Ortadoğu'da Selefilik Geleneği: Daeş Terörünün Fikri Temelleri

Ortadoğu'da Selefilik Geleneği: Daeş Terörünün Fikri Temelleri

Ortadoğu ve İslam dünyasının yaşadığı sorunları daha da derinleştiren ve işlediği cinayetler ve yaptığı uygulamalarla tüm dünyanın tepki gösterdiği DAEŞ ve onun ideolojisini şekillendiren Selefilik konusunda bir kafa karışıklığı yaşanmaktadır. Bu makale, zihinlerdeki bulanıklığı gidermek ve kısmen de kavramsal düzeyde tarihe referans vererek açıklamalarda bulunmayı amaçlamıştır.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

İslam’ın yoğun teolojik yorum faaliyeti yani mezheplerin ortaya çıkışı, Abbasiler (750-1258) döneminde olmuştur. Bu devir batıda ve doğuda tarım imparatorluklarının egemen olduğu dönemdir. Bundan sonraki dönemlerde, özellikle XVII. Yüzyıldan sonra, doğu ve İslam dünyası XX. yüzyılın başlarına gelinceye kadar skolastik bir yapıdan kurtulup yeni düşünceler geliştirmekte sıkıntılar yaşadı. Avrupa’da gerçekleşen Reform ve Rönesans ve ardından gelen Aydınlanma hareketlerinin doğuya tesiri uzunca bir süre sınırlı kaldı. Buna ilaveten XIX. Yüzyılda batının sanayi devrimini gerçekleştirmesi bütün dünyanın alt ve üst yapısını yeniden düzenledi. Bu gelişmeler ekonomik, politik ve kültürel açıdan doğunun sömürülmesine yol açmasına rağmen İslam dünyası, bu değişime meydan okuyamamıştır. Hatta ciddi bir savunma mekanizması geliştiremediği gibi yeni düzenin edilgen bir elemanı düzeyine indi.  Sele kapılan bir sal misali kuvvetli dalgaların sürüklediği, kaptansız, rotası belli olmayan bir görüntü verdi.

Batıda ortaya konan yeni epistemoloji, sosyal bilim ve sanayi kapasitesi ile uygulanan stratejiler karşısında çaresiz kalındı. İslam dünyası kendi tarihi ve kültürel değerlerinden nasıl faydalanacağını tam anlamıyla ve güçlü bir iradeyle ortaya koyamadı. Kendi mirasına değer vererek sistematik bütünlüğü olan yeni bir “usul” geliştiremediği için, siyasal düşünce alanından başlayarak hemen her  alanda bir savrulma söz konusu oldu. Bu durumda birlik ve bütünlük Osmanlı Devleti’nin çöküşüyle büyük bir yara aldı. Sömürge ve istiladan Kurtuluş için çok sayıda teşebbüs Türkiye Cumhuriyeti dışında büyük ölçüde başarısız kaldı.

Günümüzde ise 11 Eylül saldırısından sonra Irak’ın işgale uğraması ve sonrasında Ortadoğu’nun sorunlu da olsa mevcut istikrarının bozulması ve Arap Baharı ile beklentilerin boşa çıkmasıyla kaos daha da büyüdü.  Yeni-Selefilik akımı ve ona bağlı terörist yöntemleri benimseyenleri bu kaotik ortamın radikal ürünleri olarak değerlendirebiliriz.

Selefilik ve Daeş Terörünün İdeolojik Kökenleri

Selefiyye kelimesi Arapçada selef (süluf) kökünden türetilmiştir ve  önce gelmek, geçmek, anlamı taşır. Terim olarak ise, sahabe ve tabiin döneminde yaşayan fakih ve muhaddislerin yolundan gidenler anlamına gelir. Daha çok Hanbelilik mezhebi içinde kalan bu akımın farklı bir kulvara geçmesi ve bugünkü aşırılık felsefesine bürünmesi İbn Teymiyye (1263-1328)  ile başlamıştır. Harran’da doğup Şam’da vefat eden İbn Teymiyye'nin yolundan gidenlerin Selefilik'le özdeşleşmesi Tasavvufa karşı tutumları yanında İslam inanç ve ibadet esaslarını hurafelerden uzaklaştırma noktasındaki katı görüşleri sebebiyledir. Günümüzde ortaya çıkan ve rehin aldıkları batılı ülkelerin vatandaşlarına karşı vahşice katletmeleriyle adını duyuran Selefiler ise Yeni-Selefiyye akımı olarak değerlendirilmektedir. İdeolojik doktrinleri ana hatlarıyla bu şekilde tarif edilebilecek söz konusu gurup  kendilerini fıkıhta Hanbeli itikadda ise Selefi olarak tarif etmektedir.

Öte yandan amelde Hanefi, akaidde ise Maturidi olan Osmanlı Devleti’nin bu geleneği Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da devam etmiştir. Atatürk’ün huzurunda Meclis’te Adalet Bakanı Seyit Bey: “Türkler Müslümandır,  Ehli Sünnettir, ameldeki mezhebi Hanefi, akaidde ise Maturidi mezhebidir”, diye bunu ifade etmiştir. İmam Maturidi 853-944 yılları arasında Semerkant'ta yaşamış dahi bir din adamıdır. O aklın önemine vurgu yaptı. İnsanların iradesini ve sorumluluğunu kanıtladı. 'iyilik ve kötülük sizden gelir, kaderinizden gelmez' diyerek sorumlu ve ahlaklı bireylerin faziletli bir toplum tesis edeceğini belirtti.

Dünden bugüne Selefilik ekolünün en dikkate değer özelliği
inanç ve ibadet esaslarında akla rol vermemektir. Onlara göre,  karşılaşılan her konuyu anlamak ve ibadetleri uygulamak için âyet ve hadis yeterlidir. Manası apaçık olmayan âyet ve hadisleri yorumlamaktan kaçınırlar ve bunları bilmeyi Allah'a havale etmektedirler. Bu durumda selefilik sonradan İslam’a giren halkların dine getirdikleri yorum ve İslam medeniyetine yaptıkları bilim ve sanat yapıtlarına da karşıdırlar. Bu yüzden DAEŞ’e mensup teröristler ele geçirdikleri yerlerde camilerin minarelerini, kubbelerini ve cami içindeki tezyinatları da yok etmektedir.

Terörü bir yöntem olarak acımasızca uygulayan bu Selefi gruplar dini emir ve kaidelerin ruhundan ziyade, lafzına ve şekline değer vermektedirler. Dinin ahlak boyutunu  dikkate almamak yanında tarihi tecrübe ve birikimleri, kültürel ve folklorik zenginlikleri de din dışı ilan ederek iyice içe kapanan bir yaklaşıma sahiptirler.

Düşünce alanında dinin özünü yaşamak ve sade olmak gibi süslü ifadeler kullansalar da günümüz dünyasındaki Müslüman toplulukların genelinin aksine marjinal kalan saç ve sakalları ve kendilerine özgü kıyafetleri ile evresel bir din olan İslamın imajına da zarar vermektedirler. Yeniliğe kapalı ve çevresiyle barışık olmayan yeni selefi akımı yeni hariciler olarak da görmek mümkündür.

Osmanlı Devleti’nin çoğulcu yapısı ve geleneğe saygılı tutumu selefiliğin etkilerinin Arap Yarımadası ile sınırlı kalmasına Anadolu ve Balkanlara geçmesine izin vermemiştir. XVII. Yüzyılda Köprülü Mehmed Paşa’nın kökünü kazıdığı Kadızadeliler olayında görüldüğü gibi  Osmanlı Devleti bu tür selefi radikal yorumların yaşamasına izin vermemiştir.

Yeni-Selefilik Neden Ortaya Çıktı?

XIII. yüzyılda Moğol istilasının maddi ve manevi yıkımıyla karşılaşan Ortadoğu coğrafyası, İbn Teymiyye ile radikal bir tepki göstermişti. XIX. Yüzyılda da toprakları Batılı güçlerin askeri ve iktisadi işgaline uğrayan İslam coğrafyasından yükselen tepkiler İbn Teymiyyecilik akımını yani Selefilik akımını yeniden canlandırdı. XIV. yüzyıldan önceki Selefi alimleri akıl karşısında, nakli tek hüküm kaynağı olarak belirtirken, sonraki Selefi alimleri akıl karşısındaki tutumlarını yumuşatmış ve inanç konularında kısmen de olsa aklı referans almışlardır.

Özellikle 1850’li yıllardan sonra İslam dünyasında ortaya çıkan yenilikçi hareketler, tasavvuf ve tarikatların halkı miskinleştirdiği ve dinde hurafelerin çoğaldığı görüşünden hareketle, dini anlayış ve yaşayışta öze dönmeyi şiddetle dile getirmeye başladılar. Bunu yaparken de yenilikçi ve reformcu kimlikleriyle Batıdan da sempati topladılar. Ama kendi yönetimleriyle barışık olmadılar. XIX. Yüzyıl sonu ve XX. Yüzyıl başında, Osmanlı Devleti açısından da padişah ve halifelik makamının meşruiyyetini tartışmaya açan Mısırlı Muhammed Abduh ve Reşid Rıza, Şamlı Cemaleddin el-Kasımi, Hindistanlı Sıddık Hasan Han ve Bağdatlı Mahmud Şükri el-Alusi İbn Teymiyye tarafından savunulan görüşleri yeniden göndeme getirerek Selefiği tekrar bir kurtuluş reçetesi olarak sundular.

XIX-XX. Yüzyılın Selefi Akımları: Modernist İslamcılar

Muhammed Abduh, Reşid Rıza ile birlikte Mısır’da İngiliz işgaline karşı bir pozisyon almışken aniden taraf değiştirmişlerdir. Özellikle Mısır’dan yayılan modernist fikirlerin Ahmed Lütfi el-Seyyid gibi ılımlı milliyetçilerin muhalefet biçimi ve sosyal reformlara öncelik veren fikirlerinin esin kaynağı Muhammed Abduh'tu. Abduh, Urâbî'ye destek verdiğinden sürgün cezası almıştı. Beyrut'ta sürgündeyken 1884'te, Afganî'nin çağrısıyla Paris'e giderek burada genel olarak tüm Müslümanların İngiliz emperyalizmine karşı birleşip mücadele etmesini savunan isimli bir dergi çıkarmışlardı. Abduh, 1888'de, Hıdiv hanedanından Prenses Nazlı'nın Cromer'ı ikna etmesiyle Mısır’a geri döndü. Ünlü reformist bundan  sonra İngiliz hâkimiyetine karşı aksiyoner tavrını tamamen terk edip tüm ilgisini Mısır'daki eğitim ve sosyal alanlardaki reformlar üzerinde yoğunlaştırmıştır. İngiliz işgal yönetimi sorumlusu Lord Cromer tarafından da beğenilen siyasî tutumu sayesinde Mısır Müftülüğü ve Meclis üyeliği yapmıştı. Onun öngördüğü sosyal ve eğitim reformlarının referansı İslâmiyet idi. Abduh’un temel amacı batılı gelişmeler ve modern kavramlarla barışık bir İslâm toplumu idi. Fakat Abduh'un takipçilerinin çoğu, onun reformlarının oturduğu dinî temelin yerine milliyetçiliği yerleştirerek, seküler bir siyaset geliştirmeye çalışmışlardır. Tüm çabaların hedefi yeniden diriliş ve bağımsızlıktır. Ama bu tür fikirlerin seslendirildiği ve taraftar bulduğu ülkeler yani hem kendi ülkeleri hem de diğer İslam coğrafyası Batılı güçlere daha da bağımlı hale gelmiştir.

XX. yüzyılın ilk yarısında İslam dünyası büyük bir krizle karşılaştı. Birinci Dünya Savaşı tüm İslam memleketlerini parçaladı. Hint kıtasında yaşayan Müslümanlar bağımsız devlet kurma gayretine girişti. İngilizlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren Hindu ve Müslüman topluluklar İkinci Dünya Savaşı sürecinde birlik ve bütünlükten kopup parçalandılar. Bu sırada milyonlarca Müslüman, Hindu ve Sih yaşadıkları toprakları terketmek zorunda kaldı ve toplam 12 milyon kişi yer değiştirdi. Bu parçalanmadan 1947 yılında Pakistan doğdu. Pakistan’ın doğu toprakları kanlı bir iç savaştan sonra 1971 yılında Banladeş’i doğurdu. Bu sırada Ebu’l-Ala el-Mevdudi ve onun liderlik ettiği Cemaat-i İslami Selefiliği bir ideoloji gibi kuramlaştırdı. Doğu ve Batı Bloku arasındaki Soğuk Savaş ve İslam ülkelerinin Batı Emperyalizmi, Sovyet ve Çin komünist yönetimleri karşısındaki zayıf durumlarından kurtuluş reçetesi gibi sunulan bu ideolojik Selefilik zamanla kendisi gibi düşünmeyen Müslüman toplulukları da hedef almıştır. Kendileri gibi olmayanları din dışılıkla yani tekfirle itham etmeye kadar ileri gitmişlerdir.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Mısır’da beklenen bağımsızlık, İngilizlerin “örtülü himaye” rejimine devam etme politikası yüznden gerçekleşemedi. 1917 Balfour Deklarasyonu ve ardından gelen Filistin’deki İngiliz Manda idaresinin Yahudileri kollayıp Arapları dikkate almaması ve bazı Yahudi  guruplarınca Arapların hedef alınması Selefi radikal örgütlerin söylemlerinin taraftar bulmasına yol açtı. Mısır’da Hasan el-Benna’nın 1928 yılında Muhammed  Abduh ve Reşid Rıza’dan etkilenerek kurduğu “İhvan-ı Müslimin” kurulduktan 10 yıl sonra bazı suikastlarla adını duyursa da ılımlı politik bir hareket olarak günümüze kadar etkisini sürdürmüştür. Bu yönüyle Mısır’daki radikal selefi hareketlerden ayrılmıştır. Suudi Arabistan’da çalışan Mısırlı işçi ve öğretmenler arasında yaygınlık kazanan Selefilik ise büyük ölçüde Vehhabilik ile ilişkilidir. Suudi Arabistan’da 1744-45 yılında Muhammed b. Abdülvehhab’ın peşinden gidenlere Vehhabi dense de onlar kendilerini Selefi ve Hanbeli olarak tanımlar. Ancak yukarıda Selefileri tanımlarken anlatılan akaid ve ibadet konularına ve yeniliklere yaklaşımları ana hatlarıyla benzerdir.

Sonuç

Selefilik düşüncesini terörist hedeflerinin ideolojisi haline getirenler, tarih ve sosyolojik değişmenin farkında olmayanlardır. Bu ideolojik körlük içinde zamanın dinin referans metinlerini anlamada bir katkısı olmadığını sanmaktadırlar. Bunlar İslam’ın hem akaidini, hem de şeriatını yeniden nasıl “tecdid” edilmesi gerektiğini bilmemek bir yana kendilerini dinin mutlak doğru müntesipleri yani müminler olarak gören aslında sapkın bir yorumun vicdansız ve ahlaksız üyeleridir.

Dinde-dini düşüncede değişmenin olamayacağına inandıkları için, yedinci yüzyılda verilmiş Kur’an’da ve hadislerde ne kadar hüküm varsa hepsini olduğu gibi kolayca aktüelleştirmeye/kaim kılmaya çalışmaktadırlar. Örneğin, IŞİD veya El Kaide, şiddete başvururken, kolayca ayet ve hadis okumaktalar.

XIX. yüzyılın ve bugünün Selefileri karşılaştıkları krizi çözmek için harekete geçmiş olduklarını iddia ederek kendilerine meşruiyyet kazandırmaya çalışsalar da siyasal, sosyal ve ekonomik sorunlara çare olmak yerine durumu daha da vahim hale getirmişlerdir. O yüzden DAEŞ ve el-Kaide gibi terör örgütleriyle ideolojik zeminde de mücadele etmek elzemdir.

İslam düşüncesinin, bugün bu handikabı aşması için, ilk nüveleri Hz. Ömer’de görülen usulden faydalanması gerekir. Buna göre, Kur'an ve Sünnet'te hükmü bulunmayan meseleleri re'ye başvurararak hükme bağlayan Hz. ömer, İslam devletinin yeni coğrafya ve toplumların idaresinde karşılaştığı problemleri kolayca çözmüştü. Kavram olarak re'y, "Kitap ve Sünnet'te hükmü açıklanmayan meselelerin naslardan çıkarılan prensipler ışığında çözüme kavuşturulması" manasına gelmektedir. Re'ye verdiği önem sebebiyle Hz. Ömer'in "ehl-i re'y" adıyla bilinen fıkıh ekolünün oluşmasında çok etkili olduğu bilinmektedir. Daha sonra Ebu Hanife’nin ‘istihsan’ (olayın özelliğine uygun çözüm bulma metodunu ifade eden şer‘î delil.)yöntemiyle sağladığı açılım da yol gösterici olacaktır. Son olarak Mecelle’nin ‘usul’ hükümlerinden olan “Ezmanın tağayyuru ile ahkam tağayyur eder” ilkesinde bulunan  “tarihsel kritik” yöntemini de dikkate almak gerekir.

Kaynaklar
1. Muhsin Koçak, “Hz. Ömer”, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2007, cilt: 34,  sayfa: 51-53.
2. Mehmet Ali Büyükkara, " 11 Eylül'le Derinleşen Ayrılık: Suudi Selefiyye ve Cihadi Selefiyye" , Dini Araştırmalar, sayı. 20, Ankara 2004, s. 205-234.
3. M. Sait Özervarlı, “Selefiyye”, Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 2009, cilt: 36,  sayfa: 399-402.
4. Süleyman Kızıltoprak, Mısır’da Osmanlı’nın Son Yüzyılı, İstanbul; TBBD Yayınları, 2010.
5. 15 Numaralı Mühimme-i Mısır Defteri: Mehmed Ali Paşa’dan Hüseyin Kamil’e Mısır Siyasi Tarihinin Önemli Belgeleri, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 2015.
beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun