güveniriz” yazısı da çağımızdaki yansımasıdır.

Osmanlı Devleti Moğollara tabi bir devlet miydi?

Tarihçi Neşrî’de geçen bir rivayette, Sultan I. Alaaddin Keykubad(1220-1237) devrinde Tatarlara yani Moğollara karşı bir savaşta Ertuğrul Gazi’nin, “avrat gibi geçip gitmek erlik değildir.” diyerek mağlub olduğunu gördüğü Selçuklulara yardım ettiği ve savaşın kazanılması neticesinde Sultan’ın Ertuğrul’a hilat(yani beylik elbisesi) Ankara yakınlarındaki Karacadağ havalisini yurtluk olarak verdiği belirtilmektedir. Diriliş filminde geçen Ertuğrul’un Moğollarla mücadelesi de belki bu zaferden esinlenmiş olabilir. Nitekim Osmanlı’nın bunun dışında Moğollarla bir mücadelesi bulunmamaktadır. Fakat II. Mesud(1302-1308)’un vefatıyla Anadolu’nun idaresi İlhanlılar tarafından Çobanoğulları’na verilmiş ve Osman Gazi de bu dönemde yarı bağımsız olarak fetihlerini sürdürmüştür. Osman Gazi devrinde İlhanlılar’a bağlı Moğol valilerinin isyanları Osman Gazi’nin Bilecik yöresinde bir uç beyi olarak Bizans kalelerine fetihlerde bulunmasını kolaylaştırmıştır. Orhan Gazi devrinde de İlhanlılar’a tabi olduğu anlaşılan Osmanlılar’da I. Murat’tan itibaren Sultan ünvanı kullanılması, tarihçiler tarafından tam bağımsızlık olarak nitelendirilmiştir.

Yıldırım Bayezid’i Ankara Savaşı’nda hezimete uğratarak Osmanlı Devleti’nin Fetret Devri’ne girmesine sebep olan Timur Moğol mudur?

Bugünkü Moğolistan’ın Keş şehrinin Hoca ılgar köyünde doğan Timur’un köken itibariyle Moğol olduğu fakat Türkleştiği kabul edilmektedir. Barlas boyuna mensup bir Türk Nitekim Özbekler, günümüzde Timur’u kendi ataları olarak göstermekte ve adına anıtlar yaptırmaktadırlar. J. P. Roux ise, Cengiz Han için Moğollaşmış bir Türk, Timur için ise Türkleşmiş bir Moğol demektedir.

19. yüzyıla kadar yani Rusya’da kurulan Türk hanedanları devri sonlarına kadar, Cengiz Han soyundan gelmek bir itibar ve hükümdarlık için önemlidir. Timur da bunu yaparak Semerkant merkezli devletinde meşruiyet kazanmak için kukla bir hanı tahta oturtup onun adına devleti idare etmek suretiyle bir taraftan Cengiz Han soyunun destekleyicisi tavrını sürdürürken Cengiz Han soyundan bir kadınla evlenerek “Küregen”(han damadı) ünvanını kullanmıştır.

Sonuç

Tarihçiler, İslam tarihinde Moğol istilasıyla kıyaslanacak bir felaketin olmadığı hususunda hemfikirdirler. Bu dönemde İslam kültürüne ait eserler yok edilmiş, dini kitaplar hayvanların altına serilmiş ve camiler de ahıra çevrilmiştir. İbn Esir de bu istilayı Hz. Adem’den bu yana insanoğlunun karşılaştığı en büyük felaket olarak nitelendirerek, “Keşke annem beni doğurmasaydı da tüyler ürpertici zulüm ve katliamları görmeseydim.” der. İslam tarihi kaynakları bu istilalardan dolayı Moğollar’ı bir kıyamet alameti olarak görerek, Yecüc-Mecüc olarak da nitelemişlerdir.

Bu istila, pek çok coğrafyada olduğu gibi Anadolu’nun kültürel ve sosyo-ekonomik yapısında da bir travma oluşturmuştur. Bununla birlikte dönemin İslam ülkelerinin Moğollara karşı koymanın gereksizliği şeklinde bir anlayışla ittifak yapmayarak acziyet göstermeleri de bu istilanın İslam dünyasındaki zararını arttırmıştır. Nitekim Ortaçağ İslam medeniyetinin önemli merkezlerinden olan Horasan ve Irak bölgesindeki pek çok şehrin medrese ve kütüphaneleriyle birlikte tahrip edilmesi ve bazı şehirlerin haritadan silinmesine de neden olan bu istila İslam medeniyetinin gelişmesini engellemiştir. İran, Azerbaycan, Irak ve Anadolu yaklaşık 100 yıl boyunca Moğol hakimiyetinde kalmıştır.

Moğol istilası aynı zamanda Türklerin Rumeli’ye geçişini dolaylı olarak geciktirmiştir. Fakat aynı zamanda Türk-İslam tarihi açısından hayırla sonuçlanacak bir sürecin de kapılarını açmıştır. Bu hayırlı olay, Diyar-ı Rum’un yani Anadolu’nun Türk-İslâm yurdu haline gelmesinin ikinci evresidir. Çünkü Moğol istilası önünden kaçan Türkmenler, dervişler, alimler, sanatkarlar ve tüccarlar Anadolu’ya sığınarak Selçuklu Devleti hizmetine girmiştir. Neşrî, bunların sayısını 50.000 hane olarak verir. Yani yaklaşık 200-250.000 civarında Türkmenden bahsedilmektedir.

Bu travma insanların sosyolojik olarak dönemin tarikat yapılarına sığınmaları sonucunu da beraberinde getirmiştir. Bunun sonucunda tasavvufî hareketler hızla yaygınlaşırken aklî ilimler de gerilemiştir. Bu sürecin 1368’de Togan Temur’un Moğolistan’a çekilmesiyle son bulduğu kabul edilir. İlhanlı, Altınordu ve Çağatay hanlığı gibi Moğol bakiyesi devletler 14. yüzyıldan itibaren yerlerini Akkoyunlu, Karakoyunlu ve Osmanlı devletlerine bırakmıştır. Moğol unsurları da zamanla fethettikleri coğrafyaların halklarıyla kaynaşarak yok olmuşlardır. 17. yüzyılda Çin hakimiyetine giren Moğollar, 1921’de ilk defa bağımsız bir devlet olan Moğolistan Halk Cumhuriyeti’ni kurmuşlardır. Günümüzde Moğollar, Moğolistan dışında, Rusya, Mançurya, Tibet ve Afganistan’da dağınık olarak yaşamaktadırlar. Böylesine büyük bir istilayı gerçekleştiren Moğolların, günümüzde büyük bir kısmının Çin ve Türkler arasında eridiği ve günümüzde Moğolistan’da yaşayan 3 milyonluk küçük bir devlete sahip oldukları görülmektedir.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Kaynakçalar
Aka, İsmail, “Timur”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 41, İstanbul 2012, s. 178.
Alaaddin Ata Melik Cüveynî, Tarih-i Cihangüşa, çev. Mürsel Öztürk, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara 1998.
Algar, Hamid, “Ahmed Teküder”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 2, Ankara 1989, s. 139.
Ahmed Eflaki, Ariflerin Menkıbeleri, çev. Tahsin Yazıcı, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 2006, s. 77, 110, 131.
Barthold, V.V., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, haz. Hakkı Dursun Yıldız, Kervan Yayınları, İstanbul 1981, ss. 471 vd.
Bayram, Mikail, Ahi Evren Tasavvufî Düşüncenin Esasları, Türkiye Diyanet Vakfı, Ankara 2006, ss. 21-22.
Ebu’l-Farac Tarihi, çev. Ömer Rıza Doğrul, TTK, Ankara 1999, c. II, ss. 478-479.
Golden P. B., Türk Halkları Tarihine Giriş, çev. Osman Karatay, KaraM Yayınları, Çorum 2006, ss. 335-365.
Haykıran, Kemal Ramazan, Moğollar ve Mevlana, Sentez Yayıncılık, Bursa 2015, ss. 183-191.
İbn Esir, el-Kâmil fi’t-Tarih, çev. Abdulkerim Özaydın-Ahmet Ağırakça, İstanbul 1991, c. 12, ss. 316-317.
İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-Nihâye, çev. Mehmet Keskin, Çağrı Yayınları, İstanbul 1995, ss. 242-248.
Kafalı, Mustafa, “Cengiz Han”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 7, Ankara 1993, ss. 367-369.
Kafesoğlu, İbrahim, “Türk Tarihinde Moğollar ve Cengiz Meselesi”, Tarih Dergisi, c. 5, Sayı:8, 1953, ss. 105-136.
Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Boğaziçi Yayınları, İstanbul 1994.
Kesik, Muharrem, “Sadeddin Köpek”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 35, İstanbul 2008, ss. 392-393.
Koca, Salim, “Türkiye Selçuklu Tarihine Damgasını Vuran Menfur Bir Cinayet: Sultan I. Alâeddîn Keykubâd’ın Zehirlenmesi” Türkiyat Araştırmaları Dergisi, Sayı: 27, 2010, ss. 347-369.
Ligeti, L., Bilinmeyen İç Asya, çev. Sadrettin Karatay, TTK, Ankara 1986, s. 91.
Mevlana Mehmed Neşri, Cihannüma, haz. Necdet Öztürk, Çamlıca Basım Yayın, İstanbul 2008, s. 31-34.
Moğolların Gizli Tarihi, Çev. A.Temir, 2. baskı, Ankara 1986.
Ocak, Ahmet Yaşar, “Mevlana Önce Kendi Zaman ve Zemininin İnsanıdır Yahut Mevlana’yı Doğru Anlamak Üzerine”, Ortaçağlar Anadolu’sunda İslam’ın Ayak İzleri, Kitap Yayınevi, İstanbul 2011, ss. 198-199.
Özaydın, Abdulkerim, “Aynicâlût Savaşı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 4, Ankara 1991, ss. 275-276.
Özgüdenli, Osman Gazi, “Moğollar”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 30, İstanbul 2005, ss. 225-229.
Rasonyi, L, Tarihte Türklük, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Ankara 1996, ss. 174-186.
Reşidüddin Fazlullah, Câmiu’t-Tevârîh, çev. İsmail Aka-Mehmet Ersan-Ahmad Hesamipour Khelejani, TTK, Ankara 2013.
Sümer, Faruk, “Karamanoğlu Mehmed Bey”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 28, İstanbul 2003, ss. 445-446.
Sümer, Faruk, “Kösedağ Savaşı”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 26, İstanbul 2002, ss. 272-273.
Sümer, Faruk, “Tatarlar”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 40, İstanbul 2011, ss. 168-170.
Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, Enderun Kitabevi, İstanbul 1981.
Uzunçarşılı, İsmail Hakkı, Osmanlı Tarihi I, TTK, Ankara 2008, ss. 111-112.
Yuvalı, Abdulkadir, “Gazan Han”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 13, Ankara 1996, ss. 429-431.
DİĞER MAKALELER
Moğollar; Ortaçağ Dünya Uluslarını Titreten Güç
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

Moğollar; Ortaçağ Dünya Uluslarını Titreten Güç
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun