II. Viyana Kuşatması'ndan Geriye Dönüş: Zenta Bozgunu

II. Viyana Kuşatması'ndan Geriye Dönüş: Zenta Bozgunu

Osmanlı Devleti sınırlarını batı yönlü genişleten Kanuni Sultan Süleyman kendinden sonra gelecek padişahlara örnek oluşturacak başarılar bıraktı. Viyana kapılarına kadar dayanan Osmanlı ordularının son durağının burası olması Kanuni’den sonra gelenlerin içine sinmedi. Sokullu gibi gözünü Viyana’ya diken Kara Mustafa Paşa giriştiği mücadeleden hazin sonla ayrıldı. Tahta geçen II. Mustafa Kanuni Sultan Süleyman dönemine özlemle yanıp tutuşuyordu. Macaristan’a düzenlenen seferlerde edinilen başarılar II. Mustafa’yı daha da heyecanlandırdı ve yönünü Zenta’ya çevirdi. Ancak devlet adamlarının arasındaki ihtirasları hesap edemeyerek Osmanlı tarihinin en büyük bozgunlarından birine uğradı.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Bir önceki yazımızda (II. Viyana Kuşatması: Son Jübile mi?) özelde Avusturyalıların genelde ise Avrupalıların II. Viyana kuşatması’nı son jübile olarak gördüklerini yazmıştık. Gerçekten II. Viyana Kuşatması son jübile mi? bunu bize tarihi süreç gösterecek. Avrupalılar medeni dünyanın! gelmiş olduğu bugünkü gelişmeleri kendi başarıları olarak görmektedirler. Onun için de medeniyetin ve tarihin gelmiş olduğu bu son aşamanın kendi egemenlikleri ile son bulacağına olan inançları tam görünmektedir. Tarih ve zaman neyi gösterecek onu şimdilik bilemiyoruz…  Tarihin seyrini değiştiren birçok olay vardır. Osmanlı tarihinin seyrini de olumlu veya olumsuz yönde değiştiren birçok olayın olduğunu söyleyebiliriz. Bu tarihi olaylardan birisi de Zenta bozgunudur. Bu bozgun tarihin seyrini o derece değiştirmiştir ki, adeta bir eksen kayması yaşanmıştır. Dönemin tarihçileri bu yılı “Zenta Yılı” olarak isimlendirmişlerdir.

Salankemen ve Fazıl Mustafa Paşa’nın Şehadeti

Merzifonlu’nun Kanuni’ye özenerek çıkmış olduğu Viyana Seferi başarısızlıkla sonuçlandı. Bu sefer başarısızlıkla sonuçlandığı gibi dönenin en dirayetli paşası olan Merzifonlun’un da hayatına mal oldu. Osmanlı Devleti’nin Viyana önlerinde almış olduğu bu yenilgi Avrupa’da büyük bir sevinç ve ümit dalgası meydana getirdi. Bu ümidin bir sonucu olarak papalığın girişimi ile Osmanlı’ya karşı Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venedik’in katılımı ile 1684 yıllında “Kutsal İttifak” oluşturuldu.1 Osmanlı Devleti uzun yıllar Kutsal İttifak güçleri ile savaşmak zorunda kaldı. Bu savaş yıllarında Osmanlı Devleti Avrupa müttefik kuvvetleri karşısında çok ciddi bir başarı elde edemedi. Savaş devam ederken 1688 yılı sonlarına doğru Osmanlı’nın Avrupa’daki en önemli kentlerinden birisi olan Belgrad, Avusturyalıların eline geçti. Eğriboz Adası Venedikliler tarafından muhasara edildi.2 Bu arada iş başına gelen Fazıl Mustafa Paşa Belgrad, Niş ve Budin’i geri alsa da bu başarılar nispi olmaktan öte gidemedi. Buna rağmen Fazıl Mustafa Paşa’da devleti Merzifonlu gibi eski gücüne kavuşturmak istiyordu. Bu amaçla Fazıl Mustafa Paşa 1691 ortalarında yeni bir sefere çıktı. Bu süreçte ise  II. Süleyman vefat etti. Yerine geçen yeni Sultan II. Süleyman, Fazıl Mustafa Paşa’ya mühr-i hümayunu göndererek serdar-ı ekrem olarak ordunun başında görevine devam etmesini ferman buyurdu. Yaklaşık yüz bin kişilik Avusturya ordusu ile Osmanlı ordusu Tisza Irmağı’nın Tuna Nehri ile birleştiği Salankemen mevkiinde karşı karşıya geldi. Osmanlı’nın sayısal üstünlüğü olmasına rağmen Avusturya ordusu teknolojik olarak bir hayli ileri seviyedeydi. İki ordu 19 Ağustos 1691 günü savaşa girişti. Osmanlı ordusunun mutlak üstünlüğü devam ederken Mustafa Paşa’nın askerleri cesaretlendirmek istemek niyeti ile öne fırladığı bir sırada alnından kurşun yemesi dengeleri bir anda alt üst etti. Osmanlı ordusundaki dağınıklığı fırsata çeviren Avusturya, mutlak bir galibiyet kazandı. Sadrazamın cesedi bulunamadı. Fazıl Mustafa Paşa’nın Salankemen Meydan Muharebesi’nde şehit olması üzerine başarıların devamı gelmez. 1695 yılı içerisinde Osmanlı sınırlarına çok yakın olan Sakız Adası da Venedikliler tarafından işgal edilir.3

Kanuni Dönemine Özlem ve II. Mustafa

Kanuni Sultan Süleyman sonrası işbaşına gelen birçok devlet adamı gibi sultanlarda Kanuni döneminden övgü ile bahsederler. Hatta birçok padişah ceddi Kanuni gibi olmak ister. Onlardan birisi de 1695 yılında tahta oturan II. Mustafa’dır. II. Mustafa’nın tahta oturması üzerine devlet erkânı arasında 1683 yılında gerçekleşen II. Viyana Kuşatması’ndan bu yana yıllardır süregelen savaşları ve yenilgileri sonuçlandırma arzusu kuvvetlendi.4 Hatta İngiltere elçisinin Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki savaşa son vermek için arabuluculuk teşebbüsü devlet adamları arasında memnuniyetle karşılandı. Fakat II. Mustafa tüm bu düşünceleri boşa çıkardı. Çünkü o ceddi Kanuni gibi Balkanlar’da yeni fetihler yapmak istiyordu. O’na göre başarısızlıkların sebebi, seleflerinin seferlerden uzak kalışı idi. O, bu nedenle tahta çıkışının üçüncü gününde bir hatt-ı hümâyûn yayınlayarak kendinden önceki padişahların devlet işleri ile uğraşmamaları sebebiyle düşmanların dört yandan ülkeyi sardığını belirterek bizzat savaşa katılmak istediğini bildirdi. Devletin ileri gelenleri bu durum karşısında endişelerini dile getirseler de padişahı bu isteğinden vazgeçiremediler.5

II. Mustafa 30 Haziran 1695’de I. Macaristan Seferi’ne çıktı. 29 Ağustos 1695 Lippa (Lipva), Lugas, Şebeş Kalesi’nin düşmesiyle Osmanlı ordusu sayısız ganimetin yanında önemli savaş malzemeleri ele geçirdi. II. Mustafa’nın bizzat askerlerin önünde Avusturyalılara hücum yapması sonucunda Avusturya ağır bir yenilgi aldı. Padişah İstanbul’da halk tarafından büyük bir sevinçle karşılandı.6 II. Mustafa, I. Macaristan Seferi’nden başarı elde etmesi üzerine ikinci bir sefere daha çıktı.7 1696 yılı içerisinde düzenlenen bu seferde Osmanlı ordusu Olash (Olasch) mevkiinde Avusturyalıları büyük bir bozguna uğrattı. Lugaş (Lugas) ve Cebes kaleleri alındı. Bu iki seferin başarı ile sonuçlanması Osmanlı toplumu ile birlikte devlet adamları arasında da heyecanları artırdı.8  

Zenta'ya doğru

Sultan II. Mustafa Osmanlı Devleti’nin II. Viyana bozgunundan sonra almış olduğu yenilgilere son vermek I ve II. Macaristan seferinde elde ettiği başarılardan da cesaret bularak, 12 Nisan 1697 tarihinde III. Macaristan Seferi’ne çıkmaya karar verdi. Padişah sefer için 17 Haziran 1697 tarihinde Edirne’den hareket etti. Ordu 10 Ağustos 1697 günü Belgrad’a ulaştı. Padişah ve ordunun Belgrad’a gelmesinden iki gün sonra toplanan savaş meclisinde iki görüş ortaya atıldı.9

Bunlardan birincisi, Sava Nehri’ni geçip Varadin’e ulaşmak yönünde, ikincisi ise Tuna Nehri’ni geçerek Temeşvar taraflarına doğru gidilmesi yönündeydi. Paşalar, Temeşvar tarafına gidilmesi taraftarı idiler. Bu görüşü herkesin desteklemesine rağmen yalnızca Belgrad muhafızı olan Amcazâde Hüseyin Paşa bu görüşü karşı çıktı. Hüseyin Paşa’nın karşı çıkmasından dolayı mecliste bulunanlar Hüseyin Paşa’ya bunun sebebini sordular. Bu soru üzerine Hüseyin Paşa; ordunun sürekli plansız yapılan mücadeleleri kaybetmesi sonucu yorgun düştüğünü ifade ederek savaş stratejisi açısından Varadin taraflarına gidilmesi gerektiğini vurguladı. Fakat Temeşvar Valisi olan Cafer Paşa ise Temeşvar taraflarına gidilmesi hususunda ısrarcı oldu.10         

Bunun üzerine Belgrad muhafızı olan Amcazâde Hüseyin Paşa, Temeşvar’a gidilmesinin sakıncaları ve savaş stratejisi bakımından tehlikelerini gerekçeleri ile birlikte yeniden sıraladı. Fakat bölgeyi çok iyi tanıyan ve iyi bir stratejist olan Hüseyin Paşa’nın görüşleri karşılık bulmadı. Cafer Paşa taraftarlarının görüşleri ağır bastı ve ordu daha riskli ve uzak olan Temeşvar tarafına yöneldi.  

Dönemin kaynakları iyi incelendiği zaman devlet adamları arasındaki siyasi çekişmenin bu şekilde bir yanlış karar verilmesinde etkili olduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü bir rivayete göre, Sadrazam Elmas Mehmet Paşa’nın başarılarını çekemeyenler bu şekilde yanlış karar verilmesinde belirleyici olmuşlardır.  Ordunun bu şekilde yanlış ve tehlikeli yöne sevk edilmesinde Temeşvar muhafızı Cafer Paşa’nın eğilimi çok belirleyici olmuştur. Çünkü paşa, Temeşvar’da yaptırdığı binaları padişaha göstermek arzusunda olduğundan dolayı Belgrad muhafızı, Hüseyin Paşa’nın oldukça makul ve ordunun tehlikesini en aza indirecek olan ikinci görüşünün desteklenmesine mani olmuştur. Cafer Paşa’nın görüşünün ise taraftar bulmasında padişah II. Mustafa’nın tutumu da etkili olmuştur. Çünkü II. Mustafa, Cafer Paşa’yı sevdiği ve hürmetinden dolayı “baba” diye hitap ettiği için onu kıramayıp Temeşvar tarafına gidilmesine göz yummuştur.

Ve Zenta

Belgrad muhafızı Hüseyin Paşa’nın tüm itirazlara rağmen seferin Temeşvar üzerine yapılması karar alındı. Bunun üzerine Osmanlı ordusu Vezîr-i a’zam Elmas Mehmed Paşa kumandasında Tuna’dan geçerek Titel Kalesi üzerine yöneldi. Titel Kalesi alınarak yıkıldı.12 Osmanlı ordusu bu askeri manevraları yaparken Avusturya başkumandanı Prens Eugene de Savoie, Türk ordusunun hareketi hakkında bilgi sahibi oldu. Osmanlı ordusu uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra Zenta yakınlarına ulaştı. Asker uzun bir yürüyüş yaptığı için bitkin düşmüştü. Savaş başladığı sırada Avusturya ordusu sıkıştırıldı fakat Osmanlı kuvvetleri bu fırsatı sadrazamın ısrarlarına rağmen değerlendiremedi. Yanlış olarak seçilen savaş stretjisinin yanında savaş başladıktan sonrada devam eden hatalar zinciri yaklaşmakta olan bozgunu kaçınılmaz kılmıştır. Çünkü Avusturya üzerine taarruza cesaret edemeyen Osmanlı kuvvetleri, Zemun yakasına geçmeye çalışmıştır. Avusturyalıların böyle bir geçişi hesap edemeyeceği düşüncesi ile alınan bu karar felaketin başlangıcı oldu. Savaş konusunda oldukça tecrübeli olan Osmanlı ordusunun bu şekilde bariz bir hatayı yapmış olması izahı güç bir hadisedir. Fakat ordunun Baçka Ovası ile Segedin yalılarının vurulması ve askerin Tisa’yı Zenta’dan geçmesine sadrazam Elmas Mehmet Paşa taraftar olmamıştır. İşte bu durumda felaketin sebepleri arasında en büyük nedenin ordu içerisindeki çekişmelerin etkili olduğunu söylemek bunu izah etmeye yetmektedir.1

Padişah ölümden kılpayı kurtuluyor

Bu durum karşısında başka çare kalmadığını gören Elmas Mehmed Paşa derhal Tisa üzerine süratle köprü kurulmasını sağladı. Padişah ve etrafı karşıya geçirildi. Daha sonra yeniçeriler, silahdarlar, cebehâne ile cebeciler ve topçular karşı kıyıya ulaştırıldı. Şehbaz Giray ile askerleri de karşıya geçenler arasında idi. Sadrazam Elmas Mehmet Paşa, Mısırlıoğlu İbrahim Paşa, Koca Cafer Paşa, Kavukcu İbrahim Paşa ve Balta Oğlu Mahmud Paşa ve diğer ordu erkânı, düzeni sağlamak üzere henüz karşıya geçmemişlerdi. Bu sırada Prens Eugene komutasındaki Avusturya ordusunun Zenta’ya doğru süratle ilerlediği öğrenildi. Bunun üzerine eyalet kuvvetleri Anadolu Beylerbeyi Mısırlızâde İbrahim Paşa, Diyarbekir Beylerbeyi Kavukçu İbrahim Paşa ve diğerleri düşman üzerine gittilerse de aciz kalarak geri döndüler. Sadrazam bir yandan süratle askeri karşıya geçirmeye çalışırken, bir yandan da eyalet askerleri ile yayalardan ibaret yedi bin kişilik bir kuvvet ile siper aldı. Bu arada iki ordu arasında şiddetli bir çatışma meydana geldi. Bu faaliyetler sırasında düşmanın baskın yaptığı haberi üzerine köprüyü geçmeye çalışan askerlerden iki bin kadarı boğularak öldü. Asker ne yapacağını şaşarak kendini toplayamadı. Önde gelen birçok devlet adamının şehid olması ordudaki dağınıklığı bir kat daha artırdı. Prens Eugene esas Osmanlı ordusunun karşıya geçtiğini haber alınca, henüz nehri geçmemiş olan birliklere taarruzla onları dağıttı. Köprü ortasından parçalandığı için askerler karşıya geçemediler. Bu acı olayı padişah, nehrin öteki kıyısından seyretmekten başka bir şey yapamadı.13 Durumun vahametini gören padişah yapacak bir şey kalmayınca 11 Eylül’de Temeşvar’a gitmek üzere ayrıldı.14

Mühr-i Hümayun Düşman Elinde

Türk tarihinin önemli bir dönüm noktası olan bu savaşta ordunun sekizde biri telef olduğu gibi yüklü miktarda hazine kaybedildi. Bu savaşta 58 yeniçeri ağası, 20 sipahi ve silahtar ağası, 10 alay beyi, Anadolu Beylerbeyi Mısırlızâde İbrahim Paşa, Temeşvar Muhafızı Koca Cafer Paşa, Yeniçeri Ağası Mahmud Paşa, Adana Valisi Fazlı Paşa, Rumeli Beylerbeyi Küçük Cafer Paşa, Diyarbekir Beylerbeyi Çerçeci İbrahim Paşa, Mevlüt Mehmet Paşa, Meşayizâde Hasan Paşa, Ankaralı Ali Paşa, Kul Kethüdası Cebeci Paşa ve daha birçok sancak beyi şehid düşmüştür. Daha da önemlisi, savaş sırasında vezîriâzam Elmas Mehmet Paşa da şehid15 düşmüş “Mühr-i Hümâyûn” sefer meydanında kalmıştır.16 Bu durum Osmanlı tarihinde yaşanan bir ilkti. Avusturyalılar ele geçen bu mühre çok kıymet vermişlerdir. Prens Eugen 15 Eylül 1697 tarihinde Avusturya İmparatoruna yazdığı raporda şöyle demektedir: “bütün muharebe boyunca böyle çok nadir (allerrarste) bir ganimet henüz ele geçmemiştir.” Avusturyalılar kazanmış oldukları bu başarılarının anısına bir de madalyon darp ettirmişlerdir. Madalyon köşeli beyzî şeklindedir. Önyüzünde pek zarif gül ve çiçeklerle süslü Sultan Mustafa II’nin mühründeki tuğrasının pozitif kabartması, tuğranın sol alt tarafında ise Arapça rakamlarla 1106 tarihi bulunmaktadır.17

1   2

Türkçe çevirisi:

“Sultan Mustafa’nın mührü, Zenta’daki parlak zaferden sonra, sadr-ı âzamın boynundan ele geçirildi. 11 Eylül 1697”.

Sonun Başlangıcı

Zenta yenilgisi Osmanlı tarihinin en acı olaylarından birisidir. Ordu’nun büyük bir kesimi bu savaşta yok olduğu gibi Sadrazam Elmas Mehmet Paşa şehit düşmüştür. Padişah ise ölümden kıl payı kurtulmuştur. Alınan bu büyük yenilgi, Kutsal İttifak devletlerine bırakılan yerlerin geri alınamayacağı, hatta eldeki toprakların dahi korunamayacağı düşüncesini doğurdu. Bu durum üzerine devletin ileri gelenleri barışa sıcak bakmaya başladılar. Zenta bozgunu sonrası yeni bir ordu hazırlanmış bile olsa taarruzdaki Osmanlı ordusu barışı düşünerek savunmaya çekilmiştir.18

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Selim Hilmi ÖZKAN
  • selimhilmi@yahoo.com

Osmanlı siyasi tarihi ve dış politikası üzerine çalışmalarını yoğunlaştıran Selim Hilmi Özkan, Yıldız Teknik Üniversitesi'nde doçent doktor olarak öğretim üyeliği yapmaktadır.

Dipnotlar

1Ahmet Refik, Felaket Seneleri, İstanbul, 1332, s. 11; Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Silahdar Tarihi, C. II, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928, s. 1.

2Raşid Mehmed Efendi, Tarihi Râşid, C. II, İstanbul, 1280, s. 50; Silahdar Tarihi, s. 317

3BOA, A. {DVN. DVE. d, 28/3, s. 154; BOA, A. {DVNS.MHM.d -111, s.  590; Râşid, C. II, s. 270-275.

4İbrahim Sırrı Efendi, Târih-i Sultan Mustafa-i Sâni, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Ef., Ks., nr., 992/II, vr., 298b.

5Ziya Nur Aksun, Osmanlı Tarihi, C. II, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994, s. 280.

6Anonim, Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), (Yay. Haz. Abdülkadir Özcan), TTKY, Ankara, 2000, s. 115; Rami Mehmed Paşa, Vekāyi‘-i Musâleha, Millet Kütüphânesi, Reşid Efendi Ks. Nr. 685 (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Kısmı 1311’de kayıtlı “Tarihi Sulhnâmei Amucazâde Hüseyin Paşa” ismi ile ikinci nüshası vardır.) s. 5a, 5b.

7BOA, AE, Mustafa-II, 7/605; BOA, C. ML, 14092

8Hasan Ağa-zâde Hacı Abdullah, Vecihi Tarihi (Tarihçe-i Sultan Mustafa-II), Süleymaniye Ktb.,  Hamidiye Ks. Nr. 917/2 vr. 90b, 91a; Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 118-119; Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, C. I, (Haz. Raşit Gündoğdu),  Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2005, s. 245.

9BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 2; BOA, MAD.d, 2150; Râşid, C. II, s. 367, 399-407; Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Âsafiyy fi Devleti’l-hakaniyeti’l-Osmanniyye, Köprülü Ktp., 9435 II. K. 212, vr. 179b.

10BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 2, 3; Anonim, a.g.e. s. 126; Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Nusretnâme, C-I, (Sad., İ. Parmaksızoğlu), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1962, s. 279.

11BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 4; Sulhnâme, s. 9a; Uşşâkîzâde Târihi, s. 301, 302; Nusretnâme, C. I, s. 284-88; Râşid, C. II, s. 410; Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l-Vukuât, Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi, (Sad. Neşet Çağatay), TTKY, Ankara, 1987, s. 16.

12Râşid, C. II, s. 412.

13Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 128.

14Rhoads Murphey, Ottoman Warfare, 1500-1700, UK, 1999, s. 149; Nusretnâme, C. I, s. 294-300.

15Bu sefer sırasında Elmas Mehmet Paşa bir rüya anlatarak “...Sofya menzilinde bir vakı’a gördüm Şehid-i merhum Köprülüzâde Mustafa Paşa ile oturup ta‘am yerken bir kâse şerbet getürdüler. Kendüleri içti. Kusûrun bana ikram etti. Ben dahi bunu içtim. Allahü a‘lem bu seferde şehid olurum”  demiştir.

16Çeşitli kaynaklarda ise Elmas Mehmet Paşa’nın, yeniçeriler tarafından şehid edildiği geçmektedir. Elmas Mehmet Paşa’nın şehadeti için Anonim Osmanlı tarihinde “....hayâtu memâtı ve ne vechile uruldu, kâfir elinde mi oldu, yoğ ise yeniçeri kurşunu mu tutdu, çok kîl u kal olup sıhhatine zafer bulunmadı.” ifadesi dikkat çekicidir. (Anonim, Osmanlı Tarihi, s. 126.); Aynı ifadeler D. Kantemir’in eserinde de geçmektedir. (C. III, s. 278).

17Kenan Kerestecioğlu, “Sultan Mustafa-II’nin Mührü Dolayısı İle Basılan Bir Madalyon”, Türk Nümismatik Derneği Bülteni, S. 14, s. 3-5.

18BOA, A. {VKN.d, 2/1700, s. 6, 8; BOA, AE, Mustafa-II, 1/77;  BOA, A.{DVN, 252/81; Râşid, C. II, s. 367, 412-415.

 

 

Kaynakçalar

Arşiv Kaynakları

BOA, A. {DVN. DVE. d, 28/3-154.

BOA, A. {DVNS.MHM.d -111/590.

BOA, A. {VKN.d, 2/1700.

BOA, A.{DVN, 252/81.

BOA, AE, Mustafa-II, 1/77.  

BOA, AE, Mustafa-II, 7/605.

BOA, C. ML, 14092.

BOA, MAD.d, 2150

Diğer Kaynaklar

Ahmet Refik, Felaket Seneleri, İstanbul, 1332.

Aksun, Ziya Nur, Osmanlı Tarihi, C. II, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1994.

Anonim, Osmanlı Tarihi (1099-1116/1688-1704), (Yay. Haz. Abdülkadir Özcan), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 2000.

Behçeti-al Seyyid İbrahim, Silsiletü’l-Âsafiyy fi Devleti’l-hakaniyeti’l-Osmanniyye, Köprülü Ktp., 9435 II. K. 212, vr. 179b.

 Hasan Ağa-zâde Hacı Abdullah, Vecihi Tarihi (Tarihçe-i Sultan Mustafa-II), Süleymaniye Ktb.,  Hamidiye Ks. Nr. 917/2 vr. 90b, 91a.

İbrahim Sırrı Efendi, Târih-i Sultan Mustafa-i Sâni, Süleymaniye Kütüphanesi, Reşid Ef., Ks., nr., 992/II, vr., 298b.

Kerestecioğu, Kenan, “Sultan Mustafa-II’nin Mührü Dolayısı İle Basılan Bir Madalyon”, Türk Nümismatik Derneği Bülteni, S. 14.

Murphey, Rhoads, Ottoman Warfare, 1500-1700, UK, 1999.

Mustafa Nuri Paşa, Netayicü’l-Vukuât, Kurumları ve Örgütleriyle Osmanlı Tarihi, (Sad. Neşet Çağatay), TTKY, Ankara, 1987.

Rami Mehmed Paşa, Vekāyi‘-i Musâleha, Millet Kütüphânesi, Reşid Efendi Ks. Nr. 685 (Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi, Revan Kısmı 1311’de kayıtlı “Tarihi Sulhnâmei Amucazâde Hüseyin Paşa” ismi ile ikinci nüshası vardır.) s. 5a, 5b.

Raşid Mehmed Efendi, Tarihi Râşid, C. II, İstanbul, 1280.

Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Nusretnâme, C-I, (Sad., İ. Parmaksızoğlu), Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul, 1962.

Silahdar Fındıklı Mehmet Ağa, Silahdar Tarihi, C. II, Orhaniye Matbaası, İstanbul, 1928.

Uşşâkîzâde es-Seyyid İbrâhîm Hasîb Efendi, Uşşâkîzâde Târihi, C. I, (Haz. Raşit Gündoğdu),  Çamlıca Basım Yayın, İstanbul, 2005.

DİĞER MAKALELER
II. Viyana Kuşatması'ndan Geriye Dönüş: Zenta Bozgunu
Osmanlı Tarihi
Osmanlı'nın Kuruluşunda Bir Akıncı: Gazi Akça Koca

Bilindiği üzere Osmanlı Devleti XIII. yüzyılın sonlarında İran Moğollarının baskısı nedeniyle yıkılan Anadolu Selçuklu Devleti’nden sonra, XIV. yüzyılda Anadolu’nun kuzeybatı bölgelerinde kurulan küçük bir uç beyliğidir. Selçuklu-Bizans sınırlarında kurulan bu beylik, kısa bir süre içerisinde Balkanlar’a ve Anadolu’ya egemen olarak, önemli bir dünya gücü hâline gelmiştir. Anadolu Türklüğü’nün XIII ve XIV. yüzyıllardaki siyasî ve içtima yapısına dayalı olarak kurulan bu yeni devletin büyümesinde etkili olan birçok faktörden bahsetmek mümkündür. Beyliğin coğrafi konumu, gaza ve cihat politikasına bağlı faaliyetleri ve hoşgörü politikasının yanı sıra, kuruluş yıllarından itibaren uygulanan başarılı stratejilerin bu büyüme üzerinde olumlu etkileri olmuştur. İşte bu temel stratejilerden birisi de kendinden önceki Anadolu Selçuklu Devleti’nin uyguladığı politikaların takip edilerek, uç bölgelerine Türkmen aşiretlerin yerleştirilmesidir. Kendilerine uç beyleri denilen bu aşiretler, sınırların muhafazasında ve yeni fetihlerin yapılmasında oldukça etkili olmuşlardır. Bunlar kimi zaman orduyla birlikte savaşlara katılırken, kimi zamanlarda ise bir kalenin muhasarasına gidiyorlar, ya da bir şehrin idare ve imarın da bulunuyorlardı. Yine bu uç beyleri harp ve sulh gibi durumlarda ulemanın da katıldığı istişare meclisleri tertip ederek, kararlarını ondan sonra veriyorlardı. Devletin kuruluşunda önemli rolü olan bu uç beylerinden birisi de Gazi Akça Koca’dır. Çalışmada Gazi Akça Koca’nın kimliği ile Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve büyüme aşamasındaki faaliyetleri üzerinde durulmuştur.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun