SORULARLA TARİH
Haçlı Seferleri öncesi Avrupa ne durumdaydı?
Devrim BURÇAK
Haçlı Seferleri öncesi Avrupa ne durumdaydı?

Kavimler Göçü’nün başlangıcından Haçlı Seferleri’ne kadar geçen yaklaşık yedi yüzyıllık süre, Avrupa için bir kaos, yıkım ve yeniden yapılanma sürecidir. Batı Avrupa’da Roma düzeninin yıkılmasını takip eden süreçte güçlü bir merkezi devlet otoritesinin olmaması ve Cermen, Avar, Macar, Peçenek ve Norman istilalarının devam etmesi sonucunda üretim ve ticaretin azalması, Orta Çağ Avrupa’sına özgü yeni bir iktisadi/sosyal düzen olan feodalizmin doğup gelişmesine yol açtı. Toplumun sınıflara ayrıldığı bu sistemde toprak sahibi olan asiller dük, marki, kont, baron, şövalye gibi unvanlar alıyorlardı. Toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan serfler ise tamamen toprağa bağlı yaşıyorlardı ve toprakları terk etmeleri yasaklanmıştı. Serfler, efendilerinin hem zirai hem de angarya işlerini yerine getirmek zorundaydı. Dirlik sahipleri tahkim edilmiş şatolarda yaşarlarken serfler köylerde, oldukça sağlıksız koşullarda ve sefil bir halde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. İlkel yöntemlerle sadece ihtiyaca yönelik bir üretim yapıldığından, iklim koşulları nedeniyle düşük mahsul alınan yıllarda yaşanan kıtlık, serflerin hayatını daha da zorlaştırıyordu. Feodal sistemin önemli aktörlerinden biri de Kiliseydi.  Kilise, sahip olduğu geniş arazilerin idaresi bakımından diğer derebeyliklerden farklılık arz etmiyordu.   Üstelik elde ettiği bağışlar ve hacıların zekatları sayesinde Kilise’nin elinin altında kıtlık zamanında sivillere borç verebileceği mali kaynaklar bulunuyordu. Ayrıca genel bir cehalet içerisindeki Avrupa toplumunda yalnızca Kilise okuma ve yazma gibi kültürün kaçınılmaz iki aracını elinde bulunduruyor; krallar ve büyük lordlar şansölyelerini, sekreterlerini ve noterlerini zorunlu olarak Kilise adamları arasından seçiyorlardı. Bu açılardan Kilise, sadece çağının en büyük manevi otoritesi değil, aynı zamanda büyük mali gücüydü. Kilise’nin bir diğer rolü de Hıristiyanlığı Avrupa’nın ayırt edici kimliği haline getirmesidir. Özellikle X. ve XI. yüzyıllar boyunca yoğun bir anti-İslam propagandası ile gerçekleşen bu durum sonucunda ortalama bir Avrupalı, inançsızlara karşı yürütülecek bir savaşı haklı görmenin ötesine geçmiş, bunu arzular hale gelmişti.  

Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?
Devrim BURÇAK
Haçlı Seferleri öncesi İslam dünyası ne durumdaydı?

Haçlı seferleri arifesinde Müslüman coğrafyası siyasal ve mezhepsel bir birliktelik arz etmiyordu. Bölge birçok Arap emirlik, Selçuklulara bağlı Türk komutanlar, atabeylikler ve Selçuklu hanedan üyelerinin yönetimindeydi. Kuzey Afrika ile birlikte Filistin coğrafyasının bir bölümü ise Şii Fatımi Devleti’nin egemenliği altındaydı. Yine bölgedeki bazı kaleler, daha çok haşhaşi adıyla bilinen Nizari İsmaililerin elindeydi. Bu siyasal parçalanmışlık, bölge hakimlerinin farklı siyasal amaç ve çıkarlar peşinde koşmalarına neden oluyordu. Bu sebeple haçlılara karşı ortak hareket etme veya haçlıları ortak düşman olarak algılama gibi bir durum, ancak bölgenin tek bir siyasal yapı altında birleştiği dönemlerde mümkün olabilmiştir. Yakın Doğu’da toplum, dini inançlarına göre müminler ve zımmiler olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Zımmiler, yani Müslümanlar dışında kitâbî bir dine mensup olanlar, İslam devletlerinde ender bazı olaylar dışında takibata uğramıyorlar, baskı ve zulüm görmüyorlardı. Cizye adındaki vergilerini ödemeleri kaydıyla inanç hürriyetleri tanınıyordu. Özellikle doğu Hıristiyanları, Bizans döneminde bulamadıkları özgürlük ortamını İslam yönetimi altında bulmuşlardı. Ayrıca, her ne kadar cizye ödemek zorunda olsalar da, bu vergi Bizans döneminde ödedikleri vergilerin ağırlığının yanında önemsizdi. Bu sebeplerle zımmiler, yeni yöneticilerini memnuniyetle kabul ediyorlar, “kurtarılmak” gibi bir düşünceyi akıllarından bile geçirmiyorlardı. Bunlar zamanla Arapça’yı da dilleri olarak kabul ettiler; özellikle Suriye bölgesindeki Hıristiyanların büyük çoğunluğu Müslüman oldular. Müslümanlar fethettikleri bölgelerdeki kültürel çeşitlilikten yararlanmayı çok iyi bildiler. Yunanca bilen yerli halk, ister din değiştirerek Müslüman olsun, isterse kendi dininde kalmaya devam etsin, devletin idari kademelerinde kendilerine yer buldular. Antik Yunan felsefi metinlerinin Arapça’ya tercüme faaliyetleri bu şekilde başladı. Tercümeyle başlayan bilimsel etkinlikler tartışmaları, yeni felsefi akımları, teknolojik gelişimi, matematik ve tıp bilimlerinde çığır açacak kuram ve yöntemlerin ortaya çıkmasını sağladı. İslam dünyası bütünüyle bir entelektüel ortama dönüşmüştü; hem alimler, hem bilim tâlipleri İslam coğrafyasını baştan başa kat ederek rıhle seyahat denilen gezilere çıkıyor, bu seyahatler esnasında yeni alimlerle tanışıyor, onların kuramlarını öğrenerek kendilerininkilerle sentezliyorlardı. Tüm bu bilimsel faaliyetler, Haçlı Seferleri’nin ve coğrafi keşiflerin ardından Avrupa’da görülecek bilimsel ve felsefi atılımın da temellerini oluşturmuştur.

Haçlı seferleri öncesinde Kilise nasıl otoriter güç oldu?
Pınar ÜLGEN
Haçlı seferleri öncesinde Kilise nasıl otoriter güç oldu?

Haçlı seferleri öncesinde kilisenin bir otorite olmasını sağlayan faktörler vardı. Bunlardan biri, Merovenj kralı Clovis’in Hristiyanlığı kabul etmesiyle  Clovis ile Roma kilisesi arasında yapılan gizli bir antlaşmadır.  Bu antlaşmaya göre  Roma kilisesinin varlığını devam ettirebilmesi, yüksek bir ruhani otorite tarafından onaylanmasına bağlıydı. Clovis’in vaftiz edilmesi, Roma kilisesine dayalı bir imparatorluk kurması ve dünyevi işlerin Merovenj soyu tarafından yönetilmesi, yeni bir Roma imparatorluğunun da temellerinin atılmasına bir teşebbüstü aslında. Bir diğeri ise Charlamagne  döneminde  Franklarla Papalık arasında yapılan ittifak idi. Bunun temelinde yatan en önemli amaç, Papalığın yeni bir Avrupa oluşturmak istemesiydi. Papa III. Leo, Charlemagne’ın Roma’yı ziyareti sırasında Frank hükümdarına imparatorluk tacını giydirdi. Bu durum, Batı’nın Latin Hristiyanlığının Ortadoks Bizans imparatorluğundan kazandığı bağımsızlığını güçlendirmek için yapılmış yeni bir adımdı. Feodal yapı içerisinde kilise, her açıdan ayrıcalıklı bir konumdaydı. En önemli iki araç olan okuma ve yazmayı da elinde bulundurmaktaydı. Bu durum, IX. yüzyıldan XI. yüzyıla kadar kiliseyi etkin hale getirmişti. Tüm bu şartlar, Papalığın dünyevi hükümdarlığını imparatorlar üzerinde iddia etmesine neden oldu. Doğu ile olan ayrılıklar, Haçlı seferlerinin de en belirgin işaretiydi. Papa VII. Gregorius’un reformu ile  amaçlanan ise, devlet ve kilise arasındaki ilişkilere yeni bir şekil vermekti. Hostiensis’in söylediği gibi “Katolik birliğine yönelik tehditler, Kutsal topraklara yönelik olandan bile daha tehlikeliydi”. Görüldüğü üzere artık kilise, etkin bir güçtü. Ve ona yönelik tehlikeler de ortadan kaldırılmalıydı.

Haçlı seferleri öncesi Bizans ve Papalığın ilişkisi nasıldı?
Pınar ÜLGEN
Haçlı seferleri öncesi Bizans ve Papalığın ilişkisi nasıldı?

Doğu ile Batı arasındaki ilişkiler, geçmişten başlayarak gelen ayrılıklar içermektedir. Çünkü Bizans, Batı dünyasını medeniyetten uzak olarak görmekteydi. Katolik-Ortadoks farklılığı vardı. Doğu Romalılar da Batılıların gözünde Hristiyanları takibata zorlayan ve kutsal tasvirleri kıran kişilerdi. Batı kilisesi, 869 yılında Doğu kilisesinin evrensel sayılamayacağını kabul etti. Artık Batı, Doğu’ya yabancılaşıyordu. İstanbul’da Patrik, taç giydirirken; Batı’da Papa’yı seçen İmparator idi.   Zaten sonraki süreçte yaşanan anlaşmazlıklar da birbirlerine duydukları bu nefretin bir sonucudur. 1040 yılında Katolik kilisesinin de etkisiyle Tanrı Barışı ilanı gündeme geldi. Kilise, Avrupa’da etkin olunca Hristiyan Avrupa Birliği projesi yani Papaların doğuya sefer yapma fikri kabul görmeye başladı. Hatta Tanrısal Barış yerine Tanrısal Savaş projesi geliştirildi. Daha sonra Papalık, kendini Müslümanların tehdidi altında hissetmeye başladı. Bu noktada Bizans’ı ele geçirme ve oraya hakim olma durumu, Doğu tehlikesini de azaltacaktı. Ancak bu düşünceler, mücadeleler ve de planlar,  VII. Gregory zamanına kadar devam etti. Ancak Gregory ile 1073-1085 yılları arasında Hristiyan bir devlet kurma planları yapılmaya başlandı. Bunun için stratejik olarak Türklere karşı Doğu Roma imparatoruna yardım etme girişimi düşünüldü. Tarih boyunca Papalık ile Bizans arasındaki ilişkilerde hep farklılıklar ve çıkar ilişkileri dikkat çekmektedir. Genel olarak Papalık, patrikliğe göre daha aktif idi. Patrikler ise imparatorla siyasi bir yarışa girmediler ve siyasi otoriteye hep itaat ettiler. Ancak Papalık, kurum olarak siyasi otoriteye sahip olmak istiyordu.  Doğu seferi ve buradaki Hristiyanlara yardım amacı ise aslında onları kurtarma ya da acıma duygusundan değil; buradaki kiliselere hakim  olabilmek ve onları Roma’ya bağlayabilmek düşüncesinden kaynaklanmaktaydı. Hatta X. yüzyıla kadar İstanbul patriği, Yeni Roma’da söz sahibi iken sonrasında Doğu- Batı arasında ayrılıklar olunca Kutsal savaş çağrısı yapıldı; fakat bu durum, Bizans’a yine uymuyordu. Çünkü Batı’da papazlar, savaş çağrısı için  vaazlar verirken, Bizans’ta papazların silah taşımaları bile yasaktı. Yani kopma noktası olan kiliseler, her yönleriyle birbirlerinden farklı idiler. Dolayısıyla, Papalık, Bizans’ı kendilerinden kabul etmediği gibi kendisine yönelik tehditleri ortadan kaldırma noktasında da onları da yok etmeyi göze almaktaydı ve aldı da…

Haçlı Seferleri bitti mi?
Mustafa ALİCAN
Haçlı Seferleri bitti mi?

Haçlı Seferlerinin, kuşkusuz Hıristiyanların klasik dinî iddiaları bakımından (ve elbette Batı’nın yekpare bir Hıristiyanlık idraki etrafında bir araya gelmesinin artık mümkün olmadığı şeklindeki genel kanaate istinaden) artık söz konusu olmadığı iddia edilebilecekse de, Batı’nın Haçlı Seferleri dolayımında kendisine biçtiği “kurtarıcı” rolü açısından bitmediğini, sözü edilen “kurtarıcı” rolünün çoktan beridir siyasî bir ideolojiye dönüşmüş olması nedeniyle bitmesinin mümkün olmadığını kabul etmek gerekir. Batı merkezli tarih ve dünya anlayışının, özellikle Müslümanlar tarafından da kabul edilen bir düşünce “putuna” dönüşmesi Batı’yı kendisine tapan ve “ötekileri” de kendisine ibadet etmeye zorlayan bir tanrı haline getirmiş, onun “kurtarıcı” rolünün sınırlarını genişletmiştir. Batı artık yalnızca “hor görülen Hıristiyan topluluklara yardım eden bir hami” değildir ve yeterince demokratik, özgür, mutlu, müreffeh ve gelişmiş, kısaca yeterince Batılı olmadığına karar verdiği herkesi “kurtarma” görevini deruhte etmiştir. Herhangi bir coğrafyaya, ulusa, topluluğa, devlete, hatta bireye dönük “askerî ya da siyasî müdahalede bulunması” gerektiğine karar verdiği zaman hiç yüksünmeden derhal harekete geçmekte, orduları ve silahlarıyla, medyası ve sermayesiyle, kültürü ve siyasetiyle, ajanları ve istihbarat örgütleriyle, BM’si ve NATO’suyla, hiç olmadı “özel zamanlar için yetiştirdiği” taşeronlarıyla kurtarıcılık görevini icra etmektedir. Meseleye bu noktadan temas edildiğinde, hiç tereddüt etmeden ve yalnızca son çeyrek yüzyılda Orta ve Yakındoğu’da yaşananlara bakılarak dahi söylenebilir ki, ABD’nin Afganistan ve Irak işgalleri veya Rusya’nın Orta Asya’daki faaliyetleri ve örneğin Kırım’ı ilhakı ya da neyi hedefledikleri bile doğru dürüst anlaşılmayan nesebi gayri sahih terör örgütlerinin “amaçsız gibi görünen” tedhiş eylemleri (kısaca Batı-dışı dünyanın kısa ve uzun vadede herhangi bir yarar elde etmediği, doğrusu zarar gördüğü, kendisini her geçen gün daha fazla Batı’ya mahkûm eden ve dolaylı ya da dolaysız bütün Batılı/Batı etkili hareketler) katıksız birer Haçlı seferidir.

Avrupa Haçlı Seferlerini neden düzenledi?
Mustafa ALİCAN
Avrupa Haçlı Seferlerini neden düzenledi?

Haçlı Seferleri’nin neden düzenlendiğine ilişkinin soruya cevap bulmak için yapılan çalışmaların genel manada birbirlerinden farklı sonuçlara vardıkları görülmekteyse de, seferlerin temel anlamda dinî bir kisveye bürünmüş sosyal, siyasal ve ekonomik nedenlere istinat ettiği bilinmektedir. Sözü edilen dönemde Avrupa’nın içerisinde bulunduğu ekonomik bunalımlar, toplumsal çözülmeler, iktidar çekişmeleri, Doğu ve Batı kiliselerinin uzlaşmazlıkları vs… Bunların hepsinin şu ya da bu oranda Haçlı Seferleri’nin tertip edilmesine etkide bulunduğuna şüphe yoktur. Fakat bu noktada göz ardı edilmemesi gereken bir husus vardır ki, o da sözü edilen nedenlerin birdenbire ortaya çıkan ve Avrupa’yı topyekûn bir arayışa sürükleyen sorunlar olmadıklarıdır. Bunlar hâlihazırda epey zamandır mevcut olan sorunlardır. Dolayısıyla tüm bu nedenlerin ötesinde, bütün bu nedenleri organize ederek tek bir nedene, Hıristiyan Avrupa’nın harekete geçmesini temin eden “muharrik,” bir başka söylemeyle bir tür “çerçeve neden”e ihtiyaç vardır. Söylemekten imtina etmeye hiç gerek yok, söz konusu “çerçeve neden,” özellikle Malazgirt zaferinden sonraki süreçte İznik’e kadar gelerek burada yeni ve daha önce Hıristiyanlar açısından örneğine rastlanmayan yeni bir “siyasal episteme” inşa etmeye başlayan Selçuklu Türkleri tarafından temsil edilen “yakın bir gelecekte yok olma korkusu”dur. “Kudüs’ü kurtarmak” sloganı elbette önemlidir, fakat simgesel anlamda… Neticede Kudüs’ün Hıristiyanların elinden çıkışı yeni bir durum değildir ki! Katolik Avrupa artık şunu görmüştür: Ortodoks Bizans İmparatorluğu ile sürgit devam eden “şizma”nın odak noktasını teşkil ettiği kopuşun şu ya da bu şekilde sona erdirilememesi durumunda Türkler önce Bizans’ı yerle bir edecek, daha sonra da Avrupa’yı tehdit etmeye (Osmanlı deneyimi, bu düşüncenin ziyadesiyle doğru olduğunu gösterecektir) başlayacaklardır. Dolayısıyla Bizans’ın çeyrek yüzyıldan beri kendisinden can havliyle talep etmekte olduğu yardım yapıldığı takdirde hem gelecekteki bu büyük tehlike bertaraf edilebilecek, hem de bu kurtarıcı rolü ile Batı Hıristiyanlığı Bizans’ın temsil etmekte olduğu dinsel anlamlandırma biçimini kendi lehine dönüştürebilme, bir anlamda “şizma”yı Katolisizmin belirleyici olduğu bir vasatta çözüme kavuşturabilmek imkânı elde edecekti. Bu bakımdan, Haçlı Seferleri’nin, Avrupa açısından Türk korkusundan beslenen bir fırsatçılıkla yakından ilişkili olduğu söylenebilir.  

Batı'da Haçlı Seferleri nasıl algılanıyor?
Mustafa ALİCAN
Batı'da Haçlı Seferleri nasıl algılanıyor?

Haçlı Seferlerinin Batı’daki algılanma biçiminin, daha doğrusu biçimlerinin, hem dönemsel olarak hem de farklı bakış açılarına sahip kişi ya da topluluklar açısından değişiklik arz ettiğini söyleyebiliriz. Bir başka ifadeyle, Haçlı Seferlerinin Batı imgelemindeki imajı, bakılan yere, bakılan zamana ve bakılırken istinat edilen temele göre değişiklik arz eder. Bununla birlikte, bütün bu farklılıklar, Haçlı Seferlerine katılım sağlayan kişi ya da toplulukları motive eden nedenlerin idrak edilme biçimleri ile alakalıdır. Öte yandan Haçlı Seferlerine genel manada yüklenen anlam bakımından hemen hepsinin ortaklaştığı bir kesişme noktası vardır: “Kurtarmak.” Haçlı Seferlerinin başlatıldığı süreçte çerçeve neden olarak kurulmak suretiyle sloganlaştırılan “Kudüs’ü kurtarmak” idealinin ihtiva ettiği “Batı’nın kurtarıcılığı” nosyonunun, özellikle 19. yüzyıldan itibaren Batı dünyası tarafından yeniden hatırlanarak tutkuyla benimsendiği takip edilebilmektedir. “Medeniyetler çatışması” distopyasını tarihsel bir temele oturtmak için “kadim Doğu-Batı çekişmesi” dediği kötü rüyayı inşa eden Batılı zihin, kendisine biçtiği “kurtarma” rolüne tarihsel bir süreklilik icat edebilmek için Haçlı Seferlerini sıkça kullanmıştır, kullanmaya da devam etmektedir. Osmanlı topraklarını yağmalamak isteyen Batılıların en verimli bir biçimde kullandıkları argüman olan “hor görülen Hıristiyan topluluklarına yardım etme” bahanesi ve Ortadoğu’daki varlıklarını bu bahane üzerinden meşru bir zemine taşıma çabaları, klasik Haçlı mantığı üzerine kurgulanan “kurtarıcı” tavrın örneği değil midir? Bu bakımdan Haçlı Seferlerinin Batı’da, özellikle de Batı-dışı dünya üzerinde tahakküm inşa etmeye odaklanan hegemonik siyaset anlayışının meşrulaştırılmasına zemin hazırlayan bir tür ideolojik referans noktası olarak algılandığı belirtilebilir.       

Çaka bey nasıl öldü?
Mehmet ERSAN
Çaka bey nasıl öldü?

1071 yılında meydana gelen Malazgirt Savaşı’ndan sonra Anadolu’ya gelen Türkmen beylerinden biri olduğu düşünülen Çaka Bey, Bizanslılara esir düştüğü için 1081 yılına kadar ikamet etmek zorunda kaldığı Bizans sarayına ve siyasî kültürüne hâkim olması ile diğer Türkmen beylerinden ayrılan özel bir yöne sahiptir. Bu açıdan bakıldığında, denilebilir ki, bu Türkmen beyinin Bizans Devleti’ni iyi tanıması, sözü edilen devletin siyasî kültürü üzerinde belirleyici olan iç ve dış dinamiklere vâkıf olması, onun 1081 yılında sonra Batı Anadolu’da güçlü bir siyasî aktör olarak ortaya çıkabilmesine zemin hazırlamıştır. İzmir ve civarında hâkimiyet tesis eden Çaka Bey, gerek Bizanslıları iyi tanıması gerekse Türklerde o dönemlerde pek bulunmayan denizcilik deneyimi ile İstanbul’u tehdit etmeye başlamış, hatta kızını kendisine verdiği Türkiye Selçuklu hükümdarı I. Kılıçarslan ile sıhriyet ve ittifak kurup Trakya’da bulunan Peçenek Türkleri ile de anlaşarak muhtemelen Bizans’ı kontrol altına alma, belki de İstanbul’u fethetme planları yapmaya başlamıştır. Onun bu yöneliminin, sonunu hazırlayan gelişmeleri başlattığını söyleyebiliriz. Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, Çaka Bey liderliğinde kendisine karşı kurulan planın doğurabileceği vahim sonuçları fark ederek vakit kaybetmeden harekete geçmiş ve Türkiye Selçuklu hükümdarı Kılıçarslan ile iletişime geçerek Sultan ile Çaka Bey’in arasını bozmayı başarmış, onu, kayınpederinin asıl hedefinin Bizans değil de Selçuklu ülkesi olduğuna ikna etmiştir. Bunun üzerine Çaka Bey’e tuzak kuran I. Kılıçarslan, evvela onun üzerine yürümüş, daha sonra meselenin aslını öğrenmek için yanına gelen kayınpederini, onuruna düzenlediği bir ziyafet esnasında katlettirerek ortadan kaldırmıştır.   

Türkiye Selçuklu Devleti neden yıkıldı?
Mehmet ERSAN
Türkiye Selçuklu Devleti neden yıkıldı?

Türkiye Selçuklu Devleti’nin yıkılışı meselesi, tarihimizin en netameli başlıkları arasında yer almaktadır, öncelikle bu noktanın altını çizmek gerekir. Devlet, bilindiği üzere 1243 yılında meydana gelen Kösedağ Bozgunu ile birlikte Moğolların tahakkümü altına girmiş, söz konusu bozgunun ardından da bir daha toparlanamamıştır. Türkiye Selçuklu Devleti’ni tabir yerindeyse özellikle yıkmayan ve devletin mevcut kurumlarını Anadolu coğrafyasını iliklerine kadar sömürmek için kullanan Moğollar, coğrafyayı çeşitli idarî ve malî birimlere ayırmış, devleti mutlak manada kendi denetimleri altında bulunan etkisiz bir uydu devlet haline getirmişlerdir. Saray ve devlet teşkilatı 1308 yılına kadar varlığını devam ettirmiş, bir diğer ifadeyle devlet resmî olarak varlığını muhafaza etmiş olsa da, Türkiye Selçuklu Devleti Moğol istilası ile birlikte giderek ivme kazanan bir dağılma sürecinin sonunda bütün hayatiyetini yitirmiştir.   Kösedağ hezimetinden kısa bir süre önce Sultan Alâeddîn Keykubâd döneminde en parlak çağını yaşayan Türkiye Selçuklularının Moğolların güdümü altına girmesi ve giderek bütün sosyal, siyasal ve ekonomik kaynaklarını yitirerek cisimsiz bir hayalet haline gelmesinde en az istilacı Moğollar kadar, belki onlardan daha fazla kendi geleceklerini Moğollara yakın olmakta gören liyakatsiz, hatta zaman zaman da hain olarak nitelendirilebilecek olan devlet adamlarının da rolü büyüktür. Bunlar adeta Moğolların gönüllü hizmetkârları olmuş, kişisel ikbal uğruna devletin yeniden toparlanabilmesine katkı sağlayabilecek imkânları heba etmişlerdir. Kişisel çıkarlarını devletin çıkarının üzerinde tutan bu tür devlet adamları Moğolların işini kolaylaştırmış, ülkenin adeta iliklerine kadar sömürülmesi bunların sefil duruşu ile hız kazanmıştır.      

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun