Osmanlı Padişahları'nın Hacc Meselesi

Osmanlı Padişahları'nın Hacc Meselesi

Kuruluşuyla birlikte İslam’ın mihmandarlığını yapan ve her birinin İslam’a ayrı bir önemi hassasiyet atfettiği Osmanlı Sultanlarının neden hacca gitmediği sürekli gündemde tutulan bir konudur. Prof. Dr. Mehmet Maksudoğlu sayfalar dolusu bir kitap yazılabilecek bu önemli konuyu beyaztarih.com okurları için özetledi;

BEYAZ TARİH / MAKALE

Orientalistlerin kafa karıştırmak için ortaya attıkları tuzak sorulardan biri budur: “Osmanlı, İslâm devleti idi de, bu devletin başındaki pâdişâhlar niçin hacca gitmediler? Bu soru zaman zaman, iyi niyetliler tarafından da sorulmakta, bâzı târihçiler ve bâzan da hocalar tarafından cevaplandılmaktadır. Konuyu özetleyelim ve tamamlayalım:

Evet, hacc, İslâmın beş temel direğinden biridir; namaz ve oruç bedenle yapılan ibâdetlerdir, zekât, servetin belli ellerde yığılmasını önleyici, dayanışmayı sağlayıcı, yoksulu kollayıcı, açgözlülüğü terbiye edici (Cat Stevens iken Yusuf İslâm olan kardeşimiz çok güzel söylüyor : as for zekât, to cure our greed) çok hikmetli bir mâlî ibâdettir. Hacc ise, hem bedenle hem de malla yapılan çok mühim bir ibâdettir; Avrupalı Hristiyan veya ateist ana-babadan doğup da araştırarak İslâm’ı bulan ve benimseyen kardeşlerimiz, eğer bu çok mühim ibâdeti de yerine getirmişlerse, “Hacı” ünvânını iftihârla kullanırlar. Hacc, günümüzde, o bakımdan içi doldurulmasa da, Müslümanların, seçkinlerinin katılımıyla yapılan yıllık kurultayıdır.

Gelelim Osmanlı Sultanlarının haccı konusuna; Haccın şartları vardır: Hacca gidecek olanın sağlıklı olması, hacc yolculuğunun masraflarını, geride bıraktığı, bakmakla yükümlü olduğu âile ferdlerinin geçimini karşılayabilecek mal varlığı olması ve yolun güvenli olması. Sağlık durumu ve mâlî bakımdan Osmanlı Pâdişâhları için sıkıntı yok, tamam. Ancak,  Hac yolculuğu, 15, 16, 17, 18, 19.yüzyıllarda birkaç ay sürüyordu. Pâdişâhın, devlet işlerini bırakarak İstanbul’dan birkaç ay uzak kalması mümkün değildi.

1 - Yakın zamanlardan misâl verelim: Libya Kralı Sunûsî Türkiye’de, Bursa’da iken, Kaddâfî ihtilâl yaptı, Kralı ve Krallığı devirdi; Libya ordusunun yanında, bir tedbir olarak çok güçlü ve donanımlı bir polis teşkilâtının bulunmasına rağmen devrim vuku buldu.

2 - Hacc yolu üzerindeki bölgede 1517 yılına kadar Memlûk Devleti vardı ve Pâdişâh’ın binlerce kişilik ma’iyyetiyle oradan geçmesi, konaklaması vb. olacak iş değildi. 

Portekiz ve İspanya, mîlâdî onaltıncı yüzyılda, Dünyânın en güçlü iki Hristiyan imparatorluğu idi. Papa güney Amerika’yı ikisi arasında paylaştırdı: Brezilya hâlâ Portekizce konuşur, kalan kısım ise İspanyolca konuşur, oralarda Katolik dini (Hristiyan zümreleri için biz mezhep diyorsak da kendileri din derler) ve latin kültürü yerleşmiştir. Hint Okyanusu Portekiz Okyanusu hâline geldiği içindir ki Hacc yolu güvenliği için Pîrî Reîs, Seydî Ali Reis gibi Osmanlı denizcileri, Hint Okyanusunda bunlar ile savaşmıştır. Açe ve Sumatra Sultânı Alâeddîn Kahhâr’ın isteği üzerine Osmanlı oraya topçu ustaları ve subaylar göndermiştir; Malezya bayrağındaki ay-yıldız, bunun hâtırasıdır. Malezya’nın Malaka şehrinde, günümüzde de Portekiz asıllı Katolikler yaşamaktadırlar.

İşte bu Avrupa’nın 16. Yüzyıldaki iki süper gücünden biri olan Portekizliler, 1517 yılında Kızıldeniz’e girip Cidde’ye saldırdılar, Cidde’yi aldıktan sonra Mekke’yi işgal edip Osmanlı hâkimiyetindeki Kudüs ile değiş-tokuş edeceklerdi! Kale dizdârının ve yetişen Mekke Emîri Şerîf Numey’in savunmasını geçemediler. Osmanlı Halîfeleri, yol güvenliği olmadığı için ve ayrıca, Devlet Merkezi’nden aylarca uzak kalamayacakları için hacca kendileri gitmedilerse de, bedel göndererek hacı oldular; hacda bedel konusu vardır. Günümüzde de hacca gitmeye sağlığı, yaşı elverişli olmayan Müslüman, yerine bir müslümanı BEDEL olarak göndermektedir; hem masrafları karşılayarak gönderen, hem de giden Hacı olmaktadır. İslâm hakkında üstünkörü bilgisi olan, halktan birisi bile bu gerçeği bilir.

Osmanlı Hükümdârları, Çelebi Mehemmed [o zamanki söyleniş böyledir : İkinci Murâd’ın gazâlarını anlatan kitabın başlığı ; Gazavât-ı Sultân Murâd bin Mehemmed Hân – Prof Halil İnalcık ve Mevlüt Oğuz neşri] zamanından başlayarak Hicaz’a sürre göndermişlerdir. Bu gelenek, Birinci Dünyâ Harbi sırasında bile bir müddet devâm etmiştir. Sürre Alayı ile Hicâz halkına çeşitli hediyeler yollanıyordu. Bu alayın başında Sürre Emîni vardı. Bu zât hediyeleri dağıtıyor ve haccediyordu. Kendisi Hacı oluyordu, Pâdişâh’a bedel olduğu için Pâdişâh da haccetmiş ve hacı oluyordu.

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Prof.Dr.Mehmet MAKSUDOĞLU

DİĞER MAKALELER
Osmanlı Padişahları'nın Hacc Meselesi
Osmanlı Tarihi
Şeyh Bedreddin: Osmanlı Devleti’nde Alim ve Sufi Bir İsyancı

Ankara Savaşı sonrasında oluşan kaotik ortamda, Anadolu ve Rumeli’de siyasî istikrarsızlık ve iktidar savaşlarının hakim olduğu bir tablo mevcuttu. Bu dönemde, Musa Çelebi’nin yanında, daha sonraki süreçte Türk tasavvuf, düşünce ve isyan tarihine konu olan bir şahsiyet vardı. Musa Çelebi’nin kazaskerliğini(devlet kademesinde yargı ve eğitim işlerinden sorumlu en üst makam) de yapan Şeyh Bedreddin. O, Mehmed Çelebi’nin fetret devri sonunda yani 1413’te iktidarı ele geçirmesiyle, Bursa’nın İznik şehrine sürgüne gönderilmiştir. Birkaç yıl sonra da resmî otoriteye başkaldırıya dönüşen bir isyan hareketine girişmiştir. Şeyh Bedreddin’in, dönemin resmî otoritesini karşısına alması, hakkında çeşitli spekülatif yorumlar yapılmasına sebebiyet vermiştir. Onun siyasî ve dinî yönü ile ilgili olarak dile getirilen iddiaların çoğu ise ideolojik ve anakronik yaklaşımlara dayalı olarak yapılmıştır. Bu durumun günümüze bakan en kötü sonucu, tarihi bir “bilgi alanı” ndan ziyade “inanç alanı” olarak gören anlayışlar doğrultusunda bir din ve devlet adamının ideolojik bakış açılarına kurban edilerek dinî ve ilmî kimliğinin zedelenmesidir. Öyle ki Şeyh Bedreddin kimilerine göre Peygamberler ile dinler arasında fark olmadığını ileri süren bir sapkın ve İbahiyeci; kimilerine göre ise tarih sahnesine dört yüz yıl önce gelmiş Marksist, sosyalist veya komünist bir devrimci halk hareketçisidir. Hatta bu yoğun ilgi tarih alanı dışına taşarak hukuk, sanat ve edebiyat alanlarında da hakkında pek çok eserin kaleme alınmasına neden olmuştur. Özellikle Cumhuriyet döneminde kaleme alınan popüler çalışmaların büyük bir kısmında, isyânın temel karakterinin mülkiyet ortaklığı ve ibâhiye içerikli olduğu iddia edilmiştir. Fakat yakın dönemde yapılan bu çalışmaların birçoğunun temel kaynaklardan yoksun, bilimsellik iddiasından oldukça uzak ve ideolojik doğrultuda kaleme alındığı; ayrıca olayın sahip olunan düşünce ve inanç kalıplarına kurban edildiği görülmektedir. Bu yazımızda, özellikle isyan hareketinden kaynaklanan bir tepkiyle halk muhayyilesinde zındık ve mülhid yani sapkın olarak yer eden Şeyh Bedreddin’in gerçek kimliği ortaya konulmaya çalışılacaktır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun