İlk Türk-Arap Münasebetleri: Buhara'da Ezan Sesleri

İlk Türk-Arap Münasebetleri: Buhara'da Ezan Sesleri

“Maveraünnehr'in çok sayıda şehri, kasabası, nahiyesi ve köyü olmasına rağmen bunlar arasında en gözde ve tanınmış olanı Buharadır.” Bölgenin en eski yerleşim birimlerinden biri olan Buhara, efsanelerle karışmış kadim bir tarihe sahip olup, en-Narşahi’ye nazaran ilk sakinleri Türklerdir. Aynı müellif, efsanevi Turan padişahı Afrasyab’ın (Alper Tunga) zaman zaman Buhara’da ikamet ettiğini, mezarının dahi bu şehirde bulunduğunu kaydetmiş olup, bu rivayetler bölgedeki Türk varlığının çok eskilere dayandığına işaret etmesi bakımından önemlidir. Buhara tarihinde 7. yy’ın ikinci yarısı ile 8. yy’ın ayrı bir yeri vardır. Zira bu dönem, Arap-İslam ordularının Ceyhun Nehri’nin ötesine yani Maveraünnehr’e geçerek Buhara’ya yöneldikleri ve bu suretle bölgede Müslümanlar ile Türkler arasındaki ilk ciddi münasebetlerin yaşandığı dönemdir. Her ne kadar bu ilk münasebetler, daha çok mücadele şeklinde cereyan etmiş ise de sonuçları itibarıyla sadece Türk ve İslam tarihini değil, dünya tarihini de etkileyen son derece önemli bir gelişme olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini başlatmış, daha sonraki dönemlerde gelişen Türk-İslam kültür ve medeniyetinin en nadide örnekleri Buhara ve çevresinde neşv ü nema bulmuştur.

BEYAZ TARİH / MAKALE

Arap-İslam orduları Buhara önlerine ilk defa Emevilerin Horasan valisi Ubeydullah b. Ziyad kumandasında gelmişlerdir. Kaynaklarda “ordusuyla Ceyhun Nehri’ni geçen ilk Horasan Valisi veya Arap kumandan” olarak kaydedilen Ubeydullah b. Ziyad, nehri geçer geçmez Buhara’ya yöneldi. Bu, Arap-İslam ordularının Buhara önlerine ilk gelişiydi. Bu sırada Buhara tahtında oturan Türk Melikesi Kabac Hatun, şehri savunmak istediyse de başarılı olmadı ve bir milyon dirhem ödemesi şartıyla sulh yapmayı kabul etti. Sözkonusu meblağı alan Ubeydullah, elde ettiği mal, para ve ganimetin dışında çok sayıda esir/köle ile birlikte vali olarak atandığı Basra’ya döndü (55/675). Ubeydullah’ın beraberinde götürdüğü Buharalı kölelerin (berde-i Buhari) sayısı, en-Narşahi’ye göre dört, et-Taberi’ye göre ise iki bin kişi olup, bunların hepsi okçulukta mahir kimseler idi.

Ubeydullah b. Ziyad’ın seferinin üzerinden birkaç yıl geçmişti ki bu defa 56/675-676 senesinde Ubeydullah’ın yerine Horasan valisi tayin edilen Sa‘id b. Osman Buhara önlerinde görüldü. Sa‘id b. Osman’ın ordusunda Kusem b. Abbas, Abdülmelik b. Umeyr, Malik b. er-Rib, Rufey‘ Ebu’l-Aliye er-Riyahi gibi seçkin kimseler olmakla birlikte, askerlerin büyük kısmı Basra’da fena işlere karıştıkları için hapsedilmiş insanlardan oluşuyordu. Bunun dışında sefere katılmak isteyen gönüllüler de orduya alınmıştı ki, bunlar arasında Fars yolunda Hac yolu kesen eşkıyalar bile bulunmakta olup, Sa‘id b. Osmân sırf asker sayısını artırmak için bunlara bile maaş bağlayıp orduya dâhil etmişti. Kabac Hatun, başlangıçta bu orduyla savaşı göze alamayıp sulh teklif etse de Soğd, Kiş ve Nahşeb/Nesef halkının yardım için Buhara’ya geldiklerini öğrenince fikrini değiştirdi. Ancak Emevi ordusu karşısında yine başarılı olamadı. Böylece Buhara bir kez daha Emevi hakimiyetini kabul etmiş oldu.

Sa‘id, vaktiyle Ubeydullah’ın yaptığı gibi hemen geri dönmek niyetinde değildi. O Buhara’dan sonra Maveraünnehr’in diğer önemli bir şehri olan Semerkand’ı da ele geçirmek düşüncesindeydi. Hatun, onun Buhara’dan ayrılmasından sonra harekete geçebilir, Semerkand seferi sırasında Emevi ordusuna yeni bir taarruzda bulunabilirdi. Bunun için Hatun’a bir elçi gönderip “Ben şimdi Soğd ve Semerkand’a gidiyorum. Sen benim yolumun üzerindesin. Benim yolumu kesmemen ve bana sıkıntı çıkarmaman için teminat olarak rehine göndermen lazım.” dedi. Hatun, Buhara melikzadeleri ve dihkanlarından oluşan seksen kişiyi rehine olarak göndermeyi kabul etti. Bunun dışında Buhara halkından asker ve kılavuzlar vermek suretiyle de Sa‘id’e yardımda bulundu. Sa‘id, Semerkand önlerine gelip şehri kuşattı. Üç gün süren muhasaradan sonra şehir düştü. en-Narşahi’nin kaydına göre O dönemde Semerkand’ın bir padişahı yoktu. Sa‘id, Semerkand’dan 30 bin kişiyi köle yaptı. Birçok mal/servet elde etti. Buhara’dan sonra Semerkand’ı da ele geçirip birçok ganimet, servet ve köle elde eden Sa‘id, geri dönmeye karar vermişti. Semerkand’dan sonra Tirmiz’e, oradan da Buhara’ya geldi. Hatun, Semerkand seferini tamamlayıp selametle geri döndüğüne göre artık rehinelere ihtiyacı olmadığını bildirdi ve onları geri göndermesini istedi. Sa‘id, “Hala senden emin değilim. Ceyhun’dan geçene kadar rehineler benimle kalacak.” dedi. Ancak sözünü tutmadı. Ceyhun’dan geçtikten sonra Merv’de, Merv’e gelince Nişabur’da, Nişabur’a gelince de Kufe’de serbest bırakacağını vaat etmesine rağmen Medine’ye kadar rehineleri yanında götürdü. Bununla da yetinmedi. Medine’ye varınca kendi gulamlarına, onların kılıçlarını ve kemerlerini çözmelerini/almalarını emretti. Sonra onların yanında diba elbiseden, altın ve gümüşten her ne varsa hepsini aldılar. Yerine kilimler/kaba elbiseler verdiler ve onları ziraat işçisi yaptılar. Rehineler bu duruma çok üzüldüler ve “Bu adamın bize yapmadığı aşağılama ve zillet kalmadı. Bizi kulluğa aldı ve zor işler yapmamızı emretti. Zilletten öleceğimize, bari faydalı bir şekilde ölelim, ölümümüz bir işe yarasın.” dediler. Sonra Sa‘id’in sarayına girdiler, kapıları kapadılar ve Sa‘id’i öldürdüler. Kendilerini dahi ölüme attılar.

Emevi orduları, Kabac Hatun’un Buhara tahtında bulunduğu 61/680-681 senesinde bir kez daha Buhara önlerine geldiler. Bu tarihte Horasan valisi Selm b. Ziyad idi. Henüz 24 yaşında olan Selm b. Ziyad, eşi yanında olduğu halde nehri geçti. O, eşiyle birlikte bu nehri geçen ilk Arap’tı. Hatta bölgede bulunduğu esnada bir oğlu olmuş ve ona es-Suğdi adını vermişti.

Selm b. Ziyad’dan önceki Horasan valileri Buhara ve çevresine yazın sefer düzenliyor, kışın ise askeri üsleri konumunda bulunan Merv-şahican’a geri dönüyorlardı. Bu durumu fark eden mahalli begler, 61/680 yılında aralarındaki çatışmalara son verip, Araplara karşı hep birlikte savaşmaya karar vermişlerdi. Bu ittifakın içinde Kabac Hatun yer alıyordu. Bunun üzerine harekete geçen Selm, Nişabur ile Harezm’den sonra Buhara’ya yöneldi.

Selm b. Ziyad, Horasan’dan topladığı askerler ile ordusunun sayısını artırmış ve bu büyük ordu ile Buhara önlerine gelmişti. Hatun, ona karşı koyamayacağını biliyordu. Bunun için Soğd Meliki Tarhun’a bir elçi gönderdi. Tarhun’a, kendisiyle evlenebileceğini, bu durumda Buhara üzerindeki haklarını ona terk edeceğini bildirdi. Tarhun, Hatun’un teklifini kabul ederek yüz yirmi bin kişilik bir ordu ile Buhara’ya doğru hareket etti. Bunun dışında Türkistan’da da büyük bir ordu toplanmış ve Buhara’ya doğru yola çıkmıştı. Yardım kuvvetleri Buhara’ya ulaştıklarında, beklemedikleri bir durumla karşılaştılar. Zira Hatun, yardım kuvvetlerinin gelmesini beklememiş, ya onlardan ümidi kestiğinden ya da daha önce de yaptığı gibi vakit kazanabilmek amacıyla Selm ile sulh yapıp kale/şehir kapılarını Emevi ordusuna açmıştı. Ancak yardım kuvvetlerinin gelip Harkan Kanalı/Arkı kıyısına konduklarını öğrenir öğrenmez onlarla beraber hareket etmeye başladı ve şehir kapılarını kapatıp savaş vaziyeti aldı. Ancak savaş sonunda Buhara ordusu bir kez daha mağlup oldu. Müslümanlar birçok ganimet elde ettiler. Öyle ki süvarilere iki bin dört yüzer, piyadelere ise bin iki yüzer dirhem düşmüştü. Hatun bir kez daha mağlup olmuştu. Selm’den eman istemekten başka çaresi yoktu. Bir adam gönderdi ve sulh/barış istedi. Hatun’un teklifini kabul eden Selm, çok yüklü miktarda mal/para ve ganimet aldıktan sonra muzaffer bir şekilde Horasan’a döndü.

Selm b. Ziyad’ın Horasan ve Maveraünnehr’de oluşturduğu nizam, 64/683-684 senesinde bozuldu. Zira bu tarihte Yezid b. Muaviye’nin ölmesinden sonra Emevi payitahtında başlayan karışıklıklar, bütün vilayetlerde olduğu gibi Horasan ve Maveraünnehr’de de etkisini gösterdi. Zira Yezid b. Muaviye, Beni Ümeyye’nin Süfyani kolunun tek temsilcisi olup oğlu bulunmuyordu. Onun ölümüyle Emevi hilafetinde Muaviye’den beri devam eden Süfyani kolu sona ermiş ve ondan sonra kimin halife olacağı konusunda tartışmalar başlamıştı. Bu sırada Abdullah b. Zübeyr Mekke’de halifeliğini ilan etti. Diğer yandan Mervan b. Hakem de Şam’a gelerek II. Muaviye’nin yerine oturdu ve Abdullah b. Zübeyr ile mücadeleye başladı. Ancak Mervan’ın halifeliği de fazla sürmedi. 65/685 tarihinde öldü ve yerine veliahdi Abdulmelik b. Mervan geçti. Bu hadiseler yaşandığı esnada bütün vilayetlerde olduğu gibi Horasan’da karışıklıklar baş göstermişti. Büyük bir belirsizlik ve kargaşa ortamı mevcuttu. Selm b. Ziyad, Horasan Valisi olmakla beraber otoritesi sarsılmış ve her kabile kendi başına buyruk olmuştu. Bunun üzerine Selm, Horasan’dan ayrıldı ve yerine önce Yezid b. Mühelleb’i, ardında da Abdullah b. Hazim’i vekil bıraktı. Abdullah b. Hazim, Abdullah b. Zübeyr’in hilafetini beyʻat ederek onun Horasan valisi olarak görev yapmaya başladı. Fakat 72/691-692’de Abdülmelik b. Mervan Mekke’yi ele geçirdi ve Abdullah b. Zübeyr’i öldürdü. Ardından Abdülmelik b. Mervan’a itaat etmeyen Abdullah b. Hâzim de öldürüldü ve yerine Horasan valisi olarak Bükeyr b. Vişah tayin edildi. Ondan sonra Horasan’a başka valiler atansa da fetih politikası bir türlü uygulanamadı.

Bu durum 85/704 senesine kadar devam etti. Horasan ve Maveraünnehr’deki Emevi hakimiyeti, Irak Valisi Haccac’ın Horasan valisi el-Mufaddal b. el-Mühelleb’i azlederek yerine Kuteybe bin Müslim el-Bahili’yi tayin etmesiyle yeni bir döneme girdi (85/704)

Kuteybe, Horasan işlerini düzene koyup, bir süredir devam eden anlaşmazlıkları çözdükten sonra fetih harekatına girişti. Bazı bölgeleri fethederek, bazı bölgeleri ise mahalli beylerle anlaşmalar imzalamak suretiyle kendisine bağlıyordu. Böylece Merverrud, Talekan, Belh, Çağaniyan ve Toharistan’ı kontrol altına aldı. 87/705-706’da Toharistan’da hüküm süren Akhun beglerinden Badgiz Tudunu Nazek Tarhan ile anlaşma yaptı ve aynı sene içinde Ceyhun’dan geçerek Maveraünnehr şehirleri üzerine yürüdü.

Kuteybe’nin ilk hedefi, Ceyhun ile Buhara arasında bulunan Beykend oldu. Kuteybe, Müslüman olarak Abdullah adını alan Nizek Tarhan’la birlikte Beykend önlerine geldi ve şehri kuşattı. Şehir, çok sağlam surlara sahipti. Bundan dolayı Şaristan-ı Ruyin yani tunçtan, tunç gibi sağlam şehir denmişti. Üstelik Kuteybe’nin nehri geçip üzerlerine geldiğini haber alan Beykendliler de boş durmamışlar, bir yandan şehri tahkim ederken, diğer yandan da Buhara ve çevre bölgelere haber salarak yardım istemişlerdi. Kuteybe şehri kuşattığı sırada yardım kuvvetleri bölgeye ulaşmış, yolları ve geçitleri tutarak Kuteybe ve ordusunun çevre ile bağlantısını kesmişlerdi. Öyle ki, iki ay kadar süren bu dunun dolayısıyla Irak ve Horasan Genel Valisi Haccac, Kuteybe'nin ordusu hakkında karamsarlığa düşerek, camilerde onlar için dualar ettirmeye başladı. Bu süre zarfında büyük sıkıntı yaşayan Kuteybe, son bir gayretle Beykend’e hücum emrini verdi. Veki’ b. Ebi Sud et-Temimi kumandasındaki Emevî ordusu Beykend ordusunu mağlup etti. Kaçanlar Beykend suruna sığınıp müdafaaya devam ettiler. Kuteybe, duvarın altından burca tünel kazılmasını ve duvarı delip bir gedik açılmasını emretti. Kuteybe, açılan yarıktan/gedikten “Her kim bu gedikten girerse, onun diyetini ben vereceğim. Eğer ölürse, onun çocuklarına vereceğim.” diyordu. Bunun üzerine herkes içeriye girmek istedi ve böylece hisâr ele geçirildi. Çaresiz kalan Beykend halkı emân diledi. Teklifi kabul eden Kuteybe, Beykend’in idaresini Varkâ bin Nasr el-Bahili’ye bırakıp şehirden ayrıldı. Ancak henüz Beykend’e 5 fersah mesafede bulunan Hanbûn/Hunbûn’a varmıştı ki, Beykendlilerin isyan ettiği ve şehrin idarecisi Varkâ’yı yaraladıkları haberini aldı. Bunun üzerine geri dönen Kuteybe, Beykend’de eli silâh tutan kim var ise hepsini öldürdü. Kalanları ise köle yaptı. Öyle ki, şehir bir harâbe hâline geldi. et-Taberî’nin ifadesiyle Arap ordusunun eline Horasan’ın tamamında bile göremeyecekleri kadar altın, gümüş, para, mal ve ganimet geçmişti.

Beykend’in fethini Haccac’a bildiren Kuteybe, 88/707 senesinde tekrar nehri geçti ve Buhara’ya doğru ilerledi. Aynı sene içerisinde Buhara çevresinde yer alan Hanbun/Hunbun, Tarab, Numicket/Numuşkes,  Ramitin/Ramisene ve Verdane gibi yerleri ele geçirdi. Ancak bu sırada Tarab, Hanbun/Hunbun ve Ramitin’den birçok asker toplanıp Kuteybe’yi çembere aldılar. Bu orduda Soğd Meliki Tarhun, Hanek Hudât, Verdân Hudât ve Fağfur-i Çin’in kızkardeşinin oğlu Melik Kûr Mağanun da bulunuyordu. Bazı kaynaklarda iki yüz bin kişiyi bulduğu söylenen bu orduyla yapılan muharebeyi Kuteybe kazandı. Ancak gâlibiyete rağmen daha fazla ilerleyemedi ve Merv’e döndü. Durumu Haccac’a bildirdi. Buhara’nın bir an evvel fethedilmesini isteyen Haccac, ne şehrin çevresinin fethedilmiş olmasından, ne de karşılaşılan büyük ordunun mağlup edilmesinden memnun oldu. Kuteybe’ye, o sırada Buhara yönetimini ele geçirmiş olan Verdân Hudat üzerine yürümesini emretti. Bunun üzerine Kuteybe 89/708 senesinde üçüncü kez Buhara üzerine yürüdü. Zem tarafından nehri geçip Soğdlularla Kiş, Nahşeb/Neseflilerle geçit yolunda karşılaştı ve onlarla çarpıştı. Onları yenip Buhara'ya ilerledi. Verdan'ın sağ tarafından geçip Aşağı Harkana'da konakladı. Bölge halkı, çok kalabalık bir ordu ile karşısına çıktı. İki gün, iki gece onlarla çarpışan Kuteybe, sonunda zafer kazandı. Daha sonra Verdan Hudât ve Buhara hükümdarı üzerine yürüdüyse de başarılı olamadı. Merv'e geri dönüp bir mektupla Haccac'a durumu bildirdi. Haccac, cevaben yazdığı mektupta Buhara’nın resmini (haritasını) yapmasını istedi. Kuteybe de oranın resmini yaptırıp gönderdi. Bunun üze­rine Haccac “Yapmış olduğun şu işlerden dolayı Yüce Allah’a tevbe et ve oraya şu yerden hücum et.” diye yazıp şunları ekledi: “Kiş’e güzel davran. Nahşeb/Nesef’i havaya uçur, Verdân'ı geri al. Sakın düşmanın seni çevir­mesine fırsat verme, beni de eğri büğrü yollara sürükleme.”

Kuteybe, Haccac’ın emri üzerine 90/709 senesinde dördüncü kez Buhara üzerine yürüdü. Bu sırada Buhara’nın idaresini elinde bulunduran Verdan Hudat, Soğdlulardan, Türklerden ve çevredeki diğer topluluklardan yardım istedi. Ancak Kuteybe, onlardan daha erken Buhara'ya varıp orayı muhasara al­tına almıştı. Yardımcı kuvvetler Buhara önlerine gelip savaşa başladılar. Kuteybe’nin ordusunda bir ara geri çekilme ve bozgun emareleri görülse de bu durum uzun sürmedi. Toparlanan ordu taarruz etti ve çok şiddetli bir savaşın ardından Müslümanlar galip geldi. Böylece Buhara nihayet fethedilmiş oldu.

Kuteybe b. Müslim, önceki Horasan valilerinden farklı olarak, Emevi hakimiyetinin Buhara’da kalıcı olması ve İslamiyet’in bölgede yayılmasını hedefliyordu. Bu yüzden Buhara’nın fethinden sonra bölgeden ayrılmadı. Bir yandan yaptığı bazı düzenlemelerle bölgedeki Emevi hakimiyetini sağlamlaştırmaya çalışırken, diğer yandan da Buharalılar arasında İslamiyet’in yayılması için çaba sarf etti. Zira bölge halkı o döneme kadar gerek mantığı, gerekse harekât tarzı bakımından İslami fetih politikasından uzak olan ganimet amaçlı şedid bir Arap istilasına şahit olmuşlar, bu yapı içerisinde İslam’ın gerçek yüzünü görememişlerdi. Bu yüzden daha önce de olduğu gibi zahiren İslamiyet’i kabul etmiş gibi görünseler de aslında eski dinlerine inanmaya devam etmekte ve ülkelerini Arap işgalinden kurtarmak için fırsat beklemekte idiler.

Kuteybe, ilk önce asar-ı küfr ve Mecusilik gelenekleri yasakladı. Her kim ahkam-ı şeriatte bir kusur/hata yaparsa cezalandırılıyordu. Ancak bu yeterli değildi. Bölge halkının İslamiyet’i tanıması ve zorlama ile değil, kendi isteği ile İslamiyet’i kabul etmesini temin gerekiyordu. Bunun için Kuteybe, siyasî, idari ve ticari bakımdan bölgede etkin bulunan yerel idarecilerle yakınlık tesis etti. Kabac Hatun’un ölümünden sonra onun yerine geçen, ancak bir müddet sonra Verdan Hudat’a karşı koyamayarak Buhara tahtından uzaklaşan Tuğşade/Tuğşad’ı himaye edip tekrar Buhârâ tahtına oturttu. Tuğşade bir müddet sonra Müslüman oldu. Onun Müslüman olması, hem Kuteybe’nin bölgedeki faaliyetlerini kolaylaştırması ve hem de bölge halkının İslamiyet’e bakışını şekillendiren önemli bir hadise idi.

Kuteybe’nin bölge halkı arasında İslam’ın yayılmasını sağlamak amacıyla başvurduğu yöntemlerden biri de Buhara halkının evlerinin, bağ ve bahçelerinin yarısına Müslüman Arapların yerleştirilmesi oldu. Böylece hem bölge halkının durumundan haberdar olarak gizli gizli eski dinlerini yaşamalarını engelleyecek, hem de Müslüman Araplar vasıtasıyla onların İslamiyet’i daha iyi tanımalarını sağlayacaktı. Ancak bu uygulamanın beklenen neticeyi vermeyeceği, bölge halkının ev, mal ve mülklerini başta dil, kültür ve gelenek olmak üzere her bakımdan yabancı insanlarla paylaşmasının kolay olmayacağı meydandaydı. Dolayısıyla bu uygulama bölge halkının İslam’a ısınmasından çok, Araplara ve onların şahsında İslam’a karşı bakışlarını olumsuz etkiledi.

Kuteybe’nin bölgede İslam’ı yaymak amacıyla yaptığı işlerden biri de Cuma Mescidinin (Mescid-i Cami‘) inşası oldu. İç kalede, putperestlerin tapınağının bulunduğu ve şehrin en kalabalık mevkii durumunda olan Mâh-ı Rûz çarşısında Buhara’nın bilinen ilk mescidi olan Cuma Mescidi inşa edildi (94/712-713). Mescidin inşasından sonra Kuteybe, halkı Cuma Mescidine davet edip Cuma namazlarına gelenlere adam başı iki dirhem verileceğini söyledi. Böylece Buharalıların Cuma namazlarına gelmelerini, bu vesile ile kalplerinin İslamiyet’e ısınmasını hedeflemişti. Daha sonra Cuma Mescidinin yanında bulunan ve Rigistan denilen alana da bir Bayram Namâzgâhı inşa edildi.

94/712-713 senesinde mescidin inşası ile Buhara’da ilk ezan sesleri duyulmaya başlamıştı. Ancak Kuteybe’nin halkı mescide getirmek için başvurduğu yöntem, kısmen başarılı oldu. Zira şehrin fakirleri dağıtılan iki dirhemi almak için Cuma namazlarına gitseler de bunların bir kısmının mecburiyet, daha büyük bir kısmının ise dağıtılan para için mescide gittikleri ortadaydı. Nitekim bölgenin zenginleri, özellikle de şehrin dışına yaptırdıkları köşklerde oturan ve Al-i Kuskusa/Keskese denen zengin tüccar sınıfı davete icabet etmiyordu. Bununla beraber söz konusu mescidin yapılması, bölge halkının İslâmiyet hakkında bilgi edinmesine, isteyenlerin dinî eğitim almasına ortam hazırlaması bakımından önemli bir gelişmeydi. Diğer yandan yapılan bu mescid ve bayram namazgahı, Buhara’daki İslam hâkimiyetinin bir göstergesi olup, bölge halkından İslamiyet’i kabul edenlere eski dindaşlarının baskısına karşı güven ve cesaret veriyordu.

Buhara’da İslam’a ilginin artmasına bağlı olarak mescidlerin sayısı da artmaya başladı. Muhtelif mahalle ve köylerde mescidler inşa edildi. Her ne kadar bu dönemde İslamiyet’i kabul eden Buharalılar, eski inanç ve geleneklerinin izlerinden tamamen kurtulamamış iseler de Müslümanların sayısı her geçen gün artıyordu. Bu konuda en-Narşahi’nin şu kayıtları dikkat çekicidir. “Buhara halkı, İslam’ın ilk dönemlerinde, namâzda Kur’ân’ı Farsça okuyorlardı. Çünkü Arapça bilmiyorlardı. Rükû‘ vakti gelince orada bulunan bir adam onların arkasından “bekünîtâ nekînet”, secde yapmak istediklerinde “nekûniyâ nekûnî” diye bağırıyordu… Muhammed-i Ca‘fer, kitabında Buhara Mescid-i Câmi‘inin kapılarının üzerinde sûret gördüğünü zikretmiştir. O yüzler kazınmış ve kalanı öylece bırakılmıştı. Cami‘i yapana “O kapılar önceden mi yapılmıştır, eskiden mi kalmıştır?” diye sordum. Yaşlı bir adam bu durumun sebebini şu şekilde anlattı: “O zamanda şehrin dışında, zenginlerin oturdukları yedi yüz köşk vardı. Bir Cuma günü Müslümanlar köşklerin kapısına gittiler ve onları ısrarla Cuma namazına çağırdılar. Fakat köşklerde oturanlar kabul etmedikleri gibi köşklerin çatısından Müslümanlara taş attılar. Aralarında çatışma oldu. Müslümânlar galebe ettiler ve onların köşklerinin kapılarını söküp getirdiler. Onların hepsi o kapılara kendi putunun suretini yapmış idi. Mescid-i Cami‘ kalabalıklaşınca, o kapıları Mescid-i Cami‘ye kullandılar. Yüz suretlerini kazıdılar. Kazıyamadıklarını da öylece bırakıp kullandılar.”

Buhara ve çevresinin İslamlaşması hadisesi 99/717 tarihinde Emevî Halifesi olan Ömer b. Abdulaziz döneminde hız kazandı. Zira o, kendisinden önce uygulanan Müslüman Arap-Mevali ayrımına son verip, mevaliden alınmaya devam edilen haraç ve cizyeyi kaldırdı. Alim ve fakihleri İslam’ı tebliğe davet ederek bir yandan Müslümanların bilinçlenmesine, diğer yandan ise Müslüman olmayanların İslamiyet’i öğrenip tanımasına imkân verdi. Bu ve buna benzer politikalar, onun ölümünden sonra zaman zaman sekteye uğrasa da, Buhara VIII. yy’ın ortalarından itibaren büyük ölçüde bir İslâm şehri haline gelmişti.

Sonuç

Emevi ordularının Buhara’ya yönelik ilk akınları, gerek mantığı, gerekse harekat tarzı bakımından İslami fetih politikasından bir hayli uzak olan ve bu bakımdan fütuhat harekatından çok bir Arap istilasını andıran bir şekilde gelişti. Bu dönemde Buharalılar, doğrudan doğruya İslâm’a karşı değil, bölgeyi işgal ederek mâl ve ganimet elde etmeyi amaçlayan Emevi-Arap ordularına karşı mücadele ettiler. Zira bu dönemde Emevîler, ne Buharalılara ne de Maveraünnehr’in diğer bölgelerinde yaşayan halka İslâm’ı tebliğ etmek veya bölgeyi Müslümanlaştırmak hedefi gütmüyorlardı. İslamiyet’in bölgede yayılmaya başladığı dönemde bile İslamiyet’i kabul eden bölge halkından, gayr-i Müslimlerden alınan haraç vergisini almaya devam etmeleri, bölgede güttükleri esas amacı gösteren örneklerden sadece biriydi. Onların bu politikaları, Ömer b. Abdulaziz’in halifeliği döneminde olduğu gibi zaman zaman değişse de, genel olarak menfî yapısını devam ettirdi. 53/673 senesinde başlayan bu süreç, Kuteybe b. Müslim’in Horasan valisi tayin edildiği 86/705 senesine kadar devam etti. Kuteybe, bölgede tenkid edilecek bazı icraatlara imza atmış olsa da kendisinden önceki Horâsân valilerinin yaptığı hataları yapmadı. Kuteybe b. Müslim kumandasında dördüncü kez Buhara önlerine gelen Emevî orduları 89/708’de şehri ele geçirdiler. Buharalılar ilk ezan sesini, Kuteybe’nin inşa ettirdiği Cuma Mescidi’nde duymaya başladılar. Böylece sonuçları itibarıyla sadece Türk ve İslam tarihini değil, dünya tarihini de etkileyen son derece önemli bir gelişme olan Türklerin İslamiyet’i kabul süreci gerçek anlamda başladı. İlk münasebetler her ne kadar daha çok menfi bir surette cereyan etmiş olsa da daha sonraki dönemlerde Türk-İslam kültür ve medeniyetinin en nadide örnekleri Buhara ve çevresinde neşv ü nema buldu. Cüveyni’nin ifadesiyle “şehir ve etrafı, burada yetişen alim ve fakihlerinin nuruyla aydınlanıp, en nadide yüce şahsiyetlerle süslendi.” İslâm aleminde Medine ve Bağdad kadar şöhret kazanan Buhara, artık doğunun Kubbetü’l-İslâm’ı idi.

Bibliyografya
Aycan, İrfan (2002). “Emevîler Döneminin Sonuna Kadar Müslüman Arapların Türklerle İlk Münasebetleri”, Türkler, IV: 317-323.
Aycan, İrfan (1996). “Haccâc b. Yûsuf es-Sakafî”, DİA, XIV: 427-428.
Barthold, W. (1990). Moğol İstilasına Kadar Türkistân, Ankara: TTK Yay.
Cüveynî (1998). Târîh-i Cihângüşâ, I, (Türkçe terc, Mürsel Öztürk), Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
el-Belâzurî (2002). Fütûhu’l-Büldân, (Çev. Mustafa Fayda), Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
el-Makdisî, Ahsenü’t-Tekâsim fi Ma‘rifeti’l-Ekâlim, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile].
en-Narşahî (1892). Târih-i Buhârâ, (Charles Schefer, Description Topographique et Historique de Boukhara), Paris.
es-Sem‘ânî, el-Ensâb, II-IV, [el-Mektebetü’ş-Şâmile]
et-Taberî, Târîhu’t-Taberî, [el-Mektebetü’ş-Şâmile], IV.
ez-Zehebî, Târîhü’l-İslâm, [el-Mektebetü’ş-Şâmile], II.
Gangler, Anne-Heinz Gaube and Attilio Petruccioli (2004). Bukhara, The Eastern Dome of Islam: Urban Development, Urban Space, Architecture and Population, London.
Gibb, H. A. R. (1923). The Arab Conquests in Central Asia, London.
Halîfe bin Hayyât (2008). Târîhu Halîfe b. Hayyât, (Türkçe terc. Abdulhalik Bakır), Ankara.
İbn A‘sem el-Kûfî (1411). Kitâbu’l-Fütûh, (Tahkîk. Ali Şîrî), VII, Beyrut.
İbn Haldûn, Târîhu İbni Haldûn, [el-Mektebetü’ş-Şâmile], III.
İbn Havkal (1992). Suretü’l-‘Arz, Beyrut.
İbn Kesîr (1995). el-Bidâye ve’n-Nihâye, (Türkçe terc. Mehmet Keskin), VIII, İstanbul.
İbnü’l-Cevzî, el-Muntazam, [el-Mektebetü’ş-Şâmile], II.
İbnü’l-Esîr (1989). el-Kâmil fi’t-Târîh Tercümesi, (Türkçe terc. Ahmet Ağırakça) III, İstanbul.
Kazancı, Ahmet Lütfi (1993), “Haccâc b. Yûsuf es-Sakafî”, Uludağ Üniversitesi İla­hiyat Fakültesi Dergisi, IV (4): 117-127.
Kitapçı, Zekeriya (1972). “İslâm’ın İlk Devirlerinde Arap Şehirlerine Yerleştirilen İlk Türkler”, Türk Kültürü, X (112): 209-221.
Kitapçı, Zekeriya (1987). “Orta Asya Mahalli Türk Hükümdar ve Aristokratları Arasında İslamiyet: İlk Müslüman Türk Hükümdarları (Emevîler Devri)”, Belleten, LI (201): 1139-1152.
Kitapçı, Zekeriya (1998a). Orta Asya’da İslamiyet’in Yayılması ve Türkler, Konya.
Kitapçı, Zekeriya (1998b). Türkistan’da Müslüman Olan İlk Türk Hükümdarları, TDAV Yay., İstanbul.
Kitapçı, Zekeriya (1999). Yeni İslâm Tarihi ve Türkler, II, Konya.
Kurat, Akdes Nimet (1948). “Kuteybe bin Müslim’in Hârizm ve Semerkand’ı Zabtı (Hicrî 93-94-Milâdî 712)”, DTCFD, VI (5): 385-430.
Kurt, Hasan (1998). Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara.
Lammens, H. (1977). “Haccâc”, İA, V/1: 18-20.
Richard N. Frye-Aydın Sayılı (1946). “Selçuklulardan Evvel Ortaşark’ta Türkler”, Belleten, X (37): 97-131.
Şeşen, Ramazan (2001). İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, Ankara: TTK Yay.  
Ya‘kûbî (1382). Târîh-i Ya‘kûbî, (Farsça terc, Muhammed İbrahim Âyetî) II, Tahran.
Yâkût el-Hemevî (1397), Mu‘cemü’l-Büldân, I, II, IV, Beyrut.
Yıldız, Hakkı Dursun (2000), İslamiyet ve Türkler, İstanbul.
Yiğit, İsmail (2002), “Kuteybe bin Müslim”, DİA, XXVI: 490-491.
Yüksel, Ahmet Turan (2001). İhtirastan İktidara Kerbelâ -Emevî Valisi Ubeydullah b. Ziyâd Döneminin Anatomisi-, Konya: Yediveren Kitap.

 

beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Erkan GÖKSU

DİĞER MAKALELER
İlk Türk-Arap Münasebetleri: Buhara'da Ezan Sesleri
Türk Tarihi
Türklerin İslamiyet'i Kabul Psikolojisi

Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle neticelenen tarihî sürecin siyasî, askerî ve tarihî safhaları ile ilgili muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, konu hakkında bilinmeyen birçok hususu aydınlığa kavuşturmakla birlikte muhtelif tez ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan görüş farklılıkları içerisinde en dikkat çekicisi, “Türklerin, önceden mensup oldukları inanç sistemi ve hayat tarzıyla büyük bir benzerlik taşıyan İslâmiyet’i kabulde hiç zorlanmadıkları ve bu yeni dinle tanışmalarından hemen sonra çok hızlı bir şekilde ve toplu olarak İslâmiyet’i kabul ettikleri” görüşüne karşı “aslında bu sürecin hiç de söylendiği gibi kısa sürede ve kolay olmadığı, hatta Türkler arasında İslâmiyet’in cebrî bir surette yayıldığı” iddiasıdır. Konuyu ele alan araştırmacıların, aynı tarihî kaynaklardan istifade etmiş olmalarına rağmen, çok farklı neticelere ulaşmaları veya birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmeleri ilginçtir. Kanaatimizce bu durumun sebebi, meselenin sadece tarihî hadiselerden hareketle ele alınması ve buna bağlı olarak sözkonusu sürecin sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadî cephelerinin ya ihmal edilmesi ya da kişisel görüş ve kanaatlere göre şekillendirilmiş olmasıdır. Hâlbuki Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini, sadece tarihî kaynaklarda yer alan bilgileri, hele de bu bilgilerin bir kısmını veya istenen kısımlarını ele almak suretiyle izah etmek mümkün değildir. Zira sözkonusu süreç, tarihî olduğu kadar sosyolojik, psikolojik, kültürel ve hatta iktisadî cepheleri olan çok yönlü bir değişim sürecini kapsamaktadır. Bu bakımdan bir “din değiştirme” hadisesi olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini, özellikle psikolojik ve sosyolojik yönlerini esas almak suretiyle değerlendirmek, meselenin izahı için daha “doğru” ve “gerçekçi” bir bakış açısı oluşturma konusunda büyük önem taşımaktadır.

İlk Türk-Arap Münasebetleri: Buhara'da Ezan Sesleri
Moğol Tarihi
Moğollar; Bozkır’dan Dünya’ya Yayılan Güç

Asya bozkırlarında göçebe kültürün güçlü temsilcileri olan Moğollar, XII. yüzyılın sonu ve XIII. yüzyılın başlarında Cengiz Han öncülüğünde büyük bir imparatorluk kurarak kadim uygarlıkların bulunduğu toprakların yeni yöneticileri olmuşlardı. Asya’nın neredeyse tamamını bir asırdan uzun bir süre Moğollar yönetmişlerdi. Moğolların bu güçlü harekâtı hem kendilerinde hem de yönettikleri coğrafyada köklü değişimlerin yaşanmasına yol açmıştı. Bu değişimlerin büyük çoğunluğu kültür hayatı ve düşünce yapısı üzerinde görülmektedir. Moğol İmparatorluğunun yan kolları içinde kültürel değişim ve etkileşiminin en yoğun yaşandığı devlet kuşkusuz; İran ve Azerbaycan gibi köklü medeniyetlerin merkezinde şekillenen İlhanlılar’da olmuştu. İlhanlılar, dini açıdan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslamiyet gibi üç büyük semavî dinin etkisinin yoğun hissedildiği, bunun yanında kadim inançlar olan Budizm ve Mecusiliğin de canlılığını koruduğu; kültürel boyutta ise başta İran, Mezopotamya ve Anadolu olmak üzere güçlü eski uygarlıkların etkilerinin hala yaşamı biçimlendirmeye devam ettiği Yakın-Doğu topraklarını yönetmek durumunda kalmışlardı. Göçebe olan Moğollar açısından bu yeni bir tecrübeydi. Bu kültür zenginliğine bir de Moğolların Asya içlerinden taşıdıkları kültür birikimi de eklenince İlhanlıların yönetimi altında oldukça zengin bir kültür dünyası oluşmuştu. Moğolların XIII. yüzyılda neredeyse bütün Avrasya’yı saran saldırıları insanlık tarihinin eşine az rastlanır olaylarındandır. Bütün dünyayı kasıp kavuran Moğol istilası İslam dünyasının da başına gelen büyük bir felaket olmuştu. Müslümanların beş asır boyunca oluşturduğu medeniyete telafisi çok güç olacak tahribatlar vermişti. Bütün bu olumsuz koşullara rağmen Moğollar İslam dünyasının büyük bir çoğunluğunu hakimiyetleri altına aldıktan kısa bir süre sonra zarar verdikleri bu medeniyetin inancına teslim olmuşlar kendilerine din olarak İslamiyet’i seçmişlerdi. Bu gelişme İslamiyet’in Şamanizm başta olmak üzere bölgenin tüm inançlarına karşı apaçık bir zaferiydi. Bu olay bile başlı başına İslam medeniyetin gücünü ve derinliğini göstermektedir

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun