SORULARLA TARİH
Osman Gazi ilk akınlarını nereye yaptı?
Selahattin DÖĞÜŞ
Osman Gazi ilk akınlarını nereye yaptı?

Osman Gazi basit bir aşiret reisi iken çevresindeki siyasi gelişmelerin de yardımıyla Türkmen savaşçıları ile Ankara’nın batısından daha batıya doğru ilerleyerek Söğüt ve Domaniç’ten Bilecik, Eskişehir, Bursa çevresine ganimet ve yağma akınlarına başlamıştır. Sakarya vadisini takip eden Osmanlı akıncıları kuzeyde Karadeniz güneyde de Marmara sahillerine doğru hızla yayılıyordu. Bitinya bölgesi başlıca faaliyet alanı olmuştu. Eskişehir, Yarhisar, Karacahisar kaleleri fethedilmiş, 1300’lerde gerçek fetihlere başlamıştı. Ele geçirdiği ilk büyük kent Yenişehir alınarak Osman’ın ilk başkenti yapılmıştır. Osman Gazi sürekli akınlarda bulunarak Bursa-İznik karayolunu kontrolü altına almıştır. 1321’de Mudanya limanını da ele geçirerek denizden gelecek Bizans yardımını önlemeye çalıştı. Ölümünden sonra Oğlu Orhan başa geçtiğinde göçebe uc beyliğinden yerleşik düzene ve düzenli bir orduya sahip devlet bırakmıştı. Osman’ın eski bir Selçuklu başkenti olan İznik’i kuşatması İmparatorluk ordusunu harekete geçirmiş ve Bafeus savaşındaki başarısı ve bir İmparatorluk ordusunu yenmesi ile karizmatik bir bey statüsüne geçmiştir. Halil İnalcık, Osmanlı Devleti’nin gerçek kuruluşunu 1302 tarihindeki İznik kuşatması ile başlatır. Osman Gazi bu başarılarında Ahilerin, gönüllü savaşçılar gazi zümrelerin, Türkmen şeyh ve dervişlerin desteğini arkasına almıştır. Anadolu içlerinden Moğol-Selçuklu baskılarıyla gelen göçleri çok iyi değerlendirerek onları sürekli gaza ve ganimet akınlarıyla doyurmuştur. Böylece Osmanlı toprakları Selçuklu şehirlerinden ve Anadolu içlerinden çeşitli sebeplerle gelen yoğun nüfusu stratejik bir şekilde kullanabilme kabiliyet ve teşkilatçılığını kullanmıştır. Osman Gazi bu fetihleri gerçekleştirirken hiçbir zaman diğer Türkmen beylikleri ile sürtüşmeye girmemiş sadece batıya ve gaza bölgesine yönelmiştir. 1326 yılında öldüğünde oğlu Orhan Ahilerin ve fakıların desteği ile tartışmasız başa geçmiştir.

Osmanlı Devleti nasıl kuruldu?
Selahattin DÖĞÜŞ
Osmanlı Devleti nasıl kuruldu?

Osmanlı devleti, başlarda Candaroğulları, Germiyan, Karesi beylikleri gibi büyük beyliklerle Bursa, İzmit, İznik, Eskişehir gibi önemli Bizans şehirlerinin arasında mütevazi bir güç olarak varlığını sürdürmüştür. Anadolu’da İlhanlı hakimiyetinin zayıflaması, Selçuklu devletinin dağılması ve Bizans ordusunun dağılıp feodal beylerin ortaya çıkması gibi çevresinde cereyan eden siyasi gelişmeler Ertuğrul, Osman gibi karizmatik aşiret reislerinin bağımsız hareket etmesini sağlamıştır. Osmanlıların bir gaza bölgesi olan Bizans sınırında olması ve uçlara dolan alp, alp-eren, gazi gibi Türkmen savaşçılarıyla dolması önemli bir askeri güç haline gelmesiyle sonuçlanmıştır. Bu potansiyel nüfusun gittikçe artması beraberinde güçsüz kalmış Bizans tekfurları aleyhinde bir patlama yapacağı normaldi. Böylece Bizans sınırlarına tecavüz ederek ganimet ve yağma akınlarında bulunurken önemli miktarda servet ve güç kazanması Osmanlı topraklarını diğer Türkmen aşiretlerini davet ediyordu. Bu arada her iki sınırda yaşayan Bizans akritai (sınır erleri) ile uçlardaki akıncı, gönüllü gazi ve alp savaşçılarını kaynaştırıyordu. Sınırlarda hoşgörülü bir din anlayışı hakimdi. Öyle ki bazı tekfurlar ihtida ediyordu. Harmankaya tekfuru Köse Mihal Osman’ın en yakın silah yoldaşı olmuştu. Nihayet Osman Gazi’nin aşiret reisliğinden bey statüsüne geçecek başarıları sancağı altına Gaziyan-ı Rum, Ahiyan-ı Rum, Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum gibi Türkmenler tarafından teşekkül ettirilen sosyal, dini, askeri ve iktisadi kuruluşlar destek olarak bölgeye göç etmiştir. İlk Osmanlı hükümdarları kendilerine sığınan Türkmen şeyh ve dervişlerine kucak açmış, başta gaziler ve ahiler teşkilatı olmak üzere askeri ve bürokratik unsurlarını bu teşekküllerden sağlayarak yerleşik, düzenli ve teşkilatlı bir devlet olmaya doğru gitmiştir. İdeolojisini gaza ve cihat prensibine dayandırması devleti rakip hanedanlara karşı meşruiyet sağlamıştır. Zamanla Kayılar gibi Oğuzların en asil ve köklü boyundan geldiklerini de işlemek suretiyle soy bakımından da Anadolu’nun meşru ve bağımsız en asil devleti olarak üstünlüğünü göstermeye çalışmıştır. Selçuklulardan farklı olarak Türk dil ve kültürünü ön plana almaları da büyüyüp gelişmesinde etkili olan faktörlerden sayılabilir  

Sultan Alp Arslan'ın hedefi Anadolu muydu?
Cihan PİYADEOĞLU
Sultan Alp Arslan'ın hedefi Anadolu muydu?

Açık söylemek gerekirse Romanos Diogenes’in öldürülmesine kadar Anadolu, Sultan Alp Arslan’ın doğrudan hedefi değildi. Anadolu, devletin kurulmasında hemen sonra Maveraünnehir’den İran’a gelen, fakat burada yaşama imkânı bulamayan Türkmen topluluklarının faaliyet sahalarından biridir. Ancak bahsetmiş olduğumuz Türkmenlerde bile, doğrudan Anadolu’da yerleşmeye yönelik bir çaba görülmemiştir. Yapılan şey Bizans’ı yıpratmak, keşif ve yağma yapmaktan ileri gitmemiştir. Bana göre Sultan Alp Arslan’ın öncelikli hedefi İslam coğrafyasının önemi kısmının hâkimiyetini ele geçirmektir. Bunu gerçekleştirebilmek için en başta Mısır’ın ele geçirilmesi şart, bir o kadar da önemlidir. Zaten zannedilenin aksine Sultan Alp Arslan’ı Malazgirt Savaşı’na sürükleyen süreçte de hedefi Anadolu değil, Mısır’dır. Alp Arslan, Sünni dünyanın dışında kalan, fikirsel anlamda da büyük rakip olan Şii Fatımiler üzerine sefer yapmak üzere yola çıkmıştır. Alp Arslan’ın sefere çıkması, Fatımi devlet adamları arasında çıkan siyasi çekişme sonrasında Vezir Nasırüddevle Hasan, Sultan Alp Arslan’a “Eğer Mısır’a gelirsen burayı sana teslim ederim.” şeklinde bir davet neticesinde gerçekleşmiştir. Bu davetle Mısır’a yönelen Alp Arslan, Haleb’i ele geçirdikten kısa süre sonra Bizans İmparatoru Romanos Diogenes’in kendi ülkesine yöneldiğini haber alınca seferden vaz geçmek zorunda kalmıştı. Çünkü ülkesini savunmak için geri dönme zorundaydı. Burada Malazgirt Savaşı’nın bir savunma savaşı olduğunu idrak etmekte fayda vardır. Savaştan sonra yapılan anlaşmada da hedefin Anadolu olmadığı açıkça görülür. Anlaşma Bizans’ın Selçuklu tabiiyetine alınması manasında bir metinden ibarettir. Hatta bu anlaşmada Anadolu’daki mevcut faaliyetlere bile izin verilmediği görülür. Bununla birlikte geri gönderilen Romanos’un, yerine geçirilen Mihail Dukas’a karşı olan mücadelesinde başarısız olması, gözlerine mil çekilmesinden sonra da ölmesi, anlaşmayı geçersiz kılmıştır. Bu da her şeyi değiştiren olaydır. Nitekim Alp Arslan’ın anlaştığı kişi artık yaşamamaktadır. Böylece Alp Arslan, ilk defa olmak üzere komutanlarına Anadolu’yu Türk yerleşimine açmak üzere izin vermiştir. Ancak Anadolu’nun hiçbir şekilde Alp Arslan’ın kafasında olmadığını söylemek de mümkün değildir. Babasının altmış dokuz, amcası Tuğrul Bey’in ise yetmiş yaşında ölmüş olması, onu uzun vadeli planlar yapmaya itmiş olabilir. Diğer bir ifadeyle öldüğünde henüz kırk üç yaşında olan Alp Arslan’ın, kafasındaki öncelikli hedefleri sonuçlandırdıktan sonra Anadolu’yu hedef olarak belirlememesi için hiçbir sebep yoktur.

Babai isyanı neden çıktı?
Selahattin DÖĞÜŞ
Babai isyanı neden çıktı?

II. Gıyaseddin Dönemi Selçuklu Devleti siyasi, idari ve askeri açılardan başarısız bir dönemdir. Çıkarcı vezir Sadeddin Köpek de Anadolu’da kendi çıkarları doğrultusunda yönetim üzerinde baskı uyguluyor,  iktisadi anlamda halka zulmediliyordu. Anadolu’da göçebe ve yarı göçebe halde yaşayan Türkmenlerin zorunlu göç ve iskâna tabi tutulması da halkın idareye karşı hoşnutsuzluğunu arttırıyordu. Bu ve benzeri olumsuzlukları fırsat bilen Moğol istilasının Anadolu’da sebep olduğu karışıklıklar, Selçukluya rakip Türk hanedanlarının propagandaları, komşu devletlerin halkı yönetime karşı kışkırtmaları olayın siyasi ve dış faktörleridir. Ayrıca devletin gelir dağılımı da adaletsiz idi. Anadolu’yu vatan yapan asli unsur olan Türkmenler idareden uzaklaştırıldığı gibi ekonomik anlamda ihmal edilmişlerdi. Bunun yanında bu siyasi isyanı tetikleyen önemli sebeplerden biri de halkın dini ve tasavvufi yapısı ile İran bürokrasisinin hakim olduğu sarayın dini ve kültürel anlayışı arasındaki uzlaşmazlık ve anlaşmazlıklardır. Anadolu’ya Orta Asya ve Horasan’dan gelen Türkmen şeyh ve dervişlerin telkin ettiği din anlayışında batıni ve Şamanist unsurlar önemli yer kaplar. Bütün bunlar halkı isyana hazırlayan belli başlı sebeplerdir. Baba İlyas ve Baba İshak gibi önemli Türkmen şeyhlerinin halkı Selçuklu yönetimine karşı isyana teşvik etmesiyle Suriye Türkmenlerinin başlattığı isyan Adıyaman ve Maraş’tan başlayarak Orta Anadolu’ya yayılmıştır. Böylece isyanın sebepleri arasında dini, tasavvufi, sosyal, siyasi ve iktisadi çok sebepler yatmaktadır.  1240 yılında Kırşehir’de Malya ovasında zorla bastırılan bu isyan sonucunda gücü zayıflayan Selçuklu ordusu, 3 yıl Sonra Kösedağ’da Moğol ordusu karşısına çıkmadan mağlubiyeti kabul etmişti. II. G. Keyhüsrev ise Konya’yı tek ederek yazlık sarayına çekilmişti.  

Sadeddin Köpek nasıl öldü?
Suat KAYMAK
Sadeddin Köpek nasıl öldü?

Türkiye Selçuklu Devleti tarihinin etkili isimlerinden olan Sadeddin Köpek, II. Gıyaseddin Keyhüsrev üzerinde otoritesini kurarak rahat bir şekilde devleti idare etti. Köpek’in artan gücü, baskıları ve iktidar hırsı karşısında Sultan II. Gıyaseddin Keyhüsrev onu bertaraf etmek için bir plan yapmıştı. Plana göre, Köpek’in de davetli olduğu bir eğlence meclisi düzenlenecek. Köpek eğlence meclisine gelince Candar onunla şarap içecek, aradan bir süre geçince bir bahane ile dışarı çıkacak ve daha önce ayarladığı adamlarıyla onu bekleyecek. Köpek, dışarı çıkınca hep birlikte ona saldırıp onu öldüreceklerdi. Planın uygulanması için Sivas Subaşısı Candar Hüsâmeddin Karaca Kayseri’ye geldi. Köpek özellikle Candar’dan korkar ve çekinirdi. Candar önce onun güvenini kazanmak için bir süre Sultan’ın hizmetinde çalıştı. Candar, Köpek’in güvenini kazanınca planı uygulanmak için bir eğlence meclisi kurdu. Köpek’in buraya gelmesi ile Sultan’ın planı uygulanmaya konuldu. Candar kadehinden bir yudum aldıktan sonra dışarı çıktı ve adamlarıyla birlikte Köpek’in dışarı çıkmasını beklemeye başladı. Köpek dışarı çıkınca Candar da saygısını göstermek için ayağa kalktı. Yanından geçince ona göstermeden sopayla arkasından kafasına vurmak istedi. Ancak isabet ettiremedi. Bunun üzerine Köpek geri dönerek elini Candar’a saldırdı. Hemen ardından Emir-i âlem Togan bir kılıç darbesiyle Köpek’i yaraladı. Yaralı halde kaçan Köpek korku ile Sultan’ın şaraphanesine girdi. Ancak burada Şarabsalar ve adamları tarafından yakalanarak öldürüldü. Tam olarak bilinmemekle birlikte muhtemelen Aralık 1238 tarihinde öldürülmüştür. Köpek’in öldürülmesinden sonra Sultan, cesedinin yüksek bir yere asılmasını emretti. Parçalanmış organlarını demir bir kafese doldurularak Kubad-âbâd Sarayı’nın kale burcuna asıldı.  

Çağrı bey tahtı neden kardeşi Tuğrul beye bıraktı?
Cihan PİYADEOĞLU
Çağrı bey tahtı neden kardeşi Tuğrul beye bıraktı?

Selçuklular hakkında merak edilen en ilginç, bir o kadar da tartışmaya açık olan mesele belki de budur. Çağrı Bey, büyük olmasına -Çağrı 990, Tuğrul 993 doğumludur- ve devletin kurulmasındaki büyük etkisine rağmen neden sultanlığı kardeşi Tuğrul Bey’e bırakmıştır? Aslına bakılırsa bu soruya kesin bir cevap vermek mümkün değil. Sadece mevcut bilgiler üzerinden bir yorum yapmak mümkün olabilir. Öncelikle bana göre bağımsızlığın kazanılmasında Çağrı Bey’in etkisi, Tuğrul Bey’den çok daha fazladır. Nitekim Tuğrul Bey, biri Dandanakan Savaşı’ndan hemen önce iki kez Horasan’dan, dolayısıyla Gazneliler’in hâkimiyet bölgesinden uzaklaşmak için görüş bildirmiş ve bu görüş destek bulmuştur. Ancak iki seferde de onu ve diğer Selçuklu liderlerini bundan vaz geçiren Çağrı Bey’dir. Bunun sonucunda Dandanakan Savaşı’nın yapılmasına karar verilmiş ve neticesinde devlet kurulmuştur. Buna rağmen Çağrı Bey’in sultanlığı Tuğrul Bey’e bırakmasını sebebi nedir? Bunun sebebini anlamak için 1063 yılındaki değil, 1040 yılında, yani devlet kurulduktan hemen sonraki Selçuklu’ya bakmak gerekir. 1040 yılında var olan devlet, küçük sayılabilecek bir coğrafyadan ibarettir. Paylaşım yapılırken orada bulunan hiç kimse Tuğrul Bey’in sadece on beş yıl sonra Bağdad’ı ele geçireceğini eminim ki düşünmemiştir. Sonuç olarak ülke üçe bölünmüş ve her üç hanedan mensubu kendi hâkimiyet bölgesini yönetme hakkına sahip olmuştur. Var olan küçük hâkimiyet bölgesinde kimin sultan olduğunun pek de önemi yoktur. Ayrıca Çağrı Bey, yapılan paylaşımda en zengin ve düzenli bölgeyi almıştır. Nitekim daha sonraları iki kardeş arasında geçen bir mektuplaşmada Tuğrul Bey ağabeyine “ Sen Horasan’ı zapt ettin. Orası bayındır bir ülke oldu­ğu halde sen tahrip ettin… Ben ise benden öncekiler tarafından tahrip ve imha edilmiş bir ülkeye geldim.” diyerek bunu desteklemektedir. Bununla birlikte uyumlu ve kucaklayıcı bir kişiliğe sahip olan Tuğrul’un halk nazarında daha fazla destek bulabileceği de düşünülmüş olabilir. Bu konuda en sık dillendirilen ise Tuğrul Bey’in çocuğunun olmaması, sultanlığın yüksek ihtimalle Çağrı Bey’in evlatlarına geçeceği için Çağrı Bey sultanlık hususunda ısrarcı olmadığıdır. Ayrıca iyi bir asker olan Çağrı Bey’in kendi hâkimiyet bölgesinde Karahanlılar ve Gazneliler ile yapılan pek çok mücadelede komutanlık yapmadığı/yapamadığını da göz ardı etmemekte fayda var. Bunun da tek açıklaması onun hastalığı olabilir.

Şii mezhebi nasıl ortaya çıktı?
Halil İbrahim BULUT
Şii mezhebi nasıl ortaya çıktı?

Şiîliğin ne zaman ortaya çıktığı hususunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu mezhebe mensup alimlere göre Şiilik sonradan ortaya çıkmış bir şey olmayıp, bizzat Allah Elçisi'nin tavsiyesi ile Hz. Ali’nin faziletini kabul eden ve ona bağlanan kimseleri ifade eder. Bu anlayışa göre Allah Resulün'ün yaşadığı dönemde zaten bir Şiilik vardır. Ancak tarafsız yazarlar, Şiiliğin Hz. Peygamber'in vefatından uzunca bir müddet sonra ortaya çıktığı hususunda hemfikirdirler. Burada şu ayrıma dikkat çekilmelidir: Hz. Ali’yi sevmek ve siyaseten Ehl-i beyte taraftar olmak ile imametin bir inanç esası kabul edilip Ali ve evladına bir kısım üstün özelliklerin atfedildiği Şiiliği birbirinden ayırmak gerekir. Zira Hz. Ali, Hasan ve Hüseyin yaşadıkları dönemde ana gövdenin önder şahsiyetleri idiler ve Ehl-i Sünnet zihniyetinin oluşmasında özellikle Hz. Ali’nin ciddi bir katkısının olduğu aşikardır. Hz. Ali’nin yanında yer alan sahabilerin yaşadıkları dönemde Müslümanların büyük çoğunluğunu oluşturduklarını dikkate aldığımızda, erken dönem Ali taraftarlığıyla Şiilik arasında bir ilişki kurulamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Şiiliği temel Şiî fikirlerle başlatmak isabetli olacaktır. Şüphesiz Şiiliğin omurgası imamet görüşüne ve özellikle nass ile tayin ve masumiyet fikirlerine dayanmaktadır. Nas ile tayin, masumiyet, vasilik, mehdilik ve rec’at gibi fikirler en erken birinci asrın sonlarında ortaya çıkmıştır. Söz konusu Şiî fikirlerin teşekkülü On İkinci İmam Muhammed Mehdi’nin gaybete girdiği h. 260 sonrasına, bir diğer ifade ile hicri III. asrın sonlarına kadar devam ettiği bilinmektedir. Uzunca bir zaman alan bu teşekkül sürecinde şüphesiz farklı faktörlerin etkisi olmuştur. Ancak kadim İran kültürünün etkin bir rolünün olduğu kabul edilir. Zira Şiiliğin özünü imamet anlayışı ve Ehl-i Beyt’e atfettikleri özellikler belirlediğine göre bunlarla Fars kültürü arasındaki benzerlikler dikkat çekmektedir. Nitekim İslamî fetihlerle birlikte Sasanî Krallığı'nın ortadan kaldırılması insanların zihnindeki kraliyet anlayışını yok etmemiş, sadece yer değiştirmiştir. Farsların zihin dünyasında yer etmiş olan kral ve kraliyet ailesi tasavvurunu birden silip atmak mümkün değildi. Fars kültüründe kral ve ailesinin bir takım insanüstü vasıflar taşıdığına inanılmaktaydı. Bu anlayışlarını Ehl-i Beyt’e yansıttıkları ve İslam perdesi altında Ehl-i Beyt sevgisi izhar ederek onlara bir takım üstün vasıflar atfettikleri anlaşılmaktadır. Ayrıca Hüseyin b. Ali’nin İran hükümdarı Yezdicürd’ün kızıyla evli olması sebebiyle Hüseyin’in neslini eski hükümdarlarının varisleri gibi kabul etmişlerdi. Hz. Ali ve evladının Allah tarafından görevlendirilmiş imamlar olduklarını bir iman esası olarak kabul ettikten sonra, diğer hususların da buna göre dizayn edildiği rahatlıkla anlaşılmaktadır.  

Babailik nedir?
Selahattin DÖĞÜŞ
Babailik nedir?

Orta Asya’dan Maveraünnehir ve Horasan’a inen Türkler burada Müslüman Araplarla karşılarak peyderpey İslamlaşmaya başladılar. Ancak eski inançlarını birden terk etmeleri beklenemezdi. Eski kam ve şaman denilen din adamlarının yerini Bab, ata, baba, dede vb. lakap ve unvanlar taşıyan dini ve sosyal liderler aldılar. Ata Ahmed Yesevi, Dede Korkut, korkut Ata gibi önemli mistik şahsiyetleri göçebe Türkmenler arasında İslamiyet’in yayılmasına çalışıyorlardı. Bu yüzden Türkler arasında mistik bir Müslümanlık anlayışı hakim olmuştur ve Anadolu’ya da göçlerle aynı şekilde gelmiştir. Anadolu’ya Horasan üzerinden gelen ve aralarında Türkmen şeyh ve dervişlerinin başlıca yönlendiricisi olduğu Türkmen unsurları Horasan erenleri, Rum erleri, Abdal, ve baba unvanlı liderler halkı teşkilatlandırarak aşiret yapıları bozulmadan çeşitli tarikat yapılanmaları şeklinde varlıklarını ve Orta Asya’dan getirdikleri inançlarını Anadolu’da yaşatmışlardır. İşte Babaîler zümresi bu derviş tarikatlarından birisidir. Aslında bir Vefai şeyhi olan Baba İlyas-ı Horasanî, önderliğini yaptığı Babailer isyanı ile adını Selçuklu kaynaklarına geçmesine sebep olmuştur. Baba İshak, Geyikli Baba ve Hacı Bektaş Veli gibi önemli dervişler Baba İlyas’ın mürididirler. Babailer sıkı bir takibe uğrayınca siyasi kimliklerini bırakarak Abdalan-ı Rum şeklinde sadece dini ve mistik bir dönüşüm geçirmiştir. Kısaca Babailik, Anadolu’da Türkmen şeyh ve dervişlerin kurduğu heterodoks bir tarikat olarak Ortodoks yani devlet İslamı diyebileceğimiz Sünni İslam anlayışının karşısında muhalefet halkasını oluşturmuştur. Bugün Alevi-Bektaşi geleneği, Babailerin devamı sayılabilecek unsurlar taşımaktadır.  

Sultan Alp Arslan nasıl öldü?
Cihan PİYADEOĞLU
Sultan Alp Arslan nasıl öldü?

Sultan Alp Arslan’ın öldürülmesine giden süreçteki ilk adım, Karahanlılar üzerine bir sefer tertip etmeye karar vermesi olmuştur. Bununla birlikte bu sefer ve Alp Arslan’ın öldürülmesi hakkındaki bilgiler farklı kaynaklarda farklı şekillerde yer alır. Konu hakkında bildiğimiz en kesin şey yirmi dört günde Ceyhun’u geçen Sultan Alp Arslan’ın komutanlığını Yusuf el-Harizmi’nin yaptığı Berzem adındaki bir kaleyi kuşattığıdır. Kale komutanı Alp Arslan’a sıkı şekilde direnmiştir. Bundan dolayı iyice sinirlenen Alp Arslan, kale düşmesinden sonra işe yarar bazı bilgilerin bu şahıstan elde edilebileceğini düşünmüştü. Bu sebeple 20 Kasım 1072 tarihinde Yusuf, iki gulamın refakatinde sultanın huzuruna getirildi. Sultan ona soru sordukça Yusuf garip davranışlarda bulunmuş, ters cevaplar vermişti. Çünkü onun da kendine göre planları vardı. Onun davranışlarından rahatsız olan Sultan Alp Arslan, çadırının önüne kazıklar çakılarak Yusuf’un bağlanmasını emretti. Kendisi de iyi bir okçu olmasına güvenerek ok ve yayını eline aldı. Amacı bir ok atışıyla Yusuf’u öldürmek veya ona bir ders vermekti. Tam da bu esnada Yusuf’tan gelen “Ey kötü adam (veya muhannes)! Benim gibi bir adam böyle öldürülür mü?” şeklindeki hakaretamiz sözlere sinirlenen Sultan Alp Arslan, onun çözülmesini istedi. Yusuf çözülünce de ona Yusuf’a bir ok fırlattı. Ancak fırlattığı ok hedefini bulmayınca orada bulunan herkes kısa da olsa bir şaşkınlık yaşadı. Çünkü bu durum daha önce görülmüş bir şey değildi. Yusuf, bu şaşkınlık anını fırsat bilerek Alp Arslan’a saldırdı. O sırada tahtında oturmakta olan Alp Arslan bu saldırıyı savuşturmak için ayağa kalkmak istedi. Ama ayağı sürçerek yüzüstü yere kapaklandı. Bu sefer yanındaki emirlerden Sadüddevle Gevherayin Yusuf’u engellemek istediyse de bunu başaramadı. Yusuf da bıçağını yerde yatmakta olan Sultan Alp Arslan’a saplamayı başardı. Yusuf hemen orada öldürüldüyse de Alp Arslan ağır bir yara almıştı. Hemen başka bir çadıra götürülerek yaraları sarıldı. Ancak yaraları ağır olduğu için dört gün daha yaşayabildi.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun