SORULARLA TARİH
Türkiye Selçuklu Devleti nasıl kuruldu?
Mehmet ERSAN
Türkiye Selçuklu Devleti nasıl kuruldu?

Türkiye Selçuklu Devleti, Selçuklu hanedanının Arslan Yabgu koluna mensup olan Kutalmışoğlulları’ndan Süleymanşah’ın Batı Anadolu’ya gelerek İznik’e hâkim olması ile kuruldu. Bu devletin kurulmasını, Selçuklu hanedanı içerisindeki iki iktidar damarından birinin, kendisine, siyasî hükümranlığı tahkim edebileceği yeni bir alan bulması şeklinde değerlendirmek gerekir. Sultan Tuğrul Bey ve Alparslan dönemlerinde merkezî Selçuklu coğrafyasında iktidarı ele geçirme girişimlerinde bulunmalarına rağmen başarılı olamayan Yabgulular, özellikle Anadolu’yu Türkmen yerleşimlerine açan Malazgirt zaferinin ardından bu coğrafyaya gelmek suretiyle kendilerine yeni bir vatan edinmiş, bu şekilde atalarından kalan devletleşme mirasını da kullanmak suretiyle Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuşlardır. Süleymanşah ve kardeşlerinin Anadolu’ya ne zaman ve nasıl geldikleri meselesi tartışmalı olmakla birlikte, meseleye devletin kurulması açısından temas edildiğinde bunun bir önemi yoktur. 1071 yılından sonraki süreçte önce Urfa ve Birecik, daha sonra ise Konya havalisinde Bizanslılara karşı gaza faaliyetlerinde bulunan Süleymanşah önderliğindeki Kutalmışoğulları, 1070’li yılların ortalarına gelindiğinde Marmara bölgesine ulaşmış ve bir süre sonra da Bizans İmparatorluğu’nun iç işlerine müdahale edebilecek kadar kuvvetli bir askerî güç haline gelmişlerdir. Bizanslı asker, komutan ya da imparatorlarla kurulan şu ya da bu düzeydeki ilişkilerin ardından bölgede egemen bir güç haline gelen Süleymanşah, Azîmî’nin kaydına göre 1075’te, farklı kaynak okumalarına göre ise 1070’li yılların ortalarında İznik’e hâkim olarak Türkiye Selçuklu Devleti’ni kurmuştur.

Kavalalı Mehmet Ali Paşa nasıl başarılı oldu?
Fatih GENCER
Kavalalı Mehmet Ali Paşa nasıl başarılı oldu?

Kavalalı Mehmet Ali Paşa'nın başarılı olmasının en önemli sebebi Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu kriz haliydi. Her şeyden önce Babıâli’nin Kavalalı'yı durdurabilecek bir ordusu yoktu. Sultan Mahmut 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldıysa da Mansure Ordusu'nu güçlendirmeye fırsat bulamadı. Üstelik 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında var olan derme çatma birliklerin önemli bir kısmı kaybedilmişti. Bunun yanında Navarin Baskını sonrasında Osmanlı Devleti neredeyse donanmasız kaldı. Tüm bu olumsuz gelişmeler yaşanırken ölüm kalım mücadelesi veren Babıâli, halkından her defasında daha çok vergi ve daha çok asker talep etmiş, yetkililerin sonu gelmeyen istekleri neticesinde insanlar ellerindeki ve avuçlarındaki her şeyi yitirmişlerdi. Dahası eyaletleri yöneten valilerin önemli bir kısmı liyakat sahibi olmadığından fakir ahaliyi olabildiğince ezmiş, kişisel çıkarlarını devlet menfaatinin ve milletin refahının üstünde tutmuşlardı. Kısacası Kavalalı isyan ettiği zaman, Osmanlı Devleti ordusunu, donanmasını, parasını ve hatta halkının muhabbetini bile kaybetmiş bir durumdaydı. Dikkat edilirse Kavalalı harekete geçmek için mükemmel bir zamanlama seçmişti. Disiplinli ordusu ve eğitimli topçularıyla her defasında karşısına çıkarılan ve orduya benzetilmeye çalışılan insan kalabalığını kısa sürede dağıtmayı başardı. Kavalalı'nın oğlu İbrahim Paşa propagandaya çok önem vererek gittiği her yerde her kesin üç yıl boyunca vergiden muaf tutulacağını vaat etti. Bu nedenle Mısır birlikleri ilerledikçe ağır vergilerden dolayı yatak ve yorganlarını bile satmak zorunda kalan ahali, Osmanlı yönetimine başkaldırarak Anadolu'nun hemen her yerinde isyanlar çıkardı. Bu açıdan bakıldığı zaman Mısır ordusunun kısa sürede Bursa önlerine kadar ulaşmasını sadece İbrahim Paşa'nın marifetiyle açıklamak doğru olmaz. Kavalalı'nın başarılı olmasını Osmanlı Devleti'nin yeterli derecede askeri güce sahip olmamasıyla ve Anadolu ahalisinin Babıâli’ye başkaldırmasıyla izah etmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.  

Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?
Fatih GENCER
Kavalalı Mehmet Ali Paşa neden isyan etti?

19. yüzyılın en kurnaz ve hırslı devlet adamlarından biri olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Mısır Valiliği'ni elde ettikten sonra buradaki konumunu Osmanlı yönetimine rağmen muhafaza etmek istemişti. Kavalalı güçlenmeye çalıştığı sırada, Osmanlı tahtına oturan Sultan II. Mahmut, Rumeli ve Anadolu'da devletten bağımsız hareket eden yerel güçleri ortadan kaldırmaktaydı. Bu gelişmeleri yakından takip eden Kavalalı, aslında sıranın bir gün kendisine de geleceğinin farkındaydı. Bu nedenle askeri ve ekonomik yönden çok daha güçlü olması gerektiğini biliyordu. Ancak planlarını tam olarak hayata geçirebilmesi için Mısır'ın kaynakları yeterli değildi. Örneğin donanma için gerekli olan keresteyi Mısır'dan temin etmesi mümkün değildi. Ayrıca hayalindeki orduyu oluşturmak ve daha güçlü bir ekonomiye sahip olmak için Mısır'da bulunan insan sayısından çok daha fazla insan kaynağına ihtiyaç duymaktaydı. Bu nedenle Suriye ve Filistin bölgesine göz dikmiş ve buraları ele geçirmek için uygun fırsatları kollamaya başlamıştı. 1831 yılında beklediği ortam oluşunca Sayda Valisi Abdullah Paşa ile aralarındaki problemleri bahane edip, Osmanlı topraklarını istila etti. Aslında onun tam olarak nereleri ele geçirmek istediğini şu anki bilgilerimizle tespit etmemiz mümkün değildir. Ancak Kavalalı'nın Suriye'den çok daha fazlasını istediğine işaret eden belgeler bulunmaktadır. Onunla birlikte; Lübnan Dürzîlerinin lideri Mir Beşir, Adana'da Menemencioğlu Aşireti önde gelenlerinden Ahmet Bey, Nevşehir'de Pehlivanlı Aşireti Beyi Halit Bey, Kastamonu'da Tahmiscioğlu Mustafa gibi etkili insanlar Osmanlı yönetimine isyan etmişlerdi. Yukarıda ismi geçenlerin hepsinin ortak özelliği isyandan yıllar önce bir şekilde Mısır'a gidip, Kavalalı ile iletişime geçmiş olmalarıydı. Muhtemelen Kavalalı söz konusu müttefiklerinden alacağı desteği de hesaba katıp, belki de o dönemde hiç kimsenin tahmin edemeyeceği boyutta geniş bir istila hareketi başlatmıştı.

Hristiyanlar için Kudüs neden önemlidir?
Eldar HASANOĞLU
Hristiyanlar için Kudüs neden önemlidir?

Yahudiler içerisinde ortaya çıkan Hristiyanlık, doğal olarak onların kutsal saydığı şeyleri önemli görmek durumundaydı. Kutsal mekân bağlamında Yahudiler için Filistin toprakları, Kudüs, Süleyman Mabedi ve Süleyman Mabedi’nin içinde bulunan “Kodeş ha-Kodaşim” denilen bölüm kutsal ve önemli sayılmaktaydı. Ancak Hristiyanlık bu tarihi reddederek kendisini var ettiği için erken dönemlerinde Kudüs’e de mesafeli bir bakış oluşturdu. Hz. İsa’nın Kudüs’teki mabette Yahudilerin yaptıklarıyla ilgili söylemleri, çarmıh olayı sırasında mabetteki “Kutsalların Kutsalı” bölümünün perdesinin ortadan ikiye parçalanması gibi olgular sebebiyle, erken dönem Hristiyanları artık bu şehrin kutsallığının kalmadığını düşünmüşlerdir. Fakat IV. yy.’da Bizans İmparatoru Konstantin’in annesi Helena Hristiyanlığı kabul ederek Hz. İsa’nın yaşadığı yerleri görmek için Kudüs’e seyahat etmiş, burada haçın kalıntılarını bulmuş, böylece Kudüs şehri kutsal olarak algılanmış ve hac mekânına dönüşmüştür. Dolayısıyla Kudüs’ün Hristiyanlar için önemi IV. yy.’dan itibaren başlamıştır denebilir. Kilise babaları, dinî duyguyu pekiştireceği kanaatiyle Kudüs’e ve çevresine yapılan ziyaretleri faydalı görmüşlerdir. Haccın amacı İsa Mesih (ve Kutsal Ruh) ile ilgili hatıraların canlandırılması ve canlı tutulması olmuştur. Hac ibadetinin yapıldığı yer olan Kudüs’e, İsa Mesih’in şehre gelişi, şehirdeki vaaz yeri, çarmıha gerilmeye götürülürken geçtiği yol, çarmıhta öldükten sonra gömüldüğü yer, ölümünden sonra dirildiği ve havarilerine göründüğü yer gibi noktaları barındırması dolayısıyla Hristiyanlar tarafından özel bir dini önem atfedilmiştir. Bu kutsal noktalar, “Tanrı’nın beden içinde kaldığının” işaretlerini ve “bizatihi Tanrı’nın ayak izlerini” barındırdığı için, İsa Mesih ile bağları nedeniyle Hristiyanlar için özellikle kutsal olmuştur. Kudüs’ün Hristiyanlar için kutsallığı, Ortaçağlarda Haçlı Seferleri’nin düzenlenmesine sebep olmuştur. Haçlılar 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirmiş ve burada Latin Krallığı kurmuşlar. 02 Ekim 1187’de Selahaddin Eyyubi Kudüs’ü Hristiyanlardan geri almıştır.

Yahudiler için Kudüs neden önemlidir?
Eldar HASANOĞLU
Yahudiler için Kudüs neden önemlidir?

Yahudi kaynaklarında Yeruşal(ay)im diye bilinen Kudüs Yahudilerin kıblesi, kutsal şehridir. Yahudilere göre Kudüs ile Yahve arasında özel bir bağ vardır. Tanrı bu şehri kendi şehri olarak seçmiştir ve ebedilik bu şehirde yaşar. Yahudi kutsal metinlerinde Kudüs şehrini ifade etmek için pek çok isim ve sıfat mevcuttur. Yahudi ibadet ve dualarında Kudüs önemli yer tutmaktadır. Kudüs kıbledir ve tüm Yahudilerin ibadet sırasında Kudüs’e yönelmeleri gerekmektedir. Günlük dualarda Kudüs sürekli hatırlanır. Rabbiler Kudüs’ün dünyanın merkezi olduğunu, tüm dünyanın Siyon’dan yaratıldığını, göklerin kapısının Kudüs olduğunu, Hz. Âdem’in yaratılması için yeryüzünden alınan toprağın Kudüs’ten alındığını belirtmişlerdir. Yahudiler gelecek bir zamanda Mesih’in geleceğine ve Yahudilerin yeniden Kudüs’ü ele geçirerek devlet kurarak Kudüs’ün yeniden eski ihtişamına kavuşacağına inanırlar. Kudüs’le ilgili eskatolojik bilgiler, Yahudi düşüncesinde ahir zamanda evrensel egemenlik ve Kudüs’ün dünyanın kraliyet başkenti olduğunu anlatmaktadır. Başlangıçta Kudüs İsrailoğulları için sıradan bir şehir olmuştur. Hz. Musa’nın halefi Hz. Yuşa bu şehri ele geçirse de sonra onu, uğrunda savaşılacak bir şehir görmediğinden olmalı ki bırakmıştır. Kudüs, İsrailoğulları’nın gündemine Hz. Davud ve oğlu Hz. Süleyman ile birlikte girmiştir. Hz. Davut şehri ele geçirmiş ve onu başkent yapmıştır. Hz. Süleyman zamanında şehre mabet yapılmış ve Yahudiler için kutsal sayılan sandık buraya getirilerek mabedin “kutsalların kutsalı” adlı odasına konmuştur. Bununla da Kudüs dini bir anlam ifade etmeye başlamış, yalnızca siyasi merkez değil aynı zamanda dini bir merkeze dönüşmüştür. Kudüs’ün kutsallaşması Hizkiya (M.Ö. 727–697), Yoşiyahu (M.Ö. 640–609) ve Babil Sürgünü (M.Ö. 586-538) zamanında aşamalı olarak gerçekleşmiştir. Bir zamanlar Yehuda Devleti’nin başkenti olup sadece bu devletin vatandaşları için özel olan Kudüs, vatanı sembolize eden bir şehir kimliğine bürünerek Yahudilerin tamamı için manevi bir merkeze, kıbleye dönüşmüştür.

Müslümanlar için Kudüs neden önemlidir?
Eldar HASANOĞLU
Müslümanlar için Kudüs neden önemlidir?

Kudüs İslam’ın ilk kıblesidir. Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) Medine’ye göç etmesinin 2. yılında kıblenin yönü Kâbe olarak değiştirildi. Bu zamana kadar Müslümanlar ibadet ederken yüzlerini Kudüs’e dönerlerdi. Bunun dışında, Kudüs Müslümanlar için Miracın Şehri olarak da ehemmiyet arz eder. Henüz Mekke döneminde Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’ye hicretinden 1 veya 1 buçuk yıl önce, müşriklerin şiddet ve baskısının dayanılmaz olduğu sırada Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber’i (s.a.v.) İsra ve Mirac mucizesiyle desteklemiştir. İsra suresinde anlatıldığına göre, Hz. Peygamber (s.a.v.) “ilahi ayetlerden bazılarını görmesi için geceleyin el-Mescidü’l-Haram’dan etrafı bereketli kılınan el-Mescidü’l-Aksa’ya götürülmüştür.” Mescid-i Aksa’nın fazileti hakkında pek çok hadis bulunmaktadır. Mescid-i Aksa özellikle Mirac ve İsra olayından dolayı bu ehemmiyeti barındırmaktadır. Hz. Peygamber’in Mirac’a çıkarken ziyaret ettiği mekânın Beytü’l-Makdis olduğu müfessirler tarafından ifade edilmiştir. Meşhur İsra hadisinde Hz. Peygamber (s.a.v.) “Burak’a bindim, Kudüs’teki Beytü’l-Makdis’e vardım…” demektedir. İlgili hadislerde özet olarak Hz. Peygamber’in (s.a.v.) burada peygamberler topluluğuna namaz kıldırdığı ve sonra Arş-ı Â’lâ’ya yükseltildiği anlatılmaktadır. Yeryüzünde ilk mescidin Kâbe, ikinci mescidin ise Mescid-i Aksa olduğunu buyuran Hz. Peygamber (s.a.v.), ibadet niyetiyle ziyaretin sadece üç mescide olabileceğini buyurarak bu üçünün Kâbe, Mecsid-i Nebevi ve Mescid-i Aksa olduğunu belirtmiştir. Başka bir hadisinde namazdan elde edilecek sevap sıralamasında ilk yerde Kâbe’de kılınan namazın, onun ardından ise Mecsid-i Nebi ve Mescid-i Aksa’da kılınan namazın olduğunu buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) Müslümanları Mescid-i Aksa’yı ziyaret edip içinde namaz kılmaya teşvik etmiş, gidemeyenlerin ise kandillerinde yakılmak üzere oraya zeytinyağı göndermelerini tavsiye etmiştir. Müslümanlar Hz. Ömer zamanında Kudüs’ü fethetmiş, o zamandan bu şehirde yurt salmış, maddi ve manevi açıdan kalkındırmışlardır. Kudüs’te sahabiler, veliler, alimler uyumaktadır.

Emir Timur nasıl anlaşılmalı?
Mustafa ALİCAN
Emir Timur nasıl anlaşılmalı?

Kamuoyunun algısında Türk ve İslâm tarihinin en önemli figürlerinden biri olan Emir Timur’a dair iki farklı portre olduğu görülmektedir. Bunların ilki herhangi bir dinî ya da ahlaki değer tanımayan, akla gelebilecek her şeyi iktidarının devamlılığı için işlevsel bir alete dönüştüren “kana susamış bir zalim” fotoğrafı iken, diğeri ise Sünnî İslâm anlayışına gönül vermiş “mücahit bir önder” figürüdür. Hemen söyleyelim ki her iki figürasyon da sorunludur ve tarihî gerçekliği yalnızca bir yönüyle ele alan eksik bakış açılarına yaslanmaktadır. Tarihsel figürlerin ele alınma biçimlerinin çağdaş kaynaklarda yer alan bilgilere dayanan bir bulgular ağı üzerine kurulması gerekirken, sözü edilen Timur portrelerinde belli açılardan ideolojik olarak tarif edilebilecek bir “verileri ayıklama/seçilim” ameliyesi ortaya konulmakta, en başından bir portre kurgulanarak kaynaklardaki bilgiler bu portreyi inşa etmek için kullanılmaktadır. Bu ise aslında hiçbir zaman var olmamış bir ya da birden fazla Timur profilinin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Bazıları Timur’un yanında olup onun hayatına şahit olan, bazıları ise onun çağında yaşayan veya şu ya da bu biçimde onun eylemlerinden etkilenen çağdaş müelliflerin eserleri, Emir Timur tarafından gerçekleştirilen katliamlar, işgaller ve herhangi bir insanî değer ile telif edilemeyecek girişimlerin kayıtları ile doludur. Bunların bir kısmının uydurulmuş veya abartılmış olması da muhtemeldir. Yine aynı eserler Timur’un faziletlerini, siyasî ve askerî dehasını, imar ve inşa tutkusunu, din âlimlerine ve bilim adamlarına olan saygısını, hatta zaman zaman dindarlığını aksettiren birçok veriyi de barındırmaktadır. Dolayısıyla ona dair olası bir portrenin, mevcut bütün verileri objektif bir “çerçeve” içerisinden ele alıp anlamlı ve elbette “insanî” bir tabloya dönüştürmek suretiyle Timur’u “neyse o olarak” resmetmesi gerekir. Öte yandan bunun, tarih ilminin doğası gereği hiçbir zaman “tam manasıyla” mümkün olmadığının da akıldan çıkarılmaması gerekir.  Yukarıda çizmeye gayret ettiğimiz perspektif üzerinden bizim Timur’un nasıl anlaşılması gerektiğine dair önerimiz, “onun bir insan olduğunun hiçbir zaman unutulmaması” gerektiği yönündedir. Böyle olduğu takdirde onun da bütün insanlar gibi birtakım meziyetlerle, tutkularla, zayıflıklarla, ihtiraslarla vb. donatılmış bir varlık olduğu ve sözü edilen bu özelliklerin biri ya da öbürüne meylettiği dönemlerde birbirinden farklı ve zaman zaman da tutarsız davranışlar sergilemiş olduğu anlaşılacaktır. Dolayısıyla zaman zaman zalimce, zaman zaman da arifçe tavırlar sergilemesini anlamak kolaylaşacaktır.       

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun