Osmanlı Dönemi’nde Elçi Kabulü Nasıl Yapılırdı?

Osmanlı Dönemi’nde Elçi Kabulü Nasıl Yapılırdı?

Tarih boyunca devletlerarası ilişkilerin yürütülmesinde elçiler ve elçilik faaliyetleri büyük öneme sahip oldu. Nitekim elçiler, günümüze göre ulaşım ve haberleşme araçlarının oldukça yetersiz olduğu eski dönemlerde devletlerin birbirleriyle iletişime geçmelerinin önemli yollarından biri oldular. Osmanlı Devleti de kuruluşundan itibaren birçok devlet ile münasebette bulunmuş olup, bu devletler Osmanlı payitahtına elçiler gönderdiler. Peki, Osmanlı Devleti bu elçileri nasıl karşılıyordu, elçilere nasıl davranıyordu ve tüm devletlerden gelen elçiler aynı muamelelere mi tabi tutuluyordu? Makalede bu ve benzeri sorulara cevaplar bulabilirsiniz. Nitekim elçi kabulü konusu Osmanlı Devleti’nin diplomasi anlayışının önemli uygulamalarından biri oldu. Zamana ve muhatabına göre değişen, Osmanlı diplomasisinin bir gereği olarak Osmanlı Devleti’nde elçi kabulleri belli ritüellere bağlı kalınmakla birlikte, muhatap ülkeye göre değişebiliyordu. Yazımızda Osmanlı Devleti’nin elçi kabulleri sırasında yapılan merasimler, protokol kuralları ile elçi kabullerinde uygulanan başlıca aşamalar üzerinde duruldu.

BEYAZ TARİH \ MAKALE

Elçi, bir devleti başka bir devlet nezdinde diplomatik teamüller ve belirli kurallar dâhilinde, devamlı veya geçici bir surette temsil eden ve bu iş için özel olarak görevlendirilmiş olan devlet görevlilerine (diplomat) verilen isimdir. Devletlerarası diplomatik ilişkilerin kurulmasında oldukça önemli olan elçiler, uluslararası dokunulmazlıkları olan kişilerdir.

Tarihin ilk dönemlerinden beri var olan elçilik kurumu, zaman içerisinde sağlam bir gelenek haline gelerek, devletlerarası diplomaside hukuki bir statü kazandı. Öyle ki bizde elçilerin bu hukuki statüsü “elçiye zeval olmaz” atasözüyle dilimize yerleşti. Peki, gerçekten böyle miydi? Osmanlı Devleti, gelen elçilere hiç zarar vermemiş miydi? Bu konuda, Müslüman bir devlet olan Osmanlı Devleti’ndeki temel anlayış Kuran’dan gelmekteydi. Buna göre “elçiler yalnızca aracı idi ve elçilere kötü davranılmaması gerekiyordu”. Ancak bu yüzyıllar boyunca gelen hiçbir elçiye ceza verilmediği anlamına gelmemektedir. Nitekim Osmanlı tarihinde Yedikule zindanlarına kapatılan elçiler olduğu gibi, özellikle istenmeyen savaş ilanları veya düşmanla ittifak gibi durumlarda elçilere çeşitli cezalar verildiği oldu.

Elçiler devletlerarası ilişkilerde aracı olup, kendi devletlerinin istek ve şikâyetlerini karşı tarafa ileten temsilcilerdir. Bu noktada elçilerin temel görevlerinin, devletlerarası ilişkileri yürütmek olduğu söylenebilir. Osmanlı tarihinde ilk kez Batılı bir elçiyi kabul eden padişah II. Murat olup, elçilik görevi ile payitahta gelen ilk kişi Milano elçisi Benedikto’dur. Son defa elçi kabulünü gerçekleştiren Osmanlı padişahı ise Sultan VI. Mehmet Vahdettin’dir.

Osmanlı Devleti Niçin Elçi Göndermezdi?

Sultan II. Murat’tan itibaren son padişah Vahdettin’e kadar Osmanlı Devleti pek çok devletten elçi kabul etti. Ancak ilginç olan bir durum vardır ki Osmanlı Devleti XVIII. yüzyıla kadar hiçbir devlete elçi göndermedi. Peki, bu durumun sebebi nedir? Osmanlı Devleti diğer devletler ile ilişkilerini nasıl sürdürmektedir? Öncelikle Osmanlı Devleti ilk dönemlerden itibaren çeşitli amaçlar ile kısa süreli ve belirli bir amaç için (cülus tebliği/ cülus tebriği) elçiler gönderdi. Ancak bu elçiler görevleri bittikten hemen sonra döndüler. Bu durumun temel sebebi; Osmanlı Devleti’nin yabancı bir devlete elçi göndermeyi, o devletin meşruiyetini kabul etme olarak görmesinden kaynaklanmaktadır. Yani Osmanlı için bu diplomatik bir prensip olarak kabul edildi. Ancak bu durum Osmanlı Devleti’nin etrafında olup bitenlerden ve dünyadan haberdar olmadığı anlamına gelmemelidir. Bu noktada Osmanlı Devleti’nin başlıca haber alma kaynakları olarak; Kırım Hanları, Eflak ve Boğdan voyvodalıkları ile yabancı ülkelere giden tüccarlar ve bağlı devletler gösterilebilir. Son olarak Osmanlı Devleti XVIII. yüzyıldan itibaren bu tek taraflı ve hiçbir devlet ile kendini eşit görmeme anlayışından vazgeçerek, Batı merkezlerine önce kısa süreli ardından daimi surette elçiler gönderdi.

Osmanlı Devleti’nde Elçi Kabulleri İle İlgili Yapılan Törenler

Osmanlı Devleti’nde protokol kuralları, hayatın her alanında uygulanan resmi kaideler olup, bu protokollerden en önemlilerinden birisi de yabancı elçilerin payitahta kabul edilmeleri ve payitahttaki resm-i kabuller sırasında gerçekleşmektedir. Nitekim bu kabuller, Osmanlı Devleti’nin büyüklüğünü ve şanını göstermesi açısından oldukça önemli olaylardır. Bu noktada Osmanlı Devleti’nde elçi kabulleri ile ilgili merasimlerin diğer merasimlerden daha önemli olduğu ve diplomatik anlamlar ihtiva ettiğini söyleyebiliriz. Bu önem yabancı elçilerin gönderildikleri ülkeye, Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerine ve Müslüman/ gayrimüslim olmalarına göre değişebiliyordu. Yani diplomatik üstünlüğün bir gereği olarak elçi göndermeyen Osmanlı Devleti’nde, gelen elçilere yapılan muameleler de diplomatik bir anlam ifade etmektedir. 

Bu çerçevede dost ve Müslüman ülkelerden gelen elçilere daha iyi davranılırdı. Ancak ilişkilerin iyi olmadığı ülke elçilerine casus muamelesi yapıldığı bilinmektedir. Yine XVIII. yüzyıla kadar siyasi ve askeri açıdan üstün durumda olan Osmanlı Devleti elçi kabullerinde kendine özgü bir anlayış kullanırken, bu yüzyıldan sonra elçilere daha ılımlı davranıldığı görülmektedir. Bu durum bize elçi kabullerinde uygulanan merasim ve muamelelerin devletin siyasî ve askerî gücü ile alakalı olduğunu göstermektedir.

Elçi Kabulü İle Yapılan Başlıca Törenler

Osmanlı Devleti’nde elçi kabulleri iki aşamadan oluşuyordu. Bunlar; elçilerin İstanbul’a girişinde yapılan merasim ile sadrazam ve padişahla olan resm-i kabul sırasında uygulanan merasimlerdir.

Ad
Resim: 1: Osmanlı Devleti’nde Elçi Kabullerinden Bir Örnek

Yabancı Elçilerin İstanbul’a Giriş Merasimleri

Osmanlı Devleti’ne gelen yabancı elçiler hangi devlete ait olursa olsun Osmanlı sınırlarına girdikten sonra Osmanlı Devleti’nin misafiri olarak kabul edilirdi. Bu durum Türk-İslam devlet geleneğinin bir devamı olarak kabul edilebilir. Bu çerçevede elçilerin İstanbul’da kaldıkları süre boyunca kendilerine verilen tayinat denilen ödemeler ile istekleri karşılanır ve onlara para harcatılmazdı. Yine elçilere daha önce tayin edilen mihmandarlar ile birlikte hareket etmeleri sağlanarak, zorluk çekmelerinin önüne geçilirdi. Kara yoluyla gelenler ilk olarak İstanbul’a yakın bir çiftlikte dinlendirilir ve yemek ikramı yapılırdı. Deniz yoluyla gelenler ise Çanakkale’de karşılanırdı. Ayrıca bazı elçilerin giriş müsaadesi verilinceye kadar sınırlarda bekletildiği oluyordu. Aslında bu bekletilme, diplomatik bir hamle olup, daha ziyade devletin arasının iyi olmadığı ya da üstün olduğu devletlere karşı uyguladığı bir kuraldır. Elçilerin İstanbul’a girişlerinde sayıları bazen elliyi bulan çavuşlar tayin edilirken, güvenlikleri için de yanlarında yeniçeri kuvveti bulunurdu. Bu durum elçilerin güvenliğini sağlamakla ilgili olup, bu sayının bazen bin kişiyi bulduğu bilinmektedir.

Yine elçilerin şehre girişleri bir alay eşliğinde olurken, burada dikkat çeken bütün devletlerin elçilerine aynı şekilde davranılmadığıdır. Eğer elçiler, muhteşem bir merasimle karşılanıyor ve giriş sırasında bando çalmak, bayrak açmak gibi ayrıcalıklara sahip olabiliyorsa bu, elçinin bağlı olduğu ülke ile Osmanlı Devleti’nin arasının iyi olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde bu tür muameleler ile karşılaşmak diğer ülkeler için de bir gurur meselesiydi. Nitekim payitahta gelen elçiler ülkelerine geri döndüklerinde gördüklerini ve kendilerine uygulanan kaideleri anlatırlardı. Yani bir anlamda elçilere yapılan davranışlar devletlerarası ilişkilerin kurulmasında, gelişmesinde ya da bozulmasında etkili oluyordu. Burada dikkat çeken husus, Osmanlı Devleti’nin bu kaidelere çok sıkı bir şekilde uymasıdır. Nitekim yabancı elçilere uygulanan bu yasakların delindiği zamanlarda sorumlular şiddetle cezalandırılırdı. Örneğin 1616 yılında İstanbul’a gelen Avusturya elçisi, ilk kez bando çaldırarak ve bayrak açtırarak İstanbul’a girdiğinde, bu ihmalden dolayı görevli Çavuşbaşı cezalandırıldı. İlk defa İstanbul’a girişinde bu iki imtiyazı kullanarak giren elçi ise 1664 yılında gelen Avusturyalı Leslie’dir. Bu durum elçinin ve temsil ettiği ülkenin Osmanlı nezdinde itibar gördüğünü göstermektedir. Burada dikkat çeken önemli noktalardan biri yukarıdaki iki örnekte de Avusturya elçisi ile ilgili olmakla birlikte, tarihler faklıdır. Bu durum bize elçi kabullerinin dönemsel olarak değişebildiğini, devletlerden ve kişilerden ziyade aradaki ilişkilerin süreci etkilediğinin bir kanıtıdır.

Bunun yanı sıra İstanbul’a girişle ilgili uygulamalardan birisi de Osmanlı Devleti’nin çok kalabalık bir şekilde İstanbul’a girmek isteyen elçilik heyetlerine kesinlikle müsaade etmemesidir. Ancak Osmanlı elçileri herhangi bir yere gittiğinde sayıları 1000’i bulan elçilik heyetleri ile hareket etmekte ve kendi diplomatik kuralları dâhilinde, ilgili şehirlere muhteşem bir alay ile girmekteydi. Bu örnekler Osmanlı diplomasi anlayışını ve gerek elçi kabullerinde gerekse, yabancı ülke merkezlerinde dikte ettirebildiğini göstermektedir.

Resm-i Kabul Merasimi

Yabancı devlet elçileri İstanbul’a girdikten sonra resm-i kabul adı verilen diplomatik temaslara geçilirdi. Resm-i kabuller iki şekilde yapılırdı.

Sadrazam Tarafından Kabul

İstanbul’a gelen elçiler öncelikle dinlenmeleri için bir konağa yerleştirilirlerdi. Ardından genellikle üç gün sonra sadrazamı paşa kapısında ziyaret ederek diplomatik faaliyetlerine başlarlardı. Bunun için bir çavuş görevlendirerek elçi davet edilir ve elçiler paşa kapısına getirilirdi. Görüşmeler için hazırlanan odada bazı yetkililer ile tercümanlar bulunurdu. Görüşme için gelen elçinin ülkesi ile ilişkiler iyi değilse, sadrazam elçiyi oturarak kabul ederdi ve bir süre ayakta bekletirdi. Yine arz odası denilen bu odada elçiler pek alışık olmadıkları ve rahat olmayan bir tabureye oturtulurdu. Dikkat çeken hususlardan birisi taburenin koyulduğu yerin sadrazamın oturduğu yerden daha aşağıda olmasıdır. Bu durum diplomatik dilde, elçinin işinin zor olduğunu gösterirken, aynı zamanda tahkir/hakaret anlamına da gelirdi. Fakat bu tür küçük düşürücü uygulamalar bütün devlet elçileri için uygulanmazdı. Örneğin 1728 yılında payitahta gelen Fransız elçisi sadrazamın yanında oturtulmuş olup, bu durum Fransa’ya verilen büyük bir imtiyaz olarak değerlendirildi. Sadrazamın odaya girmesiyle birlikte sesli bir selamlaşmanın ardından, şerbet ve tütsü ikram edilerek sohbete başlanırdı. Yine bu sırada birlikte yemek yenirken, yemeklerin seçimi elçilere bırakılırdı. Ayrıca Ramazan ayında elçiler ile görüşme, sadrazamın ziyafet verememe durumu ve mahcup olacağı düşüncesiyle kabul edilmezdi. Osmanlı elçileri ise gittikleri yerlerde arz odasında yemek yemezlerdi. Genellikle konaklarda ve Osmanlı aşçılarının yaptıkları yemekleri tercih ederlerdi. Elçilerin sadrazamlar tarafından kabulünde ilk dönemlerde Osmanlı Devleti’nin siyasi ve askeri durumu daha üstün iken, elçiler büyük bir sorgulamadan geçirilirdi. Nitekim bu dönemlerde Osmanlı Devleti Avrupalı elçilere casus ve rehine muamelesi yaparlardı. Aslında elçilerin sadrazamla görüşmeleri padişah ile görüşmek için bir vize özelliği taşıyordu. Ancak çoğu zaman gelen elçiler padişah ile görüşme fırsatı bulamadan geri dönmek zorunda kalırlardı.

Ad
Resim 2: Osmanlı Devleti’nde Elçi Kabullerinden Bir Örnek

Padişah Tarafından Kabul

Yabancı elçilerin sefaret görevlerinin en önemli kısmı padişah tarafından kabul edilmeleridir. Nitekim gelen her elçi padişah ile görüştürülmezken, bu merasimde elçilere cevabî mektup ve hediyeler verilirdi. Bu arada huzura kabul edileceklerin saati, sayısı ve görüşme konuları önceden sadrazam tarafından belirlenerek elçiye verilirdi. Hatta elçilerin padişah huzurunda kullanacağı ifadeler bile elçilere öğretilirdi. Padişahla görüşecekleri odaya kadar kapıcı başı nezaretinde getirilen elçilerin huzura kabulleri de ilginç bir şekilde olurdu. İki görevli kollarından tutarak, koltuğuna girer ve adeta ayakları yerden kesilirdi. Ardından dizlerinin üzerine eğdirilen elçilere padişah kaftanının kolu öptürülürdü. Tabi bazı elçilerin bu muamelelere uymak istemedikleri oluyordu. Örneğin 1651 yılında gelen Avusturya elçisi yeteri kadar eğilmediği için bizzat sadrazam tarafından eğilerek, padişahın kaftanı öptürüldü. Peki, yabancı elçiler için küçük düşürücü bir mahiyet arz eden bu uygulamanın sebebi nedir? Bu durum Sultan I. Murat’ın katli olayından sonra alınan bir güvenlik tedbiridir. Nitekim Sultan I. Murat ile görüşmek için huzura kabul edilen Sırp Miloş Kobilowiç, huzurda padişahın ayağını öpmek için eğilerek, çıkardığı hançer ile padişahı katleder. Bu sebeple bu olaydan sonra ayak öptürmek terk edilerek, bu yeni kural getirildi. Bu kuralı ilk delen kişi ise 1796 yılında İstanbul’a gelen Fransız elçisi Aubert Dubeyet’tir.

Sonuç olarak Osmanlı Devleti’nde elçi kabulleri devletin her döneminde oldukça önemli olup, bu konuda kuruluş yıllarından itibaren zaman içerisinde değişen bir takım merasim kurallarının olduğunu görmekteyiz. Nitekim elçi kabulü meselesi, diplomatik bir konu olduğu için, yapılan uygulamalar daha ziyade devletin siyasî ve askerî gücü ile ilgili elçilerin mensup olduğu devletlerin Bab-ı Âli nezdindeki itibarına bağlı oldu. Bu noktada Osmanlı Devleti’nde elçi kabullerinde İstanbul’a giriş ile sadrazam ve padişah ile görüşmenin yapıldığı resm-i kabul olmak üzere üç aşamaları bir merasim gerçekleştirilirdi. Yukarıda görüldüğü üzere merasimlerdeki kaideler statik olmayıp, elçinin bağlı bulunduğu devlete bağlı idi. Bu noktada çok iyi karşılanan, dostça muamelelere tabi tutulan elçilerin yanı sıra rehine ve casus muamelesi gören elçiler de vardı. Yani Osmanlı Devleti’nde elçiye zeval olmamakla birlikte, elçinin rahatı ve konforu ülkesinin Osmanlı Devleti ile olan ilişkilerine göre değişiyordu. 

Kaynakça

A. D., Alderson, Osmanlı Hanedanının Yapısı, İstanbul 1998.
Ahmet Rasim, Osmanlı Tarihi, (Haz. İsmet Parmaksızoğlu), İstanbul 1994.
Ali İbrahim Savaş, “Osmanlı Elçilerinin Resm-i Kabul Protokolleri”, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih İncelemeleri Dergisi, C. XI, 1996, s. 111-124.
Ali İbrahim Savaş, Osmanlı Diplomasisi, 3 F Yayınları, İstanbul 2007.
Ali Seydi Bey, Teşrifat ve Teşkilât-ı Kadimemiz, (Haz. N. Ahmet Banoğlu), İstanbul t.y.
Dündar Alikılıç, Osmanlı’da Devlet Protokolü ve Törenler, İmparatorluk Seremonisi, İstanbul 2004.
Ebru Baykal, Osmanlılarda Törenler, Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Basılmamış Yüksek Lisans Tezi, Edirne 2008.
Faik Reşit Unat, Osmanlı Sefirleri ve Sefaretnameleri, (Haz: Bekir Sıtkı Baykal), TTK. Yayınları, Ankara 1992.
İbrahim Yıldırım, “Edirne Sarayı’nda ve Topkapı Sarayı’nda Minyatürlere Yansıyan Elçi Kabul Sahnelerindeki Osmanlı Devleti’nin Diplomatik Gücü”, Dokuz Eylül Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, C. 1, Sayı: 1, 2012, s. 76-86.
İbrahim Yıldırım, Osmanlı Devleti’nde Elçi Kabulleri, Kitap Yayınevi, İstanbul 2014.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin Saray Teşkilâtı, Ankara 1988.
Karl Tebly, Dersaadet’te Avusturya Sefirleri, (Çev: Selçuk Ünlü), Gençlik Kitabevi Yayınları, Konya 2013.
M. Münir Aktepe, Mehmed Emnî Beyefendi (Paşa)’nın Rusya Sefareti ve Sefaretnamesi, TTK. Yayınları, Ankara 1989.
Mahmut Şakiroğlu, “Balyos”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. 5, İstanbul 1992, s. 43-47.
Mehmet İpşirli, “Elçi”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. 11, İstanbul 1995, s. 3-15
Mustafa Hatti Efendi, Viyana Sefaretnamesi (Haz: Ali İbrahim Savaş), TTK. Yayınları, Ankara 1999.
Olga Zirogaviç, “Yabancı Elçilerin Osmanlı Memleketlerindeki Seyahatleri ve Huzura Kabulleri”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı: 4, İstanbul 1968.
Semavi Eyice, “Elçi Hanı”, Diyanet İslam Ansiklopedisi, C. 11, İstanbul 1995, s. 15-18.
Uğur Kurtaran, “Osmanlı Diplomasi Tarihinin Yazımında Kullanılan Başlıca Kaynaklar İle Bu kaynakların İncelenmesindeki Metodolojik ve Diplomatik Yöntemler Üzerine Bir Değerlendirme”, OTAM, 38/Güz 2015, s. 109-139.
Uğur Kurtaran, Osmanlı Avusturya Diplomatik İlişkileri, Ukde Yayınları, Kahramanmaraş 2009.
www.eokul-meb.com
www.fussilet.com
beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar, ansiklopedi, resimlerle tarih ve sorularla tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. İzin alınmadan, kaynak gösterilerek dahi iktibas edilemez.
Yazar Hakkında
Uğur KURTARAN
  • ugurkurtaran@gmail.com

Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi'nde Doktor Öğretim Görevlisi olan Uğur Kurtaran Osmanlı Yakınçağ dönemi üzerine çalışmaktadır.

DİĞER MAKALELER
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun