Haçlı Seferleri Üzerine Prof. Dr. Aydın Usta ile Röportaj

Haçlı Seferleri ve Selçuklu tarihi konusunda çalışmaları bulunan Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Aydın Usta ile Haçlı Seferleri üzerine konuştuk. Aydın Usta, Haçlı Seferleri öncesinde Avrupa, Batı’nın Doğu’ya bakışı, Haçlıların amacı ve istekleri, Haçlılara karşı Selçukluların konumu ve faaliyetleri, İmadeddin Zengî ve oğlu Nureddin Mahmud Zengî’nin Haçlılarla mücadelesi, Orta Çağ’da meydana gelen savaşlarda dinin yeri, Haçlı ordularına karşı savaşan Müslüman liderlerin önemi ve Haçlı zihniyetinin 21. yüzyıldaki yansımaları üzerine sorularımızı cevapladı.

Haçlı Seferleri Üzerine Prof. Dr. Aydın Usta ile Röportaj Aydın Usta: Haçlı Seferleri Doğu-Batı mücadelesidir.

Haçlı Seferlerine giden süreçte Avrupa’nın durumu nasıldı?

Haçlı Seferlerine giden süreçte Avrupa’nın durumuna baktığımızda ciddi bir kaos görüyoruz. Bu hem ekonomik anlamda hem sosyal anlamda hem siyaseten karmaşanın had safhada olduğunu görmekteyiz. Bunların anlatımına evvela siyasetten başladığımızda mesela Karolenjiyen (Carolingien) hanedanının ortadan kalkması daha doğrusu parçalanması ile birlikte farklı krallıklar oluşmuştur. Bunların en büyüğü Kutsal-Roma Germen İmparatorluğu, sonrasında Fransa Krallığı var. Aşağıda İtalya’da yine parçalı bir siyasi yapının olduğunu görüyoruz. Bu yapı dahilinde üstüne bir de Papalığın Avrupa’da siyasi gücü elde etme çabaları var. Aslında bu çok eski bir hikâye... Hz. İsa’ya Tanrı tarafından verilmiş olan iki erk var. Biri dinî diğeri dünyevî güç. Bunların ikisi de Papalığın elinde olması lazımken, Papalığın o dönemki zafiyeti yeni kurulmuş olan bir kurum olması dolayısıyla dünyevi güç genelde kralların/imparatorların elinde kalmış. İşte Papalığın bunu elde etme çabası dolayısıyla krallarla/imparatorlarla mücadele içerisine girdiğini görüyoruz ki bu Avrupa’da keşmekeşi artıran bir unsur. Yine tarımsal ekonominin nüfusa yetmemesi, savaşlar ve iç mücadeleler sebebiyle ticaretin durma noktasına gelmesi ki bu sosyal hayatı da etkiliyor. Şöyle bir baktığımızda Avrupa’da tamamen bir ateş, bir karmaşa, bir keşmekeşin hâkim olduğunu söyleyebiliriz.

Bir de buna Avrupa’nın seferlerin öncesinde maruz kaldığı istilaları da eklemek gerekiyor. Mesela VIII. yüzyılda Müslümanların Endülüs’ten Avrupa’nın içlerine doğru ilerlemesi, ardından gelen bir Viking istilası ve sonrasında doğudan başlayan bir Macar istilası var ki bu da Avrupa toplumunu ciddi anlamda baskılıyor.

Şimdi yukarıda söylediklerimizi birleştirdiğimizde Avrupa’nın siyasi ve sosyal düzenden tamamen mahrum kaldığını rahatlıkla görebiliriz. Üstüne ekonomi durma noktasına gelmiş ve bu da tabii ki farklı bir şeylerin yapılmasını, bir dışa yönelimi gerekli kılıyor. Papalık ve onların yönlendirdiği gruplar Haçlı Seferlerini bütün bu olumsuzluklardan sıyrılmak için bir fırsat olarak görüyorlar ve böylelikle de seferler başlıyor.

Bugünkü Batı-Doğu okumalarında Avrupa-merkezci görüşe göre Batı’nın üstünlüğü söz konusu. O dönem Batı, Doğu’yu nasıl görüyordu?

Batı’nın üstünlüğü, günümüz için konuşursak kabul edilebilir ama o dönem için bakıldığında öyle bir şey yok. Orta Çağ’da Batı, Doğu’yu nasıl görüyordu dersek, aslında Batı, Doğu hakkında çok fazla bir şey bilmiyordu. Haçlı Seferi için yola çıkıldığında 'nereye gidiyoruz' , 'ne yapmaya gidiyoruz' bunlar tamamen muğlak konulardı. Sadece yola çıkanların önüne bir pey sürülmüştü. Nedir bu, Müslümanların çizmeleri altında çiğnenen Kudüs’ün, Hz. İsa’nın kutsal hatıralarının kurtarılması ve Doğulu Hristiyan kardeşler dedikleri Bizans’a yardım. Papalık ve onların en büyük destekçisi Cluny tarikatı halkı veya soyluları bir galeyana getirip harekete geçirmişlerdi. Ama Haçlı Seferleri'nin katılımcılarının Doğu’da kiminle karşılaşacakları konusunda çok fazla bilgileri yoktu. Hatta şunu söyleyelim Doğu’daki Kıptlar, Süryaniler ve Ermeniler gibi Hristiyan unsurların dahi varlığından haberdar olmalarına karşın bunların ne yaptıkları ve kim olduklarına dair de çok fazla bilgileri bulunmuyordu.

451 yılında yapılan Kadıköy (Khalkedon) Konsili ile beraber bu toplulukların ana Hristiyan cemaatinden uzaklaştırıldıklarını görüyoruz. Bu konsil sonrasında Batı rafizi kabul ettiği bu topluluklarla ilişkilerini neredeyse dondurmuş bir halde idi. Bu nedenle Doğu’da neler olduğunun farkında değillerdi. Ancak insanları harekete geçirmek için gerekli olan en büyük hareketlendirici unsur olarak dinin ve din kardeşliğinin kullanılması gerekiyor. Haçlı Seferleri'nin mimarları da bu silahı çok iyi bir şekilde kullanıyorlar. Böylece Papalığın vermiş olduğu dini motivasyon ve az önce bahsettiğimiz şekilde insanların siyasi, sosyal ve ekonomik durumdan muzdaripliği söz konusu atılımın gerçekleşmesini sağlıyor. Ancak söylediğimiz gibi gittikleri yerde kiminle karşılaşacaklarına dair çok net bilgileri yok.

Bu Haçlı Seferlerine emperyal amaçlarla çıkıldı diyebilir miyiz?

Haçlı Seferleri bir kolonileşme hareketidir ama emperyal sebeplerden öte Papalığın evrensellik görüşü çerçevesinde kendi hâkimiyetini yayma çabasıdır. Bunu hareketin dünyevi liderlerin eliyle değil Papalık makamı tarafından organize edilmiş olduğu için söylüyorum. Özellikle Ortodoks Kilisesi’nin statü olarak üstünde yer almak çabasıdır. Diğer taraftan harekete geçen soyluların din için harekete geçtiklerini söyleseler de bilinçaltlarında yatan yeni hakimiyet sahaları ele geçirmek maksatlarını da Papalıktan ayrı olarak değerlendirebiliriz. Nitekim Kudüs’ün Haçlılar tarafından zaptından sonra Papalık ve dünyeviler arasında yönetimin nasıl olacağına dair uzun sürecek ciddi tartışmalar yaşanmıştır.

Papalık evvelinden beri söylediğimiz gibi kendi bağlaşıklarıyla krallarla ve imparatorlarla mücadele ederek gücü tekelinde toparlamak peşinde. Doğu Kilisesi ile de benzer bir kavga hali söz konusu ki iki kilise arasında 1054 yılında kesin bir ayrımın olduğunu görüyoruz.

Papalık bütün bu hususlardaki hedeflerini gerçekleştirmek adına Bizans İmparatoru’nun paralı asker isteğine dört eliyle sarılıyor. Bunu kendi çıkarları çerçevesinde kullanıp hem Doğu Kilisesi’ne hâkim olmak hem de Avrupa içerisinde (emperyal sebepler olarak bunu söyleyebiliriz) bir Papalık hegemonyası oluşturmak amacıyla böyle bir hareketi organize ettiğini görüyoruz. Ama Doğu’da çok büyük çaplı İngiltere “üzerinde güneş batmayan bir imparatorluk” gibi krallık kurulması veya yönetilmesi şeklinde bir amaç söz konusu değil.

Haçlıların asıl amacı ve istekleri neydi, bir tutarlılıktan söz edebilir miyiz?

Öncelikle Haçlı Seferlerine katılan her kesimin farklı motivasyonlara sahip olduğunu söylemeliyiz. Mesela alt seviyedeki insanları ele alalım. Şimdi bunların temel gayesi içlerinde bulundukları çıkmazı sosyal ve ekonomik anlamda aşmak. Ayrıca sloganlarda kendilerine Doğu’ya gidenlerin hem sonsuz ilahi mükâfata nail olacakları hem de “sokaklarda süt ve bal akan” topraklarda çok büyük zenginliklere kavuşacakları söyleniyor. Bunun bir cazibesi var. Dolayısıyla özellikle alt tabakalardaki ahalinin daha çok ekonomik gayelerle bu sefere katıldığını görmekteyiz. Örneğin I. Haçlı Seferi'nin hemen öncesinde Pierre l’Ermite önderliğinde yapılan halkın seferi dediğimiz bir grup var. Gerek bu Pierre l’Ermite’nin gerekse ondan sonra Doğu’ya doğru yönlenen bazı Haçlı gruplarının ilk hedefi Yahudiler oluyor. Neden Yahudiler? Çünkü bunlardan uzun bir zamandan beridir Avrupa’da ekonomiye hakimler, özellikle alt tabakadaki halkı, soyluları ciddi anlamda sömürüyorlar. Onları haraca kesmişler, faizle para veriyorlar vs. Haliyle onları kendilerine öylesine bağlı kılmışlar ki söz konusu durumdan sıkılan bu insanların ilk reaksiyonu haliyle Yahudilere karşı oluyor. Bu da aslında alt tabakadaki ahalinin sefere çıkmaktaki temel amacının daha çok ekonomik olduğunu, sosyal manada birtakım eksikliklerden kaynaklandığını bize gösteriyor.

 Üst tabakadakilerse biraz daha farklı amaçlarla sefere katılmıştır. Bunlarda bir kısmı mesela Norman Bohemund, ilk olarak Kudüs Kralı unvanını alan I. Baudouin gibi isimlerin temel amacı kendilerine Doğu’da bir hâkimiyet alanı sağlamaktı. Çünkü Avrupa’nın feodal yasalarına göre Baudouin ailenin en küçük çocuğu, ağabeyi Kudüs’ün ilk hâkimi Godfroi de Bouillon, ortanca kardeşi Eustace var. Bu ikisinden birisi babasından birisi de annesinden kalan malları alıyor ama küçüğe hiçbir şey kalmadığı için evvela kilise hizmetine girmiş, ancak orada kendisi için bir gelecek olmadığını görünce Haçlı Seferlerini kendisi için bir fırsat olarak görüyor. Nihayetinde onun sefere çıkmaktaki motivasyonuna ulaşarak kral olarak da giydiğini görüyoruz. Hakeza Bohemund da aynı şekilde, İtalya’daki babasından kalan malların birçoğunu kardeşi kaptırma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu adamın da en büyük gayesi Doğu’da bir hakimiyet sahası coğrafya elde edebilmekti ki o da Antakya ve çevresine sahip olarak amacına ulaşıyor.

Dini gayelerle hareket edenler hiç mi yok? Tabi ki var. Mesela Toulouse Kontu Raymond St. Gilles ki daha evvelden Endülüs’teki Müslümanlar üzerine yapılan seferlere de katılmıştır. Ama o da şan şöhret meraklısı, dolayısıyla sefere katılmasında dini gayretinin dışında insanlar arasında namının yürümesi arzusu da ağır basıyor. Haçlı Seferi'nin kumandanı olarak adının duyulmasını isteyen bir şahıs. Böylesine farklı fikirlere ve amaçlara sahip bir topluluktan bahsediyoruz.

Kudüs için yola çıkıldığı iddia edilen Haçlı ordularına karşı Türklerin konumu neydi?

Haçlılar, Kudüs için yola çıkıyorlar ama Kudüs hiçbir zaman gerçek hedef olmamıştır. Haçlı Seferleri'nin sebeplerinden daha önce bahsetmiştik. O dönemde Anadolu’da Türkiye Selçukluları, İran, Irak, Suriye ve Filistin’de Büyük Selçuklular hâkim. Büyük Selçuklular, Sultan Melikşah’ın ölümü ile beraber bir sarsıntı geçirmişler, iç kavgalarla boğuşmaktalar. Karşı tarafta Fatımîler, Selçukluların ciddi bir düşmanı olarak onlara karşı kaybetmiş olduklarını geri alma hevesindeler ve Ortadoğu’daki bu hengamede Haçlıları karşılama görevi Anadolu coğrafyasındaki Türkiye Selçuklularına düşüyor. Sultan I. Kılıç Arslan’ın özellikle bu konuda çok ciddi gayretler sarf ettiğini görüyoruz. Gerçi I. Haçlı Seferi ordularına karşı ilk başta başarılı olamıyor. Bunun farklı nedenleri var ki nedenlerinden bir tanesi de her nasıl Haçlılar, Doğu’da kimler var ne yaparlar ne ederler bilmiyorlarsa Türklerin de Haçlıların neden geldiği hakkında çok fazla bilgileri yok. Dolayısıyla bu durum birtakım zafiyetlere yol açıyor. Nitekim bundan kaynaklı olarak da ilk mücadelelerde Türkiye Selçuklu Sultanı I. Kılıç Arslan başkenti İznik’i kaybediyor. Haçlılara karşı gerek İznik önlerinde gerekse Dorylaeum’da başarısız oluyor. Ama sonrasında aldığı dersleri iyi değerlendirdiğini görüyoruz. Öyle ki bütün Haçlı Seferleri'nin kaderini çizen başarıları da Sultan I. Kılıç Arslan tarafından kazanıldığını çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Zira Haçlı Seferleri'nin 200 yıllık uzun sürecine karşın hareketin kaderi I. Haçlı Seferi'nden hemen sonra düzenlenen 1101 yılı Haçlı Seferi ile beraber çizilmiştir. Nasıl bir çizgidir bu? I. Kılıç Arslan’ın 1101 Haçlı Seferi'nde birbiri ardında Anadolu’ya giren üç büyük Haçlı ordusunu yok ettiğini görüyoruz. Bu orduların 100 bin kişi olduğundan bahsedilir ama bunların hepsi askeri nüfus değil. Yarısı gayr-i askeri nüfus yani şöyle Ortadoğu’da Haçlıların kazandıkları bölgelerde yerleşecek, kolonizasyon hareketini başlatacak ve belki de olduğu takdirde Hristiyan Ortadoğu’nun mimari olacaklar. Ama bu Sultan I. Kılıç Arslan tarafından engelleniyor.

Sultanın kazandığı başarı Haçlıların bundan sonra ne yaparlarsa yapsınlar bölgede başarı olamayacaklarının da bir göstergesi olmuştur. Çünkü tarihinin hiçbir döneminde Ortadoğu’daki Haçlıların nüfusu 10 ve 12 bini geçmiyor. Böylesine bir nüfusla çok fazla şeyler gerçekleştirmek için yeterli değil. Dolayısıyla artık Haçlıların başarılı olamayacağı I. Kılıç Arslan’ın kazanmış olduğu başarı ile anlaşılmış ve bundan sonra Haçlılarda da bir değişim başlıyor. Eskiden sapkın/rafızi olarak gördükleri yerli Hristiyanlara yanaşmaya onlara iyi davranmaya başlıyorlar. Müslümanları tamamen kesmeye yok etmeye gelmişken yeni dönemle birlikte iyi ilişkiler kurmaya başlıyorlar. Bunlar tamamen I. Kılıç Arslan’ın kazanımlarıdır. Sonrasında da Türkiye Selçuklularını hep iş başında görüyoruz. II. Haçlı Seferi sırasında Sultan I. Mesud’un Dorylaeum’da kazanmış olduğu zafer, III. Haçlı Seferi sırasında Selçukluların Alman Haçlıları ciddi bir şekilde yıpratılması Ortadoğu’da Haçlılara karşı savaşan Müslümanlara büyük bir destek sağlıyor.

Bu vesile ile şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki Türkiye Selçuklularının Anadolu coğrafyasındaki varlığı Ortadoğu’daki Müslümanlar için bir nimettir.

Anadolu’dan sonra daha güneye doğru inen Haçlılar karşısında Büyük Selçuklu sultanlarından Berkyaruk’un Musul Emiri Kürboğa’yı Haçlıların karşı görevlendirdiğine dair bir kayıt olmakla birlikte bunun kesinliği net değildir. Ancak Musul valisi Antakya önlerinde Haçlılarla yaptığı mücadelede ağır bir mağlubiyete uğramıştır. Bunun dışında Büyük Selçuklu sultanları Haçlılarla pek fazla ilgilenmezler. Bir tek ağabeyi ile yapmış olduğu taht mücadelesinden sonra iktidarı ele alan Muhammed Tapar, Haçlılara karşı bir cihat yani bir kutsal savaş başlatmıştır. Bu 1110 yılından 1115 yılına kadar uzanan bir süreçtir. Fakat tam olarak hedefine ulaşamamıştır. Mesela yapılan bir sefer Müslüman kumandanın birinin Haçlı’dan rüşvet almasıyla başarısızlığa uğrar. Diğer bir sefer de Aksungur el-Porsuki idaresindeki Sultan’ın ordusu eski bir düşmanlıktan dolayı Müslüman topraklarını yağmalar. Buna karşılık toprakları yağmalanan İlgazi mukabelede bulunur ve Selçuklu ordusunu mağlup eder. Bir sonraki seferde Haçlılarla Suriye’deki Müslümanlar gelen Selçuklu ordusuna karşı ittifak yaparlar. Böylesine tezatlarla ve tuhaflıklarla karşılaşır. Sultan Muhammed Tapar’ın Haçlılara karşı cihat çabası, 1115 yılında kaybedilen Tell-Danis Savaşı sonrasında sona erer. Buradan Sultanın olanca gücüne karşın Suriye’de kendisine tabi olanlara söz geçirebilecek durumda olmadığı anlaşılmaktadır.

Öte yandan Müslümanlarda Haçlıları bir rakip olmaktan görmektense daha çok bir siyasi müttefik olarak görmeyi tercih etmişlerdir. Bu nedenle Selçuklu sultanı Muhammed Tapar’ın düzenlemiş olduğu bahse konu seferler başarıya ulaşmaz.

Selçukluların mücadeleleri biliniyor. Selahaddin Eyyûbî hakeza öyle. Peki İmadeddin Zengî ve oğlu Nureddin’i nereye koymak gerekiyor? Yeterince tanınmıyorlar.

Selçuklular, Haçlıları karşılamak, zayıflatmak ve yavaşlatmak safhasında çok önemliler ve Haçlı Seferleri'nin kaderini çizdiler. Bölgedeki Müslümanların birbirlerine karşı yapmış olduğu mücadelelerle ve bu mücadelelerde Haçlıları da taraf olarak görmeleri Haçlıların bölgedeki varlığını uzatmıştır. Haçlılar bir dönem Müslümanlara karşı üstünlüğü hep ellerinde tutmuşlardır. Her ne kadar sayısal zafiyetleri de olsa Müslümanların kendi içlerindeki mücadeleler, onları müttefik olarak görmeleri, Haçlıları her zaman üstte tutmayı başarmıştır. Mesela İmadeddin Zengî Dımaşk şehrini defalarca kuşatsa da alamaz. Çünkü bu o, şehre ne zaman saldırsa Dımaşk’ın ittifak yapmış olduğu Haçlılar harekete geçerek kendisine saldırırlar. Dolayısıyla bir git-gelli durum ortaya çıkar. Haçlıların ittifakı Dımaşk’ı İmadeddin Zengî’ye karşı korur.

Ancak her şeye rağmen bu durumu ortadan kaldıran ve Selahaddin Eyyûbî’ye kaynaklık edenler Zengîler olmuştur. İmadeddin Zengî ve oğlu Nureddin Mahmud, Selahaddin Eyyubi’nin yolunu açmıştır. Peki bunlar neyi değiştirirler? Müslümanlar, Haçlıları kendilerine bir müttefik olarak gördükleri için mücadele çok hızlı yürümediğinden genelde bir denge durumu söz konusu. Zengî, Haçlılara karşı mücadele edeceksem önce kendi içimde birlikte olmalıyım diye düşünüyor. Dolayısıyla bütün dikkatini evvela Müslümanların üzerine yoğunlaştırıyor. Artukluları mağlup edip itaati altına alıyor. Dımaşk’ı zapt etme çabaları ise yukarıda söylediğimiz gibi Dımaşk-Haçlı ittifakına takılıyorsa da oğlu Nureddin babasının yarım bıraktığını tamamlıyor.

 Dolayısıyla İmadeddin Zengî ile başlayan Nureddin Mahmud ile devam eden süreçte Suriye’nin tek bir bayrak altında birleştiğini görüyoruz. Bu Haçlılara karşı mücadelede çok önemli bir şeydir. Artık Haçlıların kendileri adına kazanç sağlayabileceği Müslümanlar arasında parçalanma durumu yok. Müslümanlar, Haçlılara karşı birleşip tek yumruk haline gelmişler. Bunun bir adım sonrasında Mısır’ın ele geçirilmesi de son derece önemli. Zira böylelikle Haçlıların, iki yönden tek bir güç tarafından sıkıştırılması imkânı yakalanıyor. Artık Nureddin’in hedefi Kudüs ise de ömrü yetmiyor. Hatta Nureddin tarafından Kudüs’ün zaptının planlandığı ve bu nedenle de Mescid el-Aksa’ya konmak üzere bir minber inşa edildiğini biliyoruz. O minber daha sonra Selahaddin tarafından oraya konuluyor. Seleflerinin yarım bıraktıklarını tamamlamak da Selahaddin Eyyubi’ye nasip olmuştur.

Orta Çağ’da yapılan sefer-savaşlarda iktisadi sebepler arka planda tutularak dini motif öne çıkarılıyor. Dinin Orta Çağ savaşlarındaki görevi neydi?

Aslında eskiçağlardan günümüze hiçbir dönem fark etmeksizin genelde savaş ve seferlerin arkasında iktisadî sebepler yer almaktadır. Ama karşındakine “paranı almak için ben sana saldırıyorum” diyemezsin. Dolayısıyla burada kendine haklı bir sebep ortaya çıkarman, bir yasallık ortaya koyman lazım. Bunu sağlayabilecek en önemli silah ise dindir. “Orada din kardeşleriniz acı çekiyor”, “sizin peygamberiniz sizin Tanrınızın kutsal hatıraları çiğneniyor”, “onları kurtarmamız lazım, Müslümanlardan intikam almamız lazım” şeklindeki söylemler ile halka yaklaştığınız zaman insanları harekete geçirmek çok daha kolay olur. Dolayısıyla da sebep iktisadî ve siyasî olsa da temelde din insanları harekete geçirebilecek en önemli motivasyon kaynağıdır. Tarihin bütün dönemlerinde dinin kullandığını söyleyebiliriz.

Haçlı ordularına karşı koyan İslam liderlerini nasıl tasavvur edersiniz? Selahaddin'in Kudüs fethinin önemi malum. I. Kılıç Arslan ve II. Kılıç Arslan’ı nereye koyarsınız? Ya da Baybars gibi Memlük Türklerini?

I. Kılıç Arslan’ın seferler tarihindeki yerinden bahsetmiştik. Belki bütün Haçlı Seferleri'nin noktasını koyan adamdır. Seferler devam eder ama sonucu bellidir. Nureddin Mahmud b. Zengî, babası ile beraber bir atılım çağı başlatmıştır. Müslümanların üstünlüğü ele aldığı bir dönem ki bu dönem Selahaddin Eyyûbî ile beraber Kudüs’ü fethiyle zirve yapar. Ama Selâhaddin Eyyûbî’den sonra da Haçlılar yaklaşık yüz sene bölgede kalabilmişlerdir. Bu ise tamamen iktisadi gereksinimlerin bir sonucudur. Din yine ikinci plana itilmiştir. Çünkü Selâhaddin’in fetihlerinden sonra III. Haçlı Seferi yapılır. Akka’da ikinci krallık dönemi başlar ve Haçlılar bir sahil şeridine sıkışıp kalmışlardır. Ancak bu önemli değildir. Sonuçta Haçlılar, sahil şeridindeki şehirlerde İtalyan şehir devletlerinin desteğiyle Avrupa ile ticarî bağlantı içindedir. Bu da Müslümanlar için son gerekli olan bir şeydir. Çünkü Doğu’dan sürekli gelen bir ticarî akış ve arz var. Ortadoğu Müslümanlarının kendi pazarlarında ekonomik anlamda yaptığı faaliyetler var. Bunların dışarıya gönderilmesi de Haçlılar eliyle sağlanacaktır. İşte bu sebeple Selâhaddin’in Kudüs’ü fethinden sonra bile Haçlıların bölgede yüz yıl daha kalabilmişlerdir.

Ama Selâhaddin’in yeri, cömertliği, alicenaplığı, hoşgörüsüyle çok fazla ünü yayılmış olması ile ayrıdır. Bu yüzden de ön plana atılır. Ayrıca Haçlılar da onu çok iyi tanırlar. Öte yandan Eyyûbîlere genel olarak baktığımızda Selahaddin’in ardıllarının Haçlıları tamamen yok etmektense bir anlamda onlardan istifade etmeyi göz önünde bulundurduklarını görürüz. Fakat bir süre sonra Haçlıların bu ticari bağlantıları da göz ardı edilebilecek duruma gelir. Çünkü Doğu’dan Moğollar geliyor. Onların gelişi Haçlılar için bir uyarıcı olmuştur. Zira kendilerinin Müslümanlarla baş edebilecek bir durumu yoktu. Dolayısıyla kendi düşüncelerine göre “Moğolları Hristiyanlaştırıp, Müslümanların üzerine sürebiliriz” mantığıyla hareket etmeye çalışmışlardır. Fakat Avrupalıların söz konusu fikirlerine karşın Ortadoğu’daki Haçlılar arasında farklı düşünenlerle mevcuttur. Ancak Avrupalıların ve Ortadoğulu Haçlılar ne düşünürse düşünsün Moğolların, tek istekleri kendilerine itaat edilmesiydi. Bu sebeple maksat hasıl olmuyor.

Ayn Calut sonrasında Haçlıların bölgede Müslümanlar için tamamen yararsızlaştığını görüyoruz. İşte bunu fark edip hamle yapan ve Haçlıların üzerine yoğun bir baskı kuran da Sultan Baybars olmuştur. Baybars gerçekten de İslam’ın en büyük kahramanlarından bir tanesidir. Ayn-ı Calut savaşında Moğolların durdurulması, Sultan Seyfeddin Kutuz’un bir başarısı olsa da bunda Baybars’ın önemli bir payı vardır. Savaşın hemen sonrasında Memlük tahtını ele geçirir. Haçlılara karşı ciddi anlamda baskı kurar. Başta Antakya olmak üzere birçok kaleyi ele geçirir. Dolayısıyla Haçlılara karşı mücadele Baybars’ın önemi çok büyüktür. Sultan Kalavun, sonrasında oğlu el-Melik el-Eşref Halil gibi diğer Memlük sultanları da Baybars’ın yaptıklarını tamamlarlar. Haçlılara karşı mücadele en önemli üç ismi saymamız gerekirse sırasıyla I. Kılıç Arslan, Selâhaddin Eyyûbî ve Baybars’ı söyleyebiliriz.

Haçlı Seferlerini Orta Çağ’da 200 yıl boyunca yapılan seferler silsilesi olarak adlandırıyoruz. Bu Haçlı zihniyetinin bugüne bir yansıması var mı? Tarihsel süreci çizgi halinde kabul edersek bundan soyutlanabildi mi Batı? Yoksa bu zihniyet 21. yüzyıl da hala devam ediyor mu?

Bu zihniyet devam ediyor ama nasıl devam ediyor? Haçlı Seferleri bir Doğu-Batı mücadelesidir. Bir din savaşı değildir. Batı’nın Doğu’da kim olursa olsun onunla mücadelesidir. Mesela Haçlılar geldiği zaman her ne kadar din kardeşi olsa da Bizans’ı kendilerinden görmezler. Hatta onlardan nefret ederler. 1097 yılında ilk Haçlı orduları, Bizans’a yardım etmek amacıyla gelirken, 1117 yılında yapılan Haçlı Seferi'nde ise hedef Bizans olmuştur. 1204 yılında Bizans, Haçlılar tarafından ele zapt ve yağma edilir. Dolayısıyla bir kardeşlikten bahsetmek mümkün değil. Batı, topyekûn Doğu’ya karşı. Bizans da bir Doğulu. Bu düşünce günümüzde de aynı. Doğu'daki ekonomik kaynaklar petrol gibi değerleri madenlerin varlığı, stratejik yollar ve bunların elde tutulması için bazı Batılı ülkelerin faaliyetleri bilinmektedir. Tıpkı Haçlılar kendilerine Müslümanlardan müttefik buldukları gibi bugün de bölgede Batılılarla sıkı ilişkiler içinde olan ülkeler var. Dolayısıyla günümüzde de aynı döngünün devam ettiğini söylemem mümkündür. Ama tamamıyla bir tekerrür değil sebepler ve mekân aynı olsa da şartlar vs. daha farklıdır. Bunun dışında dinî anlamda bakıldığında Amerikan başkanı bile yeri geldiğinde sözde dil sürçmesi ile bir Haçlı Seferi'nden bahsetmektedir. Anlaşılacağı üzere insanların zihninin arka planında böyle şeyler var. Bunu da ikincil bir amaç olarak her zaman düşünüyorlar. Bugün bazı Ortadoğu ülkelerinde özellikle Batılı ülkeler tarafından yönlendirilen misyonerlik faaliyetleri var.

Şartlar ve zaman farklı olsa da yine geçmişten günümüze aynı zihniyetin devam ettiğini söyleyebiliriz. Buradan hareketle Haçlı Seferleri bir din savaşı olarak değil de ekonomik gayelere yönelik Batı’nın Doğu’ya karşı mücadelesi şekliyle tanımlarsak günümüzde olanın da aslında çok değişik bir anlayış olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Haçlı Seferlerine veya önemine dair son olarak ne söylersiniz?

Haçlı Seferlerinden ziyade yine konuya bağlayarak tarihin önemine dair bir şeyler söylemek gerekir. Bugün toplumumuz tarihi iyi bilmediği veya bunu iyi kullanamadığı için ciddi anlamda sıkıntılar yaşıyoruz. Haçlıların bölgeye gelişinde yerli Hristiyan unsurlar olan Ermeni, Süryani ve Kıptları kendilerinden saymıyorlar. Ama bugün Fransa’ya baktığınızda bunlarla ilgili sözde Ermeni soykırımı ilgili yasa tasarıları hazırlayabiliyor. Geçmişte bunları kendinden saymayan Batı bugün bunu yapabiliyor. Üstüne üstlük Haçlıların gelişi sırasında Ermenilerin birbirinden bağımsız altı tane siyasi teşekkülü var iken, Haçlılar bunlardan beşini ortadan kaldırıyor. Sadece Kilikya’nın dağlık bölgesinde bulunduğu için Kilikya Ermeni Krallığı kurtulabiliyor. Çok daha vahim ve trajik olanı ise Haçlılar yeri geldiğinde Müslümanlara karşı yerli Hristiyan unsurları canlı kalkan olarak kullanmışlardır. Mesela Urfa’da bu yapılmıştır. Ancak günümüzde kendisini Ermenilerin hamisi sayıp onların haklarını korumak bana düşer mantığı ile hareket edebilmek cesaretini de kendilerinde görebiliyorlar. İşte biz tarihi iyi bilmememizden, Haçlı Seferlerini anlatamadığımızdan veya iyi aktaramadığımızdan Batı’nın istediği gibi hareket etmesini sağlıyoruz. Gerek Haçlı Seferleri gerekse diğer olaylarda tarihi bilmek önemlidir. Bu nedenle de toplumda tarih bilincinin yaygınlaştırılması gerektiğini söyleyebilirim.

 

Cevaplayan Hakkında
Aydın USTA

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
DİĞER RÖPORTAJLAR
KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun