SORULARLA TARİH
Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?
Fatih GENCER
Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?

19. yüzyılın en kurnaz ve hırslı devlet adamlarından biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır Valiliği'ni elde ettikten sonra buradaki konumunu Osmanlı yönetimine rağmen muhafaza etmek istemişti. Kavalalı güçlenmeye çalıştığı sırada, Osmanlı tahtına oturan Sultan II. Mahmut, Rumeli ve Anadolu'da devletten bağımsız hareket eden yerel güçleri ortadan kaldırmaktaydı. Bu gelişmeleri yakından takip eden Kavalalı, aslında sıranın bir gün kendisine de geleceğinin farkındaydı. Bu nedenle askeri ve ekonomik yönden çok daha güçlü olması gerektiğini biliyordu. Ancak planlarını tam olarak hayata geçirebilmesi için Mısır'ın kaynakları yeterli değildi. Örneğin donanma için gerekli olan keresteyi Mısır'dan temin etmesi mümkün değildi. Ayrıca hayalindeki orduyu oluşturmak ve daha güçlü bir ekonomiye sahip olmak için Mısır'da bulunan insan sayısından çok daha fazla insan kaynağına ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle Suriye ve Filistin bölgesine göz dikmiş ve buraları ele geçirmek için uygun fırsatları kollamaya başlamıştı. 1831 yılında beklediği ortam oluşunca Sayda Valisi Abdullah Paşa ile aralarındaki problemleri bahane edip, Osmanlı topraklarını istila etti. Aslında onun tam olarak nereleri ele geçirmek istediğini şu anki bilgilerimizle tespit etmemiz mümkün değildir. Ancak Kavalalı'nın Suriye'den çok daha fazlasını istediğine işaret eden belgeler bulunmaktadır. Onunla birlikte; Lübnan Dürzîlerinin lideri Mir Beşir, Adana'da Menemencioğlu Aşireti önde gelenlerinden Ahmet Bey, Nevşehir'de Pehlivanlı Aşireti Beyi Halit Bey, Kastamonu'da Tahmiscioğlu Mustafa gibi etkili insanlar Osmanlı yönetimine isyan etmişlerdi. Yukarıda ismi geçenlerin hepsinin ortak özelliği isyandan yıllar önce bir şekilde Mısır'a gidip, Kavalalı ile iletişime geçmiş olmalarıydı. Muhtemelen Kavalalı söz konusu müttefiklerinden alacağı desteği de hesaba katıp, belki de o dönemde hiç kimsenin tahmin edemeyeceği boyutta geniş bir istila hareketi başlatmıştı.

Hristiyanlar için Kudüs neden önemlidir?
Eldar HASANOĞLU
Hristiyanlar için Kudüs neden önemlidir?

Yahudiler içerisinde ortaya çıkan Hristiyanlık, doğal olarak onların kutsal saydığı şeyleri önemli görmek durumundaydı. Kutsal mekân bağlamında Yahudiler için Filistin toprakları, Kudüs, Süleyman Mabedi ve Süleyman Mabedi’nin içinde bulunan “Kodeş ha-Kodaşim” denilen bölüm kutsal ve önemli sayılmaktaydı. Ancak Hristiyanlık bu tarihi reddederek kendisini var ettiği için erken dönemlerinde Kudüs’e de mesafeli bir bakış oluşturdu. Hz. İsa’nın Kudüs’teki mabette Yahudilerin yaptıklarıyla ilgili söylemleri, çarmıh olayı sırasında mabetteki “Kutsalların Kutsalı” bölümünün perdesinin ortadan ikiye parçalanması gibi olgular sebebiyle, erken dönem Hristiyanları artık bu şehrin kutsallığının kalmadığını düşünmüşlerdir. Fakat IV. yy.’da Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena Hristiyanlığı kabul ederek Hz. İsa’nın yaşadığı yerleri görmek için Kudüs’e seyahat etmiş, burada haçın kalıntılarını bulmuş, böylece Kudüs şehri kutsal olarak algılanmış ve hac mekânına dönüşmüştür. Dolayısıyla Kudüs’ün Hristiyanlar için önemi IV. yy.’dan itibaren başlamıştır denebilir. Kilise babaları, dinî duyguyu pekiştireceği kanaatiyle Kudüs’e ve çevresine yapılan ziyaretleri faydalı görmüşlerdir. Haccın amacı İsa Mesih (ve Kutsal Ruh) ile ilgili hatıraların canlandırılması ve canlı tutulması olmuştur. Hac ibadetinin yapıldığı yer olan Kudüs’e, İsa Mesih’in şehre gelişi, şehirdeki vaaz yeri, çarmıha gerilmeye götürülürken geçtiği yol, çarmıhta öldükten sonra gömüldüğü yer, ölümünden sonra dirildiği ve havarilerine göründüğü yer gibi noktaları barındırması dolayısıyla Hristiyanlar tarafından özel bir dini önem atfedilmiştir. Bu kutsal noktalar, “Tanrı’nın beden içinde kaldığının” işaretlerini ve “bizatihi Tanrı’nın ayak izlerini” barındırdığı için, İsa Mesih ile bağları nedeniyle Hristiyanlar için özellikle kutsal olmuştur. Kudüs’ün Hristiyanlar için kutsallığı, Ortaçağlarda Haçlı Seferleri’nin düzenlenmesine sebep olmuştur. Haçlılar 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirmiş ve burada Latin Krallığı kurmuşlar. 02 Ekim 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Hristiyanlardan geri almıştır.

Yahudiler için Kudüs neden önemlidir?
Eldar HASANOĞLU
Yahudiler için Kudüs neden önemlidir?

Yahudi kaynaklarında Yeruşal(ay)im diye bilinen Kudüs Yahudilerin kıblesi, kutsal şehridir. Yahudilere göre Kudüs ile Yahve arasında özel bir bağ vardır. Tanrı bu şehri kendi şehri olarak seçmiştir ve ebedilik bu şehirde yaşar. Yahudi kutsal metinlerinde Kudüs şehrini ifade etmek için pek çok isim ve sıfat mevcuttur. Yahudi ibadet ve dualarında Kudüs önemli yer tutmaktadır. Kudüs kıbledir ve tüm Yahudilerin ibadet sırasında Kudüs’e yönelmeleri gerekmektedir. Günlük dualarda Kudüs sürekli hatırlanır. Rabbiler Kudüs’ün dünyanın merkezi olduğunu, tüm dünyanın Siyon’dan yaratıldığını, göklerin kapısının Kudüs olduğunu, Hz. Âdem’in yaratılması için yeryüzünden alınan toprağın Kudüs’ten alındığını belirtmişlerdir. Yahudiler gelecek bir zamanda Mesih’in geleceğine ve Yahudilerin yeniden Kudüs’ü ele geçirerek devlet kurarak Kudüs’ün yeniden eski ihtişamına kavuşacağına inanırlar. Kudüs’le ilgili eskatolojik bilgiler, Yahudi düşüncesinde ahir zamanda evrensel egemenlik ve Kudüs’ün dünyanın kraliyet başkenti olduğunu anlatmaktadır. Başlangıçta Kudüs İsrailoğulları için sıradan bir şehir olmuştur. Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirse de sonra onu, uğrunda savaşılacak bir şehir görmediğinden olmalı ki bırakmıştır. Kudüs, İsrailoğulları’nın gündemine Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman ile birlikte girmiştir. Hz. Davut şehri ele geçirmiş ve onu başkent yapmıştır. Hz. Süleyman zamanında şehre mabet yapılmış ve Yahudiler için kutsal sayılan sandık buraya getirilerek mabedin “kutsalların kutsalı” adlı odasına konmuştur. Bununla da Kudüs dini bir anlam ifade etmeye başlamış, yalnızca siyasi merkez değil aynı zamanda dini bir merkeze dönüşmüştür. Kudüs’ün kutsallaşması Hizkiya (M.Ö. 727–697), Yoşiyahu (M.Ö. 640–609) ve Babil Sürgünü (M.Ö. 586-538) zamanında aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Bir zamanlar Yehuda Devleti’nin başkenti olup sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için manevi bir merkeze, kıbleye dönüşmüştür.

Müslümanlar için Kudüs neden önemlidir?
Eldar HASANOĞLU
Müslümanlar için Kudüs neden önemlidir?

Kudüs İslam’ın ilk kıblesidir. Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Medine’ye göç etmesinin 2. yılında kıblenin yönü Kâbe olarak değiştirildi. Bu zamana kadar Müslümanlar ibadet ederken yüzlerini Kudüs’e dönerlerdi. Bunun dışında, Kudüs Müslümanlar için Miracın Şehri olarak da ehemmiyet arz eder. Henüz Mekke döneminde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’ye hicretinden 1 veya 1 buçuk yıl önce, müşriklerin şiddet ve baskısının dayanılmaz olduğu sırada Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber’i (s.a.v.) İsra ve Mirac mucizesiyle desteklemiştir. İsra suresinde anlatıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) “ilahi ayetlerden bazılarını görmesi için geceleyin el-Mescidü’l-Haram’dan etrafı bereketli kılınan el-Mescidü’l-Aksa’ya götürülmüştür.” Mescid-i Aksa’nın fazileti hakkında pek çok hadis bulunmaktadır. Mescid-i Aksa özellikle Mirac ve İsra olayından dolayı bu ehemmiyeti barındırmaktadır. Hz. Peygamber’in Mirac’a çıkarken ziyaret ettiği mekânın Beytü’l-Makdis olduğu müfessirler tarafından ifade edilmiştir. Meşhur İsra hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v.) “Burak’a bindim, Kudüs’teki Beytü’l-Makdis’e vardım…” demektedir. İlgili hadislerde özet olarak Hz. Peygamber’in (s.a.v.) burada peygamberler topluluğuna namaz kıldırdığı ve sonra Arş-ı Â’lâ’ya yükseltildiği anlatılmaktadır. Yeryüzünde ilk mescidin Kâbe, ikinci mescidin ise Mescid-i Aksa olduğunu buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.), ibadet niyetiyle ziyaretin sadece üç mescide olabileceğini buyurarak bu üçünün Kâbe, Mecsid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa olduğunu belirtmiştir. Başka bir hadisinde namazdan elde edilecek sevap sıralamasında ilk yerde Kâbe’de kılınan namazın, onun ardından ise Mecsid-i Nebi ve Mescid-i Aksa’da kılınan namazın olduğunu buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanları Mescid-i Aksa’yı ziyaret edip içinde namaz kılmaya teşvik etmiş, gidemeyenlerin ise kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı göndermelerini tavsiye etmiştir. Müslümanlar Hz. Ömer zamanında Kudüs’ü fethetmiş, o zamandan bu şehirde yurt salmış, maddi ve manevi açıdan kalkındırmışlardır. Kudüs’te sahabiler, veliler, alimler uyumaktadır.

Emir Timur nasıl anlaşılmalı?
Mustafa ALİCAN
Emir Timur nasıl anlaşılmalı?

Kamuoyunun algısında Türk ve İslâm tarihinin en önemli figürlerinden biri olan Emir Timur’a dair iki farklı portre olduğu görülmektedir. Bunların ilki herhangi bir dinî ya da ahlaki değer tanımayan, akla gelebilecek her şeyi iktidarının devamlılığı için işlevsel bir alete dönüştüren “kana susamış bir zalim” fotoğrafı iken, diğeri ise Sünnî İslâm anlayışına gönül vermiş “mücahit bir önder” figürüdür. Hemen söyleyelim ki her iki figürasyon da sorunludur ve tarihî gerçekliği yalnızca bir yönüyle ele alan eksik bakış açılarına yaslanmaktadır. Tarihsel figürlerin ele alınma biçimlerinin çağdaş kaynaklarda yer alan bilgilere dayanan bir bulgular ağı üzerine kurulması gerekirken, sözü edilen Timur portrelerinde belli açılardan ideolojik olarak tarif edilebilecek bir “verileri ayıklama/seçilim” ameliyesi ortaya konulmakta, en başından bir portre kurgulanarak kaynaklardaki bilgiler bu portreyi inşa etmek için kullanılmaktadır. Bu ise aslında hiçbir zaman var olmamış bir ya da birden fazla Timur profilinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bazıları Timur’un yanında olup onun hayatına şahit olan, bazıları ise onun çağında yaşayan veya şu ya da bu biçimde onun eylemlerinden etkilenen çağdaş müelliflerin eserleri, Emir Timur tarafından gerçekleştirilen katliamlar, işgaller ve herhangi bir insanî değer ile telif edilemeyecek girişimlerin kayıtları ile doludur. Bunların bir kısmının uydurulmuş veya abartılmış olması da muhtemeldir. Yine aynı eserler Timur’un faziletlerini, siyasî ve askerî dehasını, imar ve inşa tutkusunu, din âlimlerine ve bilim adamlarına olan saygısını, hatta zaman zaman dindarlığını aksettiren birçok veriyi de barındırmaktadır. Dolayısıyla ona dair olası bir portrenin, mevcut bütün verileri objektif bir “çerçeve” içerisinden ele alıp anlamlı ve elbette “insanî” bir tabloya dönüştürmek suretiyle Timur’u “neyse o olarak” resmetmesi gerekir. Öte yandan bunun, tarih ilminin doğası gereği hiçbir zaman “tam manasıyla” mümkün olmadığının da akıldan çıkarılmaması gerekir.  Yukarıda çizmeye gayret ettiğimiz perspektif üzerinden bizim Timur’un nasıl anlaşılması gerektiğine dair önerimiz, “onun bir insan olduğunun hiçbir zaman unutulmaması” gerektiği yönündedir. Böyle olduğu takdirde onun da bütün insanlar gibi birtakım meziyetlerle, tutkularla, zayıflıklarla, ihtiraslarla vb. donatılmış bir varlık olduğu ve sözü edilen bu özelliklerin biri ya da öbürüne meylettiği dönemlerde birbirinden farklı ve zaman zaman da tutarsız davranışlar sergilemiş olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla zaman zaman zalimce, zaman zaman da arifçe tavırlar sergilemesini anlamak kolaylaşacaktır.       

İlk Müslüman Türk Devleti hangisidir?
Mustafa ALİCAN
İlk Müslüman Türk Devleti hangisidir?

İlk Müslüman Türk devletinin hangi devlet olduğu konusu tartışmalıdır. Öncelikle bunun altını çizmek gerekir. Bununla birlikte, eskiden beri Karahanlıların (840-1212) ilk Müslüman Türk devleti olduğu yönünde genel bir yargının bulunduğunu da belirtelim. Son zamanlarda bu bilginin tadil edilmesine dönük bazı girişimlerin bulunduğu ve Müslüman olan ilk Türk devletinin Karahanlılar değil de İtil Bulgarları (7-10. yüzyıllar) olduğu şeklinde bir değerlendirmenin yaygınlık kazanmaya başladığı da görülmektedir. Fakat burada göz ardı edilen bir husus vardır. Hem Karahanlılar hem de İtil Bulgarları, devletleşme bakımından önemli aşamalar kaydetmiş oluşumlar durumundayken İslâm dairesine girmiş ve bu şekilde “Müslümanlaşmış Türk devletleri” haline gelmişlerdir. Dolayısıyla her iki devletin de “ilk Müslüman devleti” olarak nitelendirilmeleri bir yönüyle hatalıdır. Bunlar olsa olsa İslâmlaşmış Türk devletleri olarak görülebilirler. Peki ilk Müslüman Türk devleti hangisidir? Bu soruya duraksamadan “Tolunoğulları” (868-905) cevabını verebiliriz. Abbâsîlere bağlı siyasî yapılanmalardan biri olan ve zaman içerisinde bağımsızlaşarak kendine özgü bir devlete dönüşen Tolunoğulları, Müslüman Türkler tarafından kurulmuş olup bu haliyle ilk Müslüman Türk devleti olarak tavsif edilmeyi ziyadesiyle hak eden ilk siyasî yapılanmadır. Kronolojik olarak gerek Karahanlıların gerekse İtil Bulgarlarının İslâmî bir temsil elde ettiği dönemden öncesine tarihlenebilmesi bir tarafa, kuruluşundan itibaren İslâmî bir kültüre istinat etmiştir. Hem coğrafî hem de kültürel olarak İslâm dünyasının bir parçası olarak “doğmuş” ve yaşamıştır. Yine yıkılışına kadar da bu özelliğini muhafaza etmiştir. Dolayısıyla ilk Müslüman Türk devletinin Tolunoğulları olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur.   

Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?
Selahattin DÖĞÜŞ
Çandarlı Halil Paşa İstanbul fethine neden karşı çıktı?

İstanbul’un fethi Türkler için Kızıl Elma idi. Yani İlayı Kelimatullah’ın son kalesi anlamına gelir. İstanbul’un fethi Türk dünyası için olduğu kadar İslam dünyası için de sembolik bir değeri vardı. İstanbul’un fethine mazhar olan sultan şüphesiz içeride ve dışarıda büyük bir şöhret ve prestije sahip olacaktı. Bu da devlet içinde devlet durumuna gelen Çandarlı ailesi için tehlike çanlarının çalması demekti. Çünkü daha önce genç sultan II. Mehmed’i (Fatih) iki defa tahttan indirerek saltanat üzerinde derin gölgesi bulunan Çandarlı Halil Paşa’nın bu etkisinin biteceğinin de işaretiydi. Devlet ve saray üzerinde derin etkisi bulunan Çandarlı'nın askeri, siyasi, ticari ve idari nüfuzu, bunun yanında uluslar arası şöhreti saltanat için derin kuşkular anlamına geliyordu. Merkezi bir imparatorluk kurmak isteyen genç padişah Sultan II. Mehmed, öteden beri derin devlet konumunda bulunan Çandarlı ailesinin devlet üzerindeki nüfuzunun, tasarlamış olduğu merkeziyetçi politikasına en büyük engel teşkil ettiğinin bilincindeydi. Aynı zamanda İstanbul’un fethi demek Osmanlı merkeziyetçi politikaların doruk noktasına çıkması demekti. Bu da en başta Çandarlı Veziriazamın güçlü nüfuzunun sönmesine neden olacaktı. Bu yüzden Çandarlı Halil Paşa, İstanbul’un fethine karşı çıkacaktır. Bu konuda Venedik ve Bizans’la iş birliği yapacaktır. İstanbul’un fethi gerçekleştikten sonra doğal olarak Fatih Sultan Mehmed, Çandarlı Halil Paşa’yı ortadan kaldıracak, kul bürokrasisini ön plana çıkaracak ve vezirlerinin çoğunu devşirmelerden seçecektir.     

Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?
Selahattin DÖĞÜŞ
Çandarlı Halil Paşa neden idam edildi?

Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri önemli hizmetleri bulunan Çandarlılar, soylu bir Türkmen ailesinden geliyordu. Devletin askeri, idari, mali, siyasi ve iktisadi müesseselerinin teşekkülünde çok önemli roller üstlendiler. İlk Osmanlı kadı ve kazaskeri, ailenin ilk önemli üyesi olan Kara Halil Efendi unvanı ile meşhur Halil Hayreddin Paşa’dır. Osman Bey’in oğlu Alaaddin Paşa’dan sonra ilk Osmanlı vezirleri bu aileden çıkmıştır. Çandarlı Vezir ailesinin son temsilcisi olan Halil Paşa, I.Mehmet Çelebi, II. Murad ve II.Mehmet Fatih dönemlerinde vezirlik ve baş vezirlik yapmıştı. Çandarlı Halil Paşa, II.Murad döneminde başvezir Bayezid Paşanın ayağını kaydırıp Veziriazam olduğu gibi, II.Murad döneminin en güçlü adamı idi. Sırası gelince II.Murad’ı tahttan indirip genç Şehzade Mehmed’i (Fatih) tahta geçirebilecek güçteydi. Siyaseten olduğu kadar ekonomik olarak da çok güçlü idi. Venedik ticaret devleti ile ticari anlaşmalar yapabilecek kadar güçlü bir hazineye de sahipti. Bugünkü anlamda devlet içinde devlet idi. Saray ve saltanat üzerinde derin bir etkisi bulunan Çandarlı Halil Paşa’yı devirmek ancak güçlü bir iktidarla mümkün olabilirdi. İşte bu gücü ancak İstanbul’un fethi gibi içeride ve dışarıda kendisine büyük bir prestij sağlayan bir başarı ile ortaya çıkan idealist Sultan Fatih başarabilmişti. Bu yüzden çeşitli bahaneler öne sürerek İstanbul’un fethine de karşı çıkacaktır. Üç Haçlı seferi görmüş olan Halil Paşa Haçlı seferini bahane göstererek Macar tehdidi ve Venedik donanmasını devletin bekası için önemli bir tehdit olarak görmüştü. Belki de Fethin, Fatih’e kazandıracağı şöhretten korkarak Fatih’i bu teşebbüsünden vaz geçirmek istemişti. Fethin iki ayı geçmesine rağmen gerçekleşememesi de Veziriazamın bahaneleri için geçerli neden olarak gösterilmişti. Nihayet 29 Mayıs 1453’te fetih gerçekleştikten sonra Fatih Sultan Mehmed, ilk iş olarak İstanbul’un fethedilmemesi için Bizans İmparatorundan rüşvet aldığını mesnet göstererek Çandarlı Vezir ailesinin bu son temsilcisi Halil Paşa’yı idam ettirmiş, ailesini dağıtmış, mallarını da müsadere etmiştir.      

Tuğrul bey nasıl hükümdar oldu?
Cihan PİYADEOĞLU
Tuğrul bey nasıl hükümdar oldu?

Bu soruya tam manasıyla cevap verebilmek için 1025 tarihinde gerçekleşen Semerkand Görüşmesi’ni hatırlatmak gerekiyor. Selçuk’un ölümünden (1007 veya 1009) sonra ailenin başına geçen oğlu Arslan Yabgu, Karahanlı Ali Tegin ile ittifaka gidip iyice güçlenince bölgenin gerçek efendileri olan Karahanlı Yusuf Kadır Han ile Gazneli Mahmud duruma müdahale etme gereği duymuştu. Bu sebeple bahsetmiş olduğumuz ikili Semerkand’ta bir görüşme gerçekleştirdi. Buradan Arslan Yabgu ve Ali Tegin’in bertaraf edilmesi kararı çıktı. Gazneli Mahmud, Arslan Yabgu’yu bir ziyafete davet ederek onu yakalattı, daha sonra da hapsettirdi. Esaretten kurtulamayacağını anlayan Arslan Yabgu, ailenin hakimiyet sembolü olan ok ve yayı yeğenleri Tuğrul ve Çağrı Bey’e göndererek liderliği onlara bırakmıştı. Liderlik her ne kadar Tuğrul ve Çağrı’ya geçmişse de sıkıntılı bir yaşam sürdürmeye devam etmişlerdi. Çünkü bu dönemde Gazneli Mahmud ve Ali Tegin onlar üzerinde baskı kurmuş, hatta onlar üzerine asker sevk etmişti. Gazneli Mahmud’un ölümüyle (1030) kısa da olsa rahat bir nefes alan Selçuklular’a Harizmşah Altuntaş tarafından Harizm’de yaşama izni verilmiş, onun oğlu Harun da bu izni genişleterek devam ettirmişti. Ancak bağımsızlık amacı güden Harun’un Gazneliler tarafından öldürülmesiyle birlikte Harizm’de kalamayan Selçuklular, 1035 tarihinde Horasan’a göçmüşlerdi. Aslına bakıldığında onların asıl hikayesi de bundan sonra başladı. Gazneli Sultanı Mesud bu göçü bir oldu-bitti kabul ederek Selçuklular’ın üzerine bir ordu gönderdi. Ancak sonuç beklediği gibi olmamış, savaşı kaybeden Gazneliler, Selçuklular ile barış imzalamak zorunda kalmıştı. Anlaşma şartları gereği Tuğrul, Çağrı ve Musa Yabgu, küçük de olsa idari anlamda özerklik kazandı. Ama 1035’de başlayan mücadele süreci Dandanakan Savaşı’na kadar devam etti. Dandanakan Savaşı kazanan Selçuklular, Merv’de bir kurultay toplayarak devletlerini kurmuş, hâkim bulundukları toprakları da hanedan mensupları arasında paylaştırmıştı. Diğer bir ifadeyle eldeki topraklar üçe bölündü. Bu kurultayda alına bir diğer kara ise Tuğrul Bey adına “Horasan Emîri” unvanıyla hutbe okutulmasıydı. Böylece Tuğrul Bey, yeni kurulan Büyük Selçuklular Devleti’nin ilk hükümdarı olarak kabul edilmişti. Bununla birlikte Çağrı Bey ve Musa Yabgu, hâkimiyet bölgelerinde kendi adına para bastıracak ve hutbe okutacaktı. Ancak dışarıdan bakanlar için Tuğrul Bey, tüm ülkenin sultanı idi.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun