Osmanlı Diplomasisinde Yaşanan Değişimler

Osmanlı Diplomasisinde Yaşanan Değişimler

Osmanlı Devleti ilk başlarda kendinden önceki Türk-İslam devletleri ile Roma ve Bizans gibi medeniyetleri örnek almakla birlikte, zaman içerisinde kendine özgü kurumlar ve anlayışlar geliştirmiştir. Osmanlı’yı kısa sürede beylikten imparatorluğa taşıyan önemli uygulamalardan birisi de kuruluşundan itibaren başarılı bir şekilde uyguladığı dış politika ve diplomasi anlayışıdır. Makalede Osmanlı diplomasisinin temel özellikleri ve zamanla uğradığı değişimler üzerinde durulmuştur.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Diplomasi Kavramı Üzerine

 

Diplomasi kelimesi eski Yunancada kullanılan ve “üzerinde imza bulunan ikiye katlanmış kâğıt belge” anlamındaki “diploma” sözcüğünden gelmektedir. Yine devletlerarası ilişkileri tanımlamak için kullanılan diplomasi kavramı ile ilgili olarak bir devletin diğer devletler ile olan ilişkilerini düzenleyen belgelere de “diploma” adı verilmiştir. Bu bağlamda “diploma” kelimesi günümüz literatüründe itimatname (güven mektubu) olarak kullanılabilir. Dolayısıyla kendisine verilen bu diploma ile devletlerarası ilişkileri yürüten kişilere de “diplomat” denilmektedir. Buna göre diplomasi “Devleti tarafından, kendisine diploma (credential) verilen yüksek dereceli memurun (diplomat) dış işlerinde yapmakla vazifeli olduğu iş, görev” dir. Buradan hareketle diplomasi kavramı bir devletin diğer devletler ile olan ilişkilerinde barışı esas alan, askeri ve siyasi pozisyonuna göre süreç içerisinde değişen ilişkiler bütünü olup, farklı zamanlarda farklı çıkarları yansıtan dış politikaların etkileşim süreci şeklinde tanımlanabilir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli nokta dış politika ile diplomasi kavramlarının aynı anlama gelmediğidir. Nitekim dış politika bir devletin uluslararası sistemden beklentilerini ve bu yöndeki amaçlarını ifade ederken; diplomasi bu amaçlara ulaşabilmek için kullanılan araçları ve uygulanan yöntemleri ifade etmektedir. 

Tarihi temelleri çok eskiye dayanan diplomasi kavramı, tarih öncesi dönemlerden beri var olup, kavimler arasındaki savaş durumlarına son vermek ve sorunlara çözüm getirmek amacıyla kullanılmıştır. Diplomasi kavramı ile ilgili bilinmesi gereken önemli hususlardan birisi her devletin kendine has bir diplomasi anlayışının olduğudur. Ancak bu anlayış statik olmayıp, zaman içerisinde bir takım değişimler gösterebilmektedir. Bu değişiklikler devletin siyasî ve askerî gücüne bağlı olarak değişmekle birlikte, yine yönetici elit ve dış politikadaki değişimlerde bu süreci etkilemektedir. 

Osmanlı Diplomasisinin Genel Özellikleri ve Başlıca Dönemleri

 

Dünya medeniyeti üzerinde önemli bir iz bırakmış olan Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren pek çok devlet ile muhatap olmuş ve dış ilişkilerinde oldukça aktif dönemler yaşamıştır. Bu sebeple Osmanlı Devleti’nde de devletin dış politikasına yön veren ve zaman içerisinde değişen bir diplomasi anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. Nitekim Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren dış politikasına oldukça önem vererek, büyüme ve genişlemesini, yürüttüğü başarılı dış politika ve diplomasi kuralları ile sağlamıştır. Bu noktada Osmanlılar, kuruluş yıllarında tüm kurumlarında olduğu gibi dış politikasında da kendinden önceki Bizans ve Moğol geleneğinden etkilenmekle birlikte zaman içerisinde kendilerine özgü bir diplomasi anlayışı benimseyerek, bu anlayışı geliştirmişlerdir. Buna göre denilebilir ki, Osmanlı diplomasisinin gelişim süreci, devletin gelişim süreci ile paralellikler göstermektedir. Bu sebeple Osmanlı diplomasisi incelemelerinde devletin kuruluşundan itibaren izlediği dış politika ve iç politikadaki gelişmelerin ana hatları ile bilinmesi gerekmektedir. Buna göre ortaya çıkan sonuç şudur; Osmanlı Devleti’nin yabancı devletlere karşı askerî ve siyasî açıdan daha güçlü olduğu ve buna bağlı olarak müzakere gücünün daha iyi olduğu dönemlerde, daha güçlü bir diplomasi anlayışı vardır. Doğal olarak siyasî ve askerî gücünü kaybettiği dönemlerde ise diplomasi anlayışında bir takım çözülmeler yaşanmıştır. Bu çerçevede kuruluş yıllarında oldukça mütevazı bir dış politika takip eden Osmanlı Devleti, XV. yüzyılın ortalarından itibaren giderek güçlenmiştir. Bu durum ile birlikte devlet buna uygun bir diplomasi anlayışı geliştirmiştir. Bu bağlamda XVI. yüzyıldan itibaren devletin uyguladığı temel diplomatik prensip “hiçbir Avrupalı Hıristiyan devleti eşit şartları haiz muhatap kabul etmemek ve onlarla hiçbir zaman daimî barış içerisinde olmamak” tır. Devletin bu diplomasi uygulamasının temel sebebi; “hiçbir devleti kendi ile eşit şartlarda görmeme” ve bunu diplomatik bir ilke olarak benimsemedir. Ancak zaman içerisinde Osmanlı Devleti’nin yaşadığı siyasî ve askerî kayıpların etkisi ile devletin diplomasi anlayışında bir takım değişimler meydana gelmiştir. Bu çerçevede Osmanlı diplomasisinde yaşanan bu değişim ve dönüşümler ile ilgili şu şekilde bir dönemleme yapılabilir: Tek taraflı (ad hoc), karşılıklı ve sürekli diplomasi dönemi.  

Bu dönemlerden ilki olan tek taraflı diplomasi dönemi kuruluş yıllarından itibaren başlamakta ve XVIII. yüzyıla kadar (1718 Pasarofça Antlaşması) devam etmektedir. Tarihteki ilk diplomasi yöntemi olan “ad hoc diplomasi” geçici ve tek taraflı diplomasi anlayışı demek olup, Latince “amaca özel, niyete mahsus” anlamlarına gelmektedir. Buna göre ad hoc diplomasi, devletlerarası ilişkilerde, belirli bir sorunu çözüme bağlamak veya tezlerini karşı tarafa aktarmak üzere bir heyet oluşturulması ve karşı devlete gönderilmesi, görevlendirilen o heyetin yalnızca o konuyu görüşmesi şeklinde tanımlanabilir. Bu usulde belirli bir iş için görüşmeler yürütmek isteyen hükümdar, genellikle devlet görevlileri içinden güvenilir kişilerden seçtiği bir heyeti oluşturarak, karşı tarafa iletilecek mesajlarla birlikte talimat ve mektupları verirdi. Ardından ilgili ülkeye giden elçiler müzakerede bulunduktan sonra ülkeden ayrılırlarken, taraflar arasındaki diplomatik ilişki, heyetin yabancı ülke sarayından ayrılması ile sona ererdi. Peki, Osmanlı Devleti bu diplomasi anlayışını tam olarak ne zaman kullanmaya başladı? Bilindiği üzere Osmanlı devleti kurulduğunda küçük bir beylik olup, buna uygun olarak mütevazı bir dış politika ve diplomasi anlayışına sahiptir. Bu çerçevede kuruluş yıllarında uygulanan temel diplomasi anlayışı Batı (Bizans)’ya karşı kutsal cihat ve savaş, doğuya ve beyliklere karşı ise dostça ve barışçıl yollarla ittifaklar kurma şeklinde gelişti. Bu çerçevede siyasal evlilikler yoluyla güçlenen Osmanlı Devleti Balkanların fethi ve sonrasında İstanbul’un fethiyle birlikte kendine özgü diplomasi anlayışı geliştirmeye başladı. Osmanlı Devleti’nde ad hoc diplomasi anlayışının yerleşmesiyle birlikte, “hiçbir devleti kendi ile eşit görmeme”, dolasıyla muhatap almama ilkesi doğrultusunda tek taraflı bir diplomasi anlayışı ortaya çıktı. Burada sorulması gereken soru Osmanlı Devleti’nin ad hoc dönemde (1301-1718)  nasıl diplomasi anlayışı ile hareket ettiğidir. Yani tek taraflı olmak ne demektir? Bunları birkaç madde halinde sıralayabiliriz:

1. Osmanlı Devleti bu süre içerisinde yabancı devletlerden elçi kabul etti ve fakat kendisi geçici ve belirli bir amaç (cülus tebliğ/cülus tebriği) haricinde elçi göndermedi. 

2. Bu süre içerisinde batılı devletler ile yapılan antlaşmalarda tek taraflılık hâkim olup, antlaşmalar Osmanlı’nın hazırladığı metinlerin karşı tarafın kabulü ile gerçekleşirdi.

3. Bu süre içerisinde yapılan antlaşmalarda yabancı hükümdar ve diğer görevliler için kullanılan ifadeler oldukça sade ve hatta bazen küçük düşürücü tarzda olup, diplomatik üstünlüğün diplomatik üsluba yansıdığı görülmektedir.

4.  Bu süre içerisinde Osmanlı Devleti belirli bir amaç ve kısa süreler dışında yabancı devletlere elçi göndermezken, yabancı elçiler sürekli olarak kabul edilmiş ve gelen elçilere casus/rehine muamelesi uygulanmıştır.

Ancak belirtilen yıllar arasında Osmanlı diplomasi anlayışında bir takım çözülmelerin yaşandığı da olmuştur. Bunlardan ilki 1606 yılında Avusturya ile imzalanan Zitvatoruk Antlaşması’dır. Toprak kaybı olmayan bu antlaşma ile Avusturya İmparatoru’nun “Kayser”lik sanı kabul edildi. Bu durum Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında daha önce (1533 İstanbul Antlaşması) imzalanan şartların son erdiğini göstermektedir. Yeni süreçle birlikte Osmanlı Devleti’nin Batı karşısında üstünlüğü sona erdi ve ilişkilerde müsavemet/eşitlik dönemi başladı. Yine aynı antlaşma ilk kez tarafsız bir bölgede “Zitve Boğazı” imzalanmış ve ilk kez süre tespitinde bulunulmuştur. Nitekim daha önceki antlaşmalar Osmanlı payitahtında imzalanırken, antlaşmalarda herhangi bir süre tespiti bulunmamaktadır. Bu durum Osmanlı Devleti’nin diplomatik bir üstünlüğü olarak değerlendirilmektedir. Yani denilebilir ki Zitvatoruk Antlaşması, Osmanlı tarihindeki ilk diplomatik prestij kaybıdır. Bu kaybı XVII. yüzyılın sonlarında imzalanan Karlofça Antlaşması takip etmiştir. Nitekim antlaşmada daha önce toprak kaybı yaşamayan Osmanlı Devleti tarihinde ilk kez büyük çaplı toprak kaybederken, yine tarafsız bir bölgede (Yugoslavya’nın Sirem bölgesinde Karloviç kasabası) antlaşma imzalanmıştır. Karlofça’da uğranılan prestij kayıpları bunlarla sınırlı kalmadı ve ilk kez Osmanlı tarihinde bir antlaşma için yabancı bir devletin (İngiltere ile Hollanda) tavassutu (arabuluculuk) kabul edilmek zorunda kalındı. Karlofça’da yaşanan önemli bir prestij kaybı da Osmanlı literatüründe daha önceleri “Moskof Prensi” olarak geçen Rus Çar’ının “Çarlık” unvanının kabul edilmesidir. Yine Karlofça Antlaşması pek çok açıdan Osmanlı Devleti için önemli yenilikler ve ilkler taşımaktadır. Buna göre antlaşmayla Osmanlılar ilk kez müzakere ederek bir antlaşma imzaladılar. Daha önceki antlaşmalarda şartları Osmanlılar koyuyor ve karşı taraf kabul ediyordu. Yani daha önce kendi istediklerini dikte ettiren Osmanlı Devleti ilk kez masa başı diplomasi ile tanışmış oldu. Karlofça Antlaşması ile Osmanlı Avusturya ilişkilerinin üçüncü dönemini başlarken, Osmanlı Devleti’nin çözülme dönemine rastlayan bu dönemde siyasî pozisyonun Habsburglara göre daha zayıftır. Tüm bu sonuçlar Karlofça’dan sonra Osmanlı dış politikası ve diplomasisinde önemli değişimleri beraberinde getirmiş ve saldırgan savaş politikalarının yerini savunma ağırlıklı bir dış politika anlayışı almıştır. Nitekim antlaşma Osmanlı tarihinde gerileme döneminin başlangıcı olarak kabul edilmektedir.  Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, Osmanlı Devleti’nde ad hoc diplomasi anlayışı hala devem etmektedir ve Osmanlı Devleti elçilikler konusunda taviz vermemiştir. Bu noktada ilk taviz 1718 Pasarofça Antlaşması ile yaşanmış olup, antlaşmayla Osmanlı Devleti ilk kez Batı merkezlerine geçici surette elçi göndermeye başladı.

Yeni süreç Osmanlı Devleti’nde “karşılıklı diplomasi” anlayışını başlatmıştır. Buna göre, 1718 Pasarofça Barış Antlaşması öncesinde “nameresam” ya da “çavuş” adı altında sadece belirli amaçlar için (cülus tebliği/tebriki) giden Osmanlı Devleti elçilerinin bu vazifelerini gerçek anlamda bir diplomatik süreç olarak kabul etmemiz mümkün değildir. Bu sebeple daha öncede belirttiğimiz üzere “eşit şartlarda temsil gerektiren diplomasi” kurallarına göre, Osmanlı Devleti’nin karşılıklı diplomasi anlayışını kabulü resmen Pasarofça ile fiilen ise Yirmi sekiz Mehmed Çelebi’nin Paris’e elçi olarak gönderilmesi ile başlamıştır. Yaşanan bu dönüşümün temel nedeni Osmanlı Devleti’nin Batı’nın üstünlüğünü kabul ile birlikte, Batı’daki gelişmelerden haberdar olmak istemesidir. Bu dönemden itibaren artık Osmanlı diplomasisinde daimî dengeler göz önünde tutulmaya çalışılmış ve tek taraflı politikaların yerini diğer devletlere de elçi göndermek suretiyle onların da dikkate alındığı yeni bir süreç başlamıştır. Peki, yeni dönem Osmanlı diplomasi anlayışında neleri değiştirmiştir? Görüldüğü gibi Osmanlı Devleti,  artık askerî ve siyasî olarak daha zayıf durumdadır ve bunun farkına varmıştır. Bu çerçevede yeni süreçle birlikte Batı merkezlerine elçi göndermenin yanı sıra, gelen elçilere daha dostane muamelelerin yapıldığı görülmektedir. Yine bu değişim antlaşma metinlerine de yansımış ve daha önceki dönemlerdeki sert ve küçümseyici hitap cümlelerinin yerini, “miknetlü ulu dostumuz” gibi gönül alıcı ifadelere bırakmıştır.

1718 yılında Pasarofça ile başlayan karşılıklı diplomasi sürecinden 1793 yılında III. Selim döneminde ilk kez daimî elçiliklerin açılmasıyla birlikte “sürekli diplomasi” anlayışına geçmiştir. Bu süreç ile birlikte Avrupa merkezlerinde daimî elçilik faaliyetleri ile temsil edilen Osmanlı Devleti, 1815 Viyana Kongresi ve sonrasında yapılan 1818 Aix la Chapella Antlaşması ile uluslararası diplomasi kurallarını benimsemiştir. Aslında yaşanan tüm bu gelişmeler Osmanlı diplomasi anlayışındaki çözülmeler olarak da değerlendirilebilir. Nitekim önceki dönemlerde kendine özgü bir diplomasi anlayışı olan Osmanlı Devleti, yeni sistemde uluslararası diplomasi kurallarına uymak zorunda kalmıştır. Osmanlı Devleti’nin 1818 yılında uluslararası diplomasi kurallarını kabul etmesi Avrupa devletler sistemine girmesi için önemli bir adım olmakla birlikte, diplomasisindeki değişim/bozulma sürecini anlamamız için de önemli bir örnek teşkil etmektedir. Nitekim daha önce metin içerisinde ifade ettiğimiz üzere klasik dönemde diplomasi anlayışını “hiçbir Avrupalı Hıristiyan devleti eşit şartları haiz muhatap kabul etmemek ve onlarla hiçbir zaman daimî barış içerisinde olmamak” ve “hiçbir devleti kendi ile eşit şartlarda görmeme” olarak şekillendirmişti. 1815 (Viyana Kongresi) ile başlayan bu yeni süreçte ise görüldüğü üzere devlet rakip olarak bile görmediği Avrupa devletlerinin uluslararası diplomasi kurallarını kabul ederek, bir nevi kendi belirlediği diplomasi kurallarını terk etmeye mecbur hale getirildi. Nitekim aynı yüzyılın ikinci yarısında imzalanan Paris Barış Antlaşması (1856) süreci daha keskin hale getirmiş ve antlaşma ile “Osmanlı Devleti’nin Avrupa hukuku kurallarından faydalanması ve topraklarının Avrupalı devletler tarafından korunması” kararlaştırılmıştır.

Sonuç olarak, Osmanlı diplomasi anlayışı kuruluştan itibaren bir takım değişimler geçirmiş olup, yaşanan bu değişiklikler devletin askeri ve siyasi gücüne paralel bir şekilde gerçekleşmiştir. Buna göre kuruluş yıllarında mütevazi bir diplomasi anlayışı ile hareket eden Osmanlı Devleti zaman içerisinde tek taraflı bir diplomasi anlayışı geliştirerek, bu anlayışı uygulamıştır. Ancak 1606 Zitvatoruk ve 1699 Karlofça Antlaşmaları ile zedelenen bu tek taraflı politikası nihayet 1718 Pasarofça Antlaşması ile sona erdi. Yeni süreç ile birlikte karşılıklı diplomasi anlayışına geçen Osmanlı devleti yabancı ülkelere geçici surette elçi gönderirken, 1793 yılında bu elçiler daimî surette gönderilmeye başlandı. Bu şekilde sürekli diplomasi anlayışına geçen Osmanlı Devleti’nde 1815 Viyana Kongresi’yle uluslararası kor diplomasi kuralları kabul edildi.

KAYNAKLAR
ARI, Bülent, “Early Ottoman Diplomacy: Ad Hoc Period”, Ottoman Diplomacy: Conventional or Unconventional?, (Ed. A. Nuri Yurdusev). Basingtoke: Palgrave 2004.
ERDEM, Ahmet Yavuzhan, Osmanlı Diplomasisinin Modernleşmesinde Tanzimat Dönemi, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara 2010.
KURTARAN, Uğur, “Osmanlı Diplomasi Tarihinin Yazımında Kullanılan Başlıca Kaynaklar İle Bu kaynakların İncelenmesindeki Metodolojik ve Diplomatik Yöntemler Üzerine Bir Değerlendirme”, OTAM, 38/Güz 2015.
KURTARAN, Uğur, “Sultan Birinci Mahmud’un Rusya’ya Verdiği 1739 Tarihli Ahidnâmenin Diplomatik Açıdan Tahlili”, Tarih İncelemeleri Dergisi, Sayı: XXIX/1, 2014.
KURTARAN, Uğur, “XVIII. Yüzyıl Osmanlı-Avusturya Siyasi İlişkileri”, Tarih Okulu Dergisi, Mart 2014.
KURTARAN, Uğur, Osmanlı Avusturya Diplomatik İlişkileri (1526-1791), Kahramanmaraş 2009.
KÜTÜKOĞLU, M. S. “Diplomatika”, DİA. C. IX, DVY., İstanbul 1994.
KÜTÜKOĞLU, M. S. Osmanlı Belgelerinin Dili (Diplomatik), TTK. Yayınları, Ankara 2013.
NEGUT, Silviu -Andrea Gagea,“Diplomacy in the Games of Power. Diplomacy of Power of Diplomacy I. Diplomacy of Power”, Revista Romana de Geografie Politica, Year XII, 2010.
ODOKA, H.  “Osmanlı Diplomasisinin Batılılaşması”, Osmanlı, C. I, Ankara 1999.
SANDER, Oral, Anka’nın Yükselişi ve Düşüşü Osmanlı Diplomasi Tarihi Üzerine Bir Deneme, Ankara 2008. 
SAVAŞ, Ali İbrahim, “Genel Hatlarıyla Osmanlı Diplomasisi”, Osmanlı, C. I, Ankara 1999.
SAVAŞ, Ali İbrahim, “Osmanlı Devleti İle Habsburg İmparatorluğu Arasındaki Diplomatik İlişkiler”, Türkler, C. 9, (Ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002.
SAVAŞ, Ali İbrahim, “XVIII. Asırda Osmanlı-Avusturya İlişkileri”, Askeri Tarih Bülteni, S. 32, Ankara 1992.
SAVAŞ, Ali İbrahim, Osmanlı Diplomasisi,  3 F Yayınları, İstanbul 2007.
ŞAHİN, Muhammet, “Osmanlı Diplomasisinde Değişim Ve Osmanlı Devleti’nin Avrupa Devletler Sistemine Girişi”, Gazi Eğitim Fakültesi Dergisi, 2009.
TUNCER, Hüner,  Eski ve Yeni Diplomasi, Ankara 2002.
TUNCER, Hüner, Osmanlı Diplomasisi ve Sefaretnameler, İstanbul 2010.
YALÇINKAYA, M. Alaadin, “XVIII. Yüzyıl: Islahat, Değişim ve Diplomasi Dönemi (1703-1789)”, Türkler, XII, (Ed. Güler Eren), Yeni Türkiye Yayınları, Ankara 2002.
beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Uğur KURTARAN
  • ugurkurtaran@gmail.com

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi'nde Doktor Öğretim Görevlisi olan Uğur Kurtaran Osmanlı Yakınçağ dönemi üzerine çalışmaktadır.

DİĞER MAKALELER
Osmanlı Diplomasisinde Yaşanan Değişimler
Osmanlı Tarihi
Osmanlı’da Şehzadelik Kurumu: Şehzadeler Nasıl Yetişirdi?

Osmanlı Devleti’nde hükümdardan sonra tahtın meşru varisleri olan şehzadeler, padişahların erkek çocukları olup, Osmanlı veraset anlayışı gereğince taht üzerinde yegâne hakka sahip kişilerdir. Bu hak şehzadelerin padişahtan sonra tahta geçebilmelerini sağlamış olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren farklı uygulamalar yaşandı. Daha ziyade merkezi yönetim anlayışına dayalı bir devlet politikası içerisinde hareket eden Osmanlı Devleti’nde, şehzadelik makamına büyük saygı duyulmuş ve hanedanın en imtiyazlı sınıfı olarak kabul edilirdi. Bu durum şehzadelerin gelecekte tahta çıkması muhtemel bir padişah gibi yetiştirilmesini ve iyi bir eğitim almalarını gerekli hale getirdi. Bu eğitimler çocuk yaşlardan itibaren ve ilk olarak sarayda başlamaktadır. Yine XVI. yüzyılın sonlarına kadar sancaklara gönderilerek yönetim tecrübesi kazanan şehzadelerin yetiştirilmesindeki usuller, XVII. yüzyılın başlarından itibaren uygulanan yeni ekberiyet sistemi ve bu sisteme bağlı olarak getirilen kafes uygulamasıyla tamamen değişti. Bu sistem devletin yıkılışına kadar yine birtakım değişimler yapılmakla birlikte yürürlükte kalmış ve durum yönetim tecrübesinden yoksun padişahların başa geçmesine sebep oldu. Tüm bu durumlar bize Osmanlı tarihinin her döneminde oldukça önem verilen şehzadelik kurumunda zaman içerisinde dönemin şartları gereğince bir takım düzenleme ve değişikliklerin yapıldığını göstermektedir. Yazımızda bu değişimlerin ne zaman/nasıl ve niçin olduğuna dair soruların kısa cevapları verildi. Nitekim şehzadelik ile ilgili bu değişimlerin tespiti, kurumun işleyişi ve Osmanlı Devleti’nin geleceğini nasıl etkilediğine dair ipuçlarını bize göstermektedir. Bu sebeple yazımızda şehzadelerin doğumları ve bu süreçteki uygulamalar, çocukluk yılları, eğitimleri ile gençlik ve şehzadelik yıllarına dair bilgiler bulacaksınız.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun