Türklerin İslamiyeti Kabulü

Türklerin İslamiyeti Kabulü

Tanınmış tarihçi Laszlo Rasonyi’ye göre “Dünya tarihinde, Türklüğün İslâm’a intisabı kadar başta önemsiz görünen, fakat sonuçta tesiri büyük olan başka bir hadise gösterilmez.” Gerçekten de Türklerin İslâmiyet’i kabulü(girişi), neticeleri itibarıyla sadece Türk ve İslâm tarihinin değil, dünya tarihinin de en önemli hadiselerinden biri olmuştur.

BEYAZ TARİH / MAKALE

“Din değiştirme” olgusu, çok eski tarihi dönemlere kadar uzanan bir geçmişi vardır. Denilebilir ki, bir dine girme ve çıkma anlamında din değiştirme, dinin tarihi kadar eskidir. Ancak bunun din sosyolojisi veya psikolojisi alanında bilimsel araştırmalara konu olması oldukça yeni sayılır. Bu bakımdan “din değiştirme” mefhumu üzerinde semantik bir karmaşa mevcut olup farklı yazarlar tarafından farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu farklı görüşler gözden geçirildiğinde “din değiştirme”, mensubu bulunduğu dinin kendisine yüklediği yükümlülükleri yerine getiremeyen bir kimsenin bu tavrından vazgeçmesi; kendisini “inançsız” olarak niteleyen bir kişinin kendi toplumunun dini kurallarını kabul ederek dindarlaşması veya bir dini reddederek bir başka dine inanması gibi anlamlar ifade etmektedir. Kavram, ayrıca “farklı bir din ideali için dini fikir ve bağlılıktan vazgeçme, dini inanç ve davranışlarla ilgili yön değişimini içine alan manevi evrim ve gelişme” olarak da tanımlanmaktadır.

Bir yönüyle psikolojinin, diğer bir yönüyle de sosyolojinin ilgi alanına giren din değiştirme, dinî inanç ve davranışlardaki köklü değişim ve dönüşümü ifade eder. Bu aynı zamanda da bir “kimlik değişimi”dir. Dolayısıyla din değiştirme, sadece teolojik veya dinî bir eylem değil, aynı zamanda da psikolojik ve sosyolojik bir hadisedir. Sosyolojik açıdan bakıldığında, bir dine veya dinî bir gruba girmek kadar, ayrılmak da din değiştirme kavramı içerisine girmektedir. Aslında bir “yeniden toplumsallaşma” süreci olan din değiştirme, “kişilik sisteminin, dinî inanç ve ibadetleri de içine alacak şekilde yeniden düzenlenmesi” veya “bir tür manevi evrim ve gelişme” olarak da tanımlanabilir. Bu durumda din değiştirme, sadece “eski inançtan ayrılma” değil, aynı zamanda da “yeni inanca varma”dır.

Psikologlar, din değiştiren bireyi, din değiştirmeye yönelten faktörlerden yalıtarak ele alırlar ve olgunun yalnızca psikolojik boyutu üzerinde yoğunlaşırlar. Sosyologlar ise din değiştirme olgusunu toplumsal kurumlar ve mekanizmalar tarafından harekete geçiren ve şekillendiren faktörlerin bir sonucu olarak görürler. Ancak unutulmamalıdır ki din değiştirme; din, insan, toplum-kültür üçgeninde meydana gelir. Dolayısıyla meseleyi bir yönüyle açıklamaya çalışırken diğer yönleri göz ardı etmek, meselenin eksik, hatta yanlış izah edilmesine sebep olacaktır. Bu bakımdan meseleyi sadece psikolojik veya sosyolojik olarak değil, her ikisini de kapsayan psiko-sosyal bir yaklaşımla ele almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

Psikologlar, din değiştiren bireyi din değiştirmeye yönelten faktörlerden yalıtarak ele alırlar ve olgunun yalnızca psikolojik boyutu üzerinde yoğunlaşırlar. Sosyologlar ise din değiştirme olgusunu toplumsal kurumlar ve mekanizmalar tarafından harekete geçiren ve şekillendiren faktörlerin bir sonucu olarak görme eğilimindedirler. Ancak unutulmamalıdır ki din değiştirme; din, insan ve kültür üçgeninde meydana gelen bir olgu olup, konuyu bir yönüyle açıklarken diğer yönleri göz ardı etmek, indirgemeci bir yaklaşım olacaktır.

İster bireysel ister toplumsal olsun, din değiştirme, hayatta karşılaşılabilecek en önemli olaylardan biridir. Din değiştirme, değişik şekil ve şartlarda gerçekleşen ve farklı neticeler ortaya çıkaran son derece kompleks yapıya sahip bir gelişmedir. Zira kişinin bağlanmış olduğu dini bırakarak başka bir dine geçmesi bazen duygusal, bazen entelektüel, bazen de her ikisinin değişik oranlarda etkin olduğu sebep ve problemlere bağlı olarak gerçekleşebilir.

Herhangi bir din değiştirme sürecinde, kişinin veya toplumun içinde bulunduğu şartlar, zamanlama, yeni dinin sunulma şekli, sunulan dinin içeriği gibi birçok etken büyük önem taşır. Bu bağlamda din değiştirme, ya bir anda olur ya da uzun bir düşünme ve araştırma neticesinde gerçekleşir. Duygusal bir yaklaşımla ve bir anda olan din değiştirmelerde din değiştiren “pasif” olarak nitelendirilmiştir. Uzun bir düşünme ve araştırma neticesinde gerçekleşen din değiştirmede ise din değiştiren kişi veya toplum pasif değil “aktif”tir ve süreci idrak edip değişimi özümseyerek neticelendirir.

Biz bu çalışmada, Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini yukarıda belirttiğimiz hususları göz önünde bulundurmak suretiyle karşılaşma, tanışma, etkileşim, uygunluk ve kabul evreleri olmak üzere beş ana başlık altında ele alarak sürecin gelişimine olumlu veya olumsuz yönde etki eden faktörleri değerlendireceğiz. Böylelikle Türklerin din değiştirirken kendi istek ve arzularıyla mı, yoksa mecburiyet neticesinde mi İslâmiyet’i kabul ettikleri, bu hadisenin bir anda mı, yoksa uzun bir süreç içerisinde mi meydana geldiği gibi tartışma konularının da kendiliğinden açıklığa kavuşacağı düşüncesindeyiz.

İslamiyet’ten Önce Türkler

İnsanlar, dini inançlarını, düşüncelerini, alışkanlıklarını değiştirebilirler. Ancak bir dini inancı veya bir kültü terk etmek kolay gerçekleşen bir hadise olmadığı gibi bir anda olup biten bir hadise de değildir. Aylar, yıllar alan uzun bir süreçtir. Hiç şüphe yok ki, yaşanan bu uzun süreçte sosyal faktörlerin etkisi göz ardı edilemez. Başka bir ifadeyle, din değiştirmenin, esas itibariyle teolojik ve psikolojik bir mahiyet arz ettiği bilinmekle birlikte, çoğu zaman toplumsal bir ortamda bir dizi faktörün etkisiyle meydana gelen bir süreç olduğu açıktır.

Yukarıda da ifade edildiği üzere bir din değiştirme sürecinde, kişinin veya toplumun içinde bulunduğu şartlar, zamanlama, yeni dinin sunulma şekli ve sunulan dinin içeriği gibi birçok etken büyük önem taşır. Bu cümleden olmak üzere Türklerin İslamiyet’i kabul süreci ele alınırken ilk olarak “Türklerin İslamiyet’i kabul etmeden önceki siyasî, sosyal, kültürel ve dinî durumları ve İslamiyet’le karşılaştıkları dönemin özellikleri üzerinde durmak isabetli olacaktır.

İslâmiyet doğduğu sırada Türkler, Moğolistan’dan Avrupa içlerine kadar uzanan geniş coğrafi sahada muhtelif devletler ve topluluklar halinde yaşamaktaydılar. O dönemde kuzey Asya’dan güneye doğru Sind Irmağı’na, doğuda Çin sınırından batıda Karadeniz’in kuzeyine kadar uzanan Göktürk Devleti’nin hâkimiyeti altında bulunurken, Kafkasya’da Dağıstan ile Karadeniz’in kuzey kıyıları Hazar Türklerinin idaresinde, Hazar Denizi’nin güney doğusu ise Sûl Türklerinin kurduğu bir beylik tarafından yönetilmekteydi. Bunların dışında güneyde Pamir-Hindukuş Dağları, kuzeyde Sibirya ormanları, batıda Hazar Denizi ve doğuda Çin’e kadar uzanan geniş yaylalarda yaşayan çok sayıda muhtelif Türk şubeleri bulunmaktaydı.

Bu kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış olan muhtelif Türk şubeleri, birçok bakımdan aynı millete mensup olmanın getirdiği ortak özelliklere sahip olmakla birlikte, bulundukları coğrafyaların kendilerine sunduğu imkân ve şartların; tarihi, kültürel ve medeni birikimlerinin bir neticesi olarak farklı özellikler kazanmışlardı. Sözgelimi bazı Türk şubeleri kendilerine ait bir siyasi teşekkül içinde yer alırken, bazıları kendilerine ait olmayan bir idareyi, bazıları göçebeliği ya da konargöçerliği devam ettirirken bazıları yerleşik hayatı tercih etmişler, buna bağlı olarak yeme içme alışkanlıklarından giyim kuşama, hayat telakkisinden dini inanca kadar birçok konuda farklılıklar ortaya çıkmıştı.

Bu farklılıklardan en önemlisi dini yapıdaydı. Her ne kadar Bozkırlı Türkler arasında adeta bir “milli din” haline gelmiş olan Göktanrı inancı hâkim ise de yerleşik hayata geçen veya merkezî Türkistan’dan ayrılarak başka bölgelere giden Türkler arasında o coğrafyada hâkim olan dinleri kabul edenler olmuştu. Bu cümleden olmak üzere, Türkler arasında Göktanrı inancı dışında sayıları çok büyük oranda olmamakla birlikte Buda, Mani, Zerdüşt, Hıristiyanlık ve hatta Yahudilik dinlerini kabul edenler de mevcuttu.

Görüldüğü üzere İslamiyet doğduğunda Türkler çok geniş bir coğrafyaya yayılmış bir vaziyette ve bu geniş coğrafya üzerinde farklı siyasî, sosyal, kültürel, iktisadî ve dinî inançlara sahip olarak yaşamaktaydılar. Uygurların doğuda Mani Dinini, Hazarların kuzeyde Yahudiliği ve Tuna Bulgarlarının da batıda Hıristiyanlığı benimsediği yıllarda Mâverâü'n-nehr ve Kafkasya’da daha önce bilmedikleri yeni bir dinle İslamiyet’le karşılaştılar.

Karşılaşma: İlk Temaslar
İslâmiyet’in Doğuşundan Önce

Din değiştirmede, yeni dinin sunulma şeklinin ne derece büyük önem taşıdığı ortadadır. Hatta özellikle ilk temas esnasında yeni dinin içeriğinden çok sunulma şeklinin daha ön planda olduğu söylenebilir. Bu bakımdan yeni dini sunan toplumla, yeni dinle karşılaşan toplum arasındaki karşılıklı ilişkilerin, din değiştirme sürecinin işleyişi konusunda büyük öneme sahip olduğu şüphesizdir. Dolayısıyla Türklerin İslam dinini kabul sürecinde Araplarla girmiş oldukları münasebetler ve bu münasebetlerin mahiyetinin çok iyi tahlil edilmesi gerekir.

Türklerle Araplar arasındaki ilk temasları, Cahiliye dönemine kadar götürmek mümkündür. Ancak bu ilk temaslar, iki toplum arasında büyük çaplı siyasî, sosyal ve kültürel yakınlaşmaya, ciddi bir etkileşim sürecinin başlamasına sebep olacak türden değildi. Zira Türkistan ile Arap coğrafyası birbirinden oldukça uzak bir mesafede bulunuyordu. Üstelik bu iki coğrafya arasında -bugünkü İran bölgesinde- Sâsânîler gibi dönemin en büyük siyasî teşekküllerinden birisi yer alıyordu ki, bu durum iki toplum arasında doğrudan bir temasın yaşanmasına imkân vermiyordu.

Bununla beraber kısmen ticarî faaliyetler kısmen de Sâsânî Devleti hizmetinde bulunan Araplarla, aynı devletin ordularında görev yapan Türkler arasında yaşanan ilişkiler, iki toplumun da birbirleri hakkında çok cüz’i de olsa genel bir malumat edinmesine yol açmıştı. Nitekim bu kısmî temas neticesinde Türkler hakkında malumat edinen Araplar arasında, Türklerin başta askerî kabiliyet ve kahramanlıkları olmak üzere sair özellikleri dilden dile dolaşmaya başlamış, başta önemli merkezler olmak üzere birçok Arap beldesinde Türkler hakkında söylence ve şiirlerin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.

Hz. Peygamber ve Hulefâ-yı Râşidîn Dönemi

Cahiliye dönemi Arap toplumunda ortaya çıkan “Türk imajı”, İslâmiyet’in ilk yıllarında da devam etti. Bu durumun en belirgin delili, İslâmiyet’i kabul etmiş olan Müslüman Araplardan nakledilen bazı rivayetlerde ve bizzat Hz. Peygamber’e atfedilen bazı hadislerde Türklerden bahsedilmesiydi. Bu rivayet ve hadislerin hemen hepsi, Türklerin askerî kabiliyet ve kuvvetine dair olup büyük bir kısmı Türklerle iyi geçinmeyi, onlarla mücadele etmemeyi ve Türklerin üstün vasıflarını öne çıkaran haberlerden oluşuyordu. Bunların yanı sıra Hz. Peygamber‘in Hendek savaşı sırasında bir Türk çadırında oturduğu, Kadir gecesi bir Türk çadırında itikâfa çekildiği gibi kayıtlara da rastlanmaktaydı.

Esasen ne Cahiliye döneminde ne de İslâmiyet’in ilk yıllarında münferit hadiseler dışında iki toplum arasında bu rivayet ve hadislere konu olacak derecede yakın veya köklü ilişkiler mevcut olmuştu. Üstelik sözkonusu rivayet ve hadislerin önemli bir kısmı Türklerin İslâmiyet’i kabul edip İslâm âlemi içerisinde önemli bir mevkie ulaştıkları dönemlere aitti. Dolayısıyla bu rivayet ve hadisler, doğrudan bir temas veya geniş çaplı tanıma-tanışma neticesinde ortaya çıkan “gerçek” haberlerden ziyade, biryandan yukarıda bahsettiğimiz kısmî temas neticesinde oluşan “Türk imajı”nın ve o sırada meydana gelen Sâsânî-Göktürk mücadelesi esnasında Türklerin üstün gelmesine paralel olarak gelişen çok azı münferit ve çoğunluğu mübalağalı söylencelerden ibaretti. Bütün bunlara rağmen sözkonusu rivayetler, İslâm toplumunun Türklere gösterdiği teveccühü ve belki de beklentileri ortaya koyması bakımından önemliydi.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Halife olan Hz. Ebubekr döneminde (632-634) de Müslüman Araplarla Türkler arasında ciddi bir temas yaşanmadı. Her ne kadar Hz. Ebubekir İslâmiyet’i yayma adına Arap yarımadası dışına ordular sevk etmiş, 633 senesinde Müslüman Araplarla Türk ülkeleri arasında bulunan Sâsânîlere karşı Irak’ta bir üs kurmuş ise henüz Sâsânî Devleti yıkılmamış, İslâm fetihleri Türk ülkelerine ulaşmamıştı.

Bu durum, Hz. Ömer dönemine (634-644) kadar devam etti. Zira İslâm orduları Hz. Ömer döneminde yapılan Nihâvend Savaşı (642) ile Sâsânî Devleti’ni ortadan kaldırdı. Böylece İran toprakları Müslümanlar tarafından fethedildi ve İslâm orduları ile Türk ülkeleri arasında bir engel kalmadı.

Nihâvend’de bozguna uğrayan son Sâsânî Kisrası III. Yezdcerd Horâsân’a kaçtı. Ahnef bin Kays kumandasındaki İslâm ordusu onu takip ederek Horâsân’a girdi. Kısa sürede Herat, Merv, Nişâbûr, Serahs, Merve’r-rûd ve Belh gibi şehirleri ele geçiren Ahnef bin Kays, Âmûderyâ (Ceyhûn) kıyılarına ulaştı. Durumu Hz. Ömer’e bildirip nehrin ötesine yani Mâverâü’n-nehr’e geçmek için izin istedi. Ancak Hz. Ömer buna izin vermedi. Bu sırada İran Kisrası Yezdcerd’in yardım çağrısı üzerine harekete geçen Türk Hakanı, Ahnef bin Kays üzerine yürüdü. Ancak iki ordu arasında bir savaş olmadı. Hakan, bölgede fazla beklemeyip yurduna döndü. Bunun üzerine Ahnef bin Kays da fethedilen bölgelerde çeşitli düzenlemeler yapıp Basra’ya gitti.

Bu sırada Mâverâü’n-nehr üzerindeki Göktürk hâkimiyeti zayıflamış, bölgede siyasî kargaşa ve otorite boşluğu baş göstermişti. Mâverâü’n-nehr muhtelif mahallî idarecilerin hâkimiyetinde bulunuyordu. Bunların yanı sıra Kuzey Azerbaycan ve Dağıstan’da Hazarlar, Cürcân’da Sûl Türkleri (Sûlîler), Sistan’da Eftalitler ve Halaçlar, Bâdgis’te Nizek Tarhan, Toharistân’da ise Karluklara mensup bir Yabgu hüküm sürmekteydi. Bunların her biri Sâsânîlerin yıkılması ve Göktürk nüfuzunun zayıflamasından sonra bağımsız hareket etmeye başlamışlardı.

Bu hadiselerden kısa bir süre sonra Hz. Ömer vefat etti ve yerine Hz. Osman geçti (644). Bu dönemde de Abdullah bin Âmir kumandasındaki bir ordu Âmûderyâ (Ceyhûn) kıyılarına kadar ilerledi (651-652). Bu arada Gürcistan, Dağıstan, Azerbaycan ve Erran’a kadar uzanan topraklar ele geçirildi. Azerbaycan’ın çeşitli yerlerine askerî birlikler yerleştirildi. 651 yılına gelindiğinde artık bütün İran İslâm hâkimiyeti altına girmişti. Ancak bundan sonra meydana gelen karışıklıklar, ardından Hz. Osman’ın öldürülmesi (656) ve Hz. Ali ile Muâviye arasındaki mücadeleler sebebiyle bu bölgedeki fetihleri devam ettirmek mümkün olmadı.

Kafkaslardaki Durum

Hz. Ömer ve Hz. Osman dönemlerinde İslâm ordusunun Türklerle mücadele ettiği ikinci cephe Kafkasya idi. Azerbaycan ve Erminiyye’nin fethinden sonra Müslüman Araplar, bölgede güçlü bir devlet kurmuş olan Hazar Türkleriyle karşılaştılar. 639’da Hz. Ömer Süraka bin Amr’ı Derbend’in fethine memur etti (643). Abdurrahman bin Rebîa, Selman bin Rebîa, Huzeyfe bin Esîd ve Bükeyr bin Abdullah gibi kumandanlar da Süraka’nın emrine verildi. Hz. Ömer Habib bin Mesleme’yi de ona yardıma gönderdi. Süraka’nın öncü kuvvetleri kumandanı olan Abdurrahman’ın sevk ve idaresindeki İslâm ordusu Derbend hâkimi Şehrbârâz ile antlaşma yaptı. Şehrbârâz da Müslümanlara tâbi olmayı kabul etti (642-643). Süraka’ya bağlı birlikler Derbend’in kuzeyine geçip Hazar Türkleriyle karşı karşıya geldi. Süraka’nın aynı yıl ölümü üzerine başkumandanlığa getirilen Abdurrahman bin Rebîa Hazarlarla mücadeleye devam etti (645-646). Hazar topraklarına akınlar düzenledi. Hazar başkenti Belencer yakınlarında meydana gelen bir savaş sırasında İslâm ordusu mağlup oldu ve Abdurrahman şehid düştü (652-653). Kardeşi Selman bin Rebîa bir süre savaşa devam ettikten sonra Derbend’e döndü. Ancak bu olaydan İslâm dünyasında yukarıda bahsettiğimiz iç karışıklıklar sebebiyle bu bölgede de herhangi bir ilerleme olmadı.

Tanışma: Emevîler Dönemi

Emevîler dönemi (661-750), Türklerin İslamiyet’i kabul sürecinin en önemli evrelerinden birisidir. Zira Emevîler dönemi, daha önce meydana gelen dolaylı ve sınırlı ilk temasların ardından, ciddi temasların yaşandığı dönemdir. Bu bakımdan Türklerin İslamiyet’i kabul süreci içerisinde bu dönemi “tanışma” dönemi olarak nitelendirmek mümkündür. Ancak hemen belirtmek gerekir ki bu tanışma, Türklerin gerçek manada İslamiyet’i tanımasına imkân sunacak, iyi ilişkilerin tesis edildiği müspet bir tanışma dönemi olmaktan ziyade, Emevîlerin yanlış politikaları sebebiyle Türklerin İslamiyet’i kabulünü geciktiren menfî ilişkilerin, büyük ve kanlı mücadelelerin, sayısız savaşın yaşandığı “kötü” bir tanışma devresidir. Bu bakımdan aşağı yukarı yüz yıl süren bu döneme “mücadele safhası” da denmektedir.

Türklerin İslamiyet’i “kılıç zoruyla” kabul ettiklerini ileri sürenler, Emevîler döneminde yaşayan mücadele ve savaşları örnek göstererek Türklerin yüz yıl boyunca İslamiyet’e karşı direndiklerini, Emevî ordularının kurduğu üstünlük karşısında İslamiyet’i şeklen kabul etmek zorunda kaldıklarını ve ilk fırsatta da tekrar eski dinlerine döndüklerini söylerler. Gerçekten de bu dönemde birçok kanlı mücadelenin yaşandığı ve Emevîler döneminin sona erdiği 750 tarihinde bile Türkler arasında İslamiyet’in hala tam anlamıyla yayılmadığı doğrudur. Ancak bu durumun temel sebebi, Emevîlerin gerek İslamiyet’i yayma adına giriştikleri fetih harekâtı esnasında gerekse ele geçirdikleri bölgelerde İslamiyet’i kabul eden toplumlara karşı uyguladıkları yanlış politikalardır. Bu yanlış politikalar sadece Türkler üzerinde değil, İslamiyet’le yeni tanışan bütün toplumlar üzerinde Emevîlerin şahsında İslamiyet’e karşı olumsuz bir yargıya sebep olmuştur. Bu noktada din değiştirme sürecini etkileyen en önemli faktörlerden biri olan “yeni dinin sunulma şekli” meselesini hatırlamak gerekir. Zira daha önce de belirtildiği üzere bir din değiştirme hadisesinde, özellikle ilk temas veya tanışma evresinde “yeni dinin içeriği”nden çok “sunulma şekli” büyük önem kazanmakta ve yeni dini sunan toplumla yeni dinle karşılaşan toplum arasında meydana gelen ilişkinin mahiyeti, sürecin hızlı veya yavaş, müspet veya menfî bir seyir kazanmasında belirleyici bir rol üstlenmektedir.

Arap toplumu içerisinde büyük bir nüfuza sahip olan Kureyş kabilesinin bir kolu olan Emevîler, İslâmiyet öncesi Arap toplumunun lideri durumunda idiler. Emevî ailesinin başında Ebu Süfyân bulunuyordu. Ebu Süfyân aynı zamanda da Mekke emîri olup bütün Araplar üzerinde söz sahibi idi.

İslâmiyet’in doğuşuyla birlikte Ebu Süfyân’ın ve dolayısıyla Emevîlerin durumu sarsıldı. Hz. Peygamber’in, Emevîlerle önceden beri çekişme halinde bulunan Kureyş kabilesinin Hâşimîler koluna mensup olması, başta Ebu Süfyân olmak üzere birçok Emevî büyüğünün Hz. Peygamber’in risaletine ve İslâmiyet’e karşı kavmi ve kabileci bir düşmanlık beslemelerine sebep oldu. Neticede Hz. Osman gibi birkaçı dışında Emevî ailesinin büyük kısmı İslâmiyet’e karşı direndi ve en son Mekke’nin fethi esnasında İslâmiyet’i kabul ettiler.

Hz. Peygamber’in vefatından sonra Müslümanların liderinin kim olacağı konusunda tartışmalar meydana geldi. Bu tartışmalar esnasında, Cahiliye döneminde mevcut olan kabilecilik anlayışı tekrar canlandı. Bu tartışmalar, özellikle Emevî ailesine mensup Hz. Osman’ın halifeliği ile Hâşimîlere mensup olan Hz. Ali’nin hilafeti döneminde çatışmaya dönüştü. İslâm âlemini uzun süre kan ve gözyaşına boğan mücadeleler sonunda Ebu Süfyân’ın vefatından sonra Emevî ailesinin başına geçen oğlu Muâviye iktidara sahip oldu ve böylece İslâm tarihinde 661 senesinden 750 senesine kadar devam edecek olan Emevîler dönemi başladı.

Emevîler, başta Ehl-i Beyt ve Hâşimîler olmak üzere Emevî iktidarını kabul etmeyen Müslümanlara hatta Emevî ailesine mensup olmayan bütün Araplara karşı çok şedîd ve adaletsiz bir yaklaşım sergilediler. Bu yaklaşım tarzı, sonradan İslâmiyet’i kabul eden İranlı, Türk vs Müslümanlar için de geçerliydi. Dolayısıyla Emevî fetihleri, gerçek manada bir İslâm fütuhatı olmaktan daha ziyade bir Arap harekâtına dönüştü. Ele geçirilen her bölgede büyük katliam ve yağma yapılıyor, bölge halkına türlü zulümler reva görülürken onlara İslâm’ı tebliğ konusunda herhangi bir gayret gösterilmiyordu. Bu menfi yaklaşıma rağmen İslâmiyet’i kabul edenler ikinci sınıf muamelesi görüyor, mevlâ (çoğulu: mevâlî) yani köle olarak değerlendiriliyordu. Öyle ki bir Arap, Arap olmayan bir Müslüman’la aynı hizada yan yana yürümeye, bir mevâlinin arkasında namaz kılmaya ve aynı safta bulunmaya yanaşmazdı. Araplar yemek yerken mevâli ayakta dururdu. Mevâlinin Araplar gibi, asillik anlatan künye kullanmaları yasaktı. Mevâli politikası öylesine ilerlemişti ki, Arapların hüküm sürmek, Arap olmayanların ise Araplara kölelik etmek için yaratılmış oldukları kanaati oluşmuştu. Hukuki bakımdan da büyük adaletsizlik vardı. Mevâli, gayri müslim hukukuna tabi tutuluyor, Müslüman olsalar dahi gayri müslimlerden alınan vergileri vermeye devam ediyorlardı.

Arap-İslâm Ordularının Türk İllerine İlk Akınları

Bu politikayı diğer bölgelerde olduğu gibi Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’de de uyguladılar. İlk Emevî Halifesi olan Muaviye, Hz. Ali’yi bertaraf edip iktidarı ele geçirdikten sonra bir müddetten beri duraklamış olan fetih harekâtını yeniden canlandırmak istedi. Bu amaçla 665 senesinde Araplar içerisinde sert ve katı yönetim anlayışıyla meşhur olan Ziyâd bin Ebîh’i Basra valiliğine tayin ederek bundan sonra yapılacak Horâsân ve Sistân harekâtını düzenli bir hale getirmesini istedi.

Ziyâd bin Ebîh, on yıl içerisinde Sicistân (Sistân), Kabil, Belh, Büst, Sind ve Sağâniyân (Çağaniyan) bölgelerine seferler düzenlendi. 671 senesinde ise Horâsân ve Toharistan'a yapılacak seferler için Merv’i ordugâh şehri hâline getirerek Kûfe ve Basra’dan yaklaşık 50.000 kişiyi başta Merv olmak üzere, Herât, Tus, Nişâbûr ve Belh şehirlerine yerleştirdi. Böylece Türkistan'a karşı girişilecek fetihlerde hareket üssü durumunda olan Horâsân eyâleti teşekkül etmiş oluyordu.

671 senesindeki diğer bir önemli hadise bu tarihte Hakem bin Ömer el-Gıfârî'nin yerine Horasan valiliğine getirilen Rebî’ bin Ziyâd el-Hârisî’nin Belh'te çıkan bir isyanı bastırdıktan sonra Kuhistân üzerine yürüyerek burada karşılaştığı Akhun (Eftalit) Türklerini mağlûp etmesiydi. Zaferin ardından Ceyhûn nehrine kadar ilerleyen, Rebî’ bin Ziyâd, burada Türk hükümdarı Nizek Tarhan’ı mağlup etti. Âmûl ve Zem gibi bazı şehirlerini fethedip Hârezm’e kadar akınlar yaptı. Böylece Horasan ve Toharistan topraklarının Müslümanların eline geçmiş ve hudud, Ceyhûn nehrine kadar dayanmış oluyordu. Ayrıca alınan köklü tedbirlerle Horasan'daki Arap hâkimiyeti sağlamlaşmış bulunuyordu. 673 senesinde Ubeydullâh bin Ziyâd’ın Horâsân valisi olarak tayin edilmesinden sonra ise bölgede yeni bir dönem başlıyordu.

Ubeydullâh bin Ziyâd, Horâsân Valisi tayin edildiğinde (53/673) henüz yirmi beş yaşında idi. O da babası gibi Araplar arasında sert ve katı yönetim anlayışıyla meşhurdu. Öyle ki 680 senesinde İslam tarihine Kerbelâ Faciası olarak geçen Hz. Hüseyin ve beraberindeki 72 kişinin katledilmesi hadisesi, Yezîd bin Muâviye’nin Kûfe Valisi olan Ubeydullâh bin Ziyâd’ın emri altında ordu tarafından gerçekleştirilmişti. Hz. Hüseyin’in cesedinin atların ayaları altınca çiğnetilmesi emri de yine Ubeydullâh tarafından verilmişti.

İşte İslam tarihi içerisinde böylesine kötü bir şöhrete sahip olan Ubeydullâh bin Ziyâd, Horâsân Valisi atandığı 673 senesinde yirmi dört bin kişilik ordusuyla Ceyhûn (Âmûderyâ) Nehri’ni geçti. O, “ordusuyla Ceyhûn (Âmûderyâ) Nehri’ni geçen ilk Horâsân Valisi veya Arap kumandan” idi. Nehri geçer geçmez Buhârâ’ya yöneldi ve Beykend ile Buhârâ etrafında bulunan Nahşeb ve Râmitîn’i ele geçirip birçok esîr ve köle ele geçirdikten sonra Buhârâ önlerine geldi.

O sırada Buhârâ, Richard N. Frye’nin “Eski Orta Asya tarihinin en önemli/önde gelen kadını” olarak nitelendirdiği Kabac Hatun isimli Türk melikesi tarafından yönetiliyordu. Kabac Hatun, hızla Ceyhûn Nehri’ni geçip Mâverâü’n-nehr’e giren Emevî ordusu karşısında pek fazla dayanamayacağının farkında idi. Etrafa haberciler gönderip Türklerden yardım istedi. Ancak netice değişmedi. Şiddetli çarpışmalardan sonra Emevî ordusu karşısında duramayan Buhârâ ordusu ağır kayıplar verdikten sonra dağıldı. Emevî ordusunun eline çok sayıda ganimet geçti. Bunlar arasında çok sayıda silâh, elbise, altın ve gümüş olduğu gibi birçok esîr de bulunmaktaydı. Ubeydullah, Kabac Hatunla bir milyon dirhem ödemesi şartıyla sulh yaptı ve elde ettiği mal, para ve ganimetin dışında çok sayıda esîr ile birlikte Basra’ya döndü (55/675). Ubeydullâh’ın beraberinde götürdüğü Buhârâlı kölelerin (berde-i Buharî) sayısı, en-Narşahî’ye göre dört, et-Taberî’ye göre ise iki bin kişi olup, bunların hepsi okçulukta mâhir kimseler idi. Ubeydullâh, onları Basra’da iskân etti. Haccâc Vâsıt şehrini kurunca, onlardan pek çok kimseyi ora­ya nakletti. Basra’da onların yerleştirildiği sokağa “Buhârâlılar Sokağı” deniliyordu.

Ubeydullâh bin Ziyâd’ın seferinin üzerinden birkaç yıl geçmişti ki bu defa 56/675-676 senesinde Ubeydullâh’ın yerine Horâsân valisi tayin edilen Sa‘îd bin Osmân Buhârâ önlerinde görüldü. Göreve gelir gelmez hemen Mâverâü’n-nehr’e yönelen Sa‘îd bin Osmân’ın ordusunda Kusem bin Abbâs, Abdülmelik bin Umeyr, Mâlik bin er-Rîb, Rufey‘ Ebû’l-Âliye er-Riyâhî gibi seçkin kimseler bulunmaktaydı. Ancak ordunun büyük kısmı Basra’da fena işlere karıştıkları için hapsedilmiş insanlardan oluşuyordu. Bunun dışında sefere katılmak isteyen gönüllüler de orduya alınmıştı ki, bunlar arasında Fars yolunda Hac yolu kesen eşkıyalar bile bulunmakta olup, Sa‘îd bin Osmân sırf asker sayısını artırmak için bunlara bile maaş bağlayıp orduya dâhil etmişti.

Sa‘îd bin Osmân’ın ilk hedefi Buhârâ, daha sonra ise Semerkand idi. Emevî ordusunun Ceyhûn’dan (Âmûderyâ) geçip Buhârâ önlerine geldiğini öğrenen Kabac Hatun, bu orduyla savaşı göze alamadı. Hemen birini gönderip Ubeydullâh bin Ziyâd ile yapmış olduğu anlaşmaya sadık kalacağını bildirdi ve haraç olarak hazırladığı 300 bin dirhemi gönderdi. Bir ara kendisine destek için Soğd, Kiş ve Nahşeb (Nesef)’den gelen kuvvetlere güvenerek başkaldırdıysa da başarılı olamadı. Bir kez daha Emevî hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı. Ardından Semerkand’ı da ele geçiren Sa’îd birçok ganimet, servet ve köle ile geri döndü.

Muâviye, Sa’îd bin Osmân’dan sonra 59/678-679 senesinde Abdurrahman bin Ziyâd’ı Horâsân Valisi tayin etmişti. Muâviye öldüğü sırada Horâsân Valisi o idi. Abdurrahman bin Ziyâd, dönemin iç çatışmalarının da etkisiyle herhangi bir fetih harekâtına girişmemişti. Muâviye’den sonra yerine geçen Yezîd bin Muâviye ise Abdurrahman bin Ziyâd’ı azledip, 61/681 tarihinde Selm bin Ziyâd’ı Horâsân valiliğine atadı.

Emevî orduları, 61/680-681 senesinde Selm bin Ziyâd kumandasında bir kez daha Buhârâ önleri geldiklerinde Buhârâ tahtında yine Kabac Hatun bulunmaktaydı. Selm bin Ziyâd’dan önceki Horâsân valileri Buhârâ ve çevresine yazın sefer düzenliyor, kışın ise askeri üsleri konumunda bulunan Merv-şâhicân’a geri dönüyorlardı. Bu durumu fark eden mahalli beyler, 61/680 yılında aralarındaki çatışmalara son verip, Araplara karşı hep birlikte savaşmaya karar vermişlerdi. Bu ittifakın içinde Kabac Hatun da yer alıyordu. Bunun üzerine harekete geçen Selm, Nişâbûr ile Hârezm’den sonra Buhârâ’ya yöneldi. Başta Soğd Meliki Tarhun olmak üzere çevre melikleri ve Türkistan’dan gelen bir ordu Buhârâ’nın ve Kabac Hatun’un yardımına koşsalar da sonuç yine aynı oldu. Emevî ordusu Buhâra’yı bir kez daha ele geçirdi. Müslümanlar birçok ganîmet elde ettiler. Öyle ki süvarilere iki bin dört yüzer, piyadelere ise bin iki yüzer dirhem düşmüştü. Hatun bir kez daha mağlup olmuştu. Selm’den emân istemekten başka çaresi yoktu. Bir adam gönderdi ve sulh istedi. Hatun’un teklifini kabul eden Selm, çok yüklü miktarda servet ve ganimet elde ettikten sonra muzaffer bir şekilde Horâsân’a döndü. Bir müddet sonra tekrar Ceyhûn nehrini geçip Mâverâü’n-nehr’e girdi ve burada Soğd halkıyla savaştı.

Selm bin Ziyâd’ın Horâsân ve Mâverâü’n-nehr’de oluşturduğu nizam, 64/683-684 senesinde bozuldu. Zira bu tarihte Yezîd bin Muâviye’nin ölmesinden sonra Emevî payitahtında başlayan karışıklıklar, bütün vilayetlerde olduğu gibi Horâsân ve Mâverâü’n-nehr’de de etkisini gösterdi. Bu durum 704 senesine kadar devam etti. Horâsân ve Mâverâü’n-nehr’deki Emevî hâkimiyeti, Irak Valisi Haccâc’ın Horâsân valisi el-Mufaddal bin el-Mühelleb’i azlederek yerine Kuteybe bin Müslim el-Bâhilî’yi tayin etmesiyle yeni bir döneme girdi (85/704)

Kuteybe bin Müslim ve Buhârâ’nın Fethi

Kuteybe bin Müslim’in Horâsân Valisi olmasıyla, İslâm fetihlerinin Hulefâ-i Râşidîn döneminden sonraki ikinci önemli dalgası yaşandı. Velid bin Abdülmelik’in (705-715) hilafeti dönemine tesadüf eden bu dönemde Kuteybe, Horâsân işlerini düzene koyup, bir süredir devam eden anlaşmazlıkları çözdükten sonra fetih harekâtına girişti. Bazı bölgeleri fethederek, bazı bölgeleri ise mahalli beylerle anlaşmalar imzalamak suretiyle kendisine bağlıyordu. Böylece Merve’r-rud, Talekan, Belh, Çağâniyân ve Tohâristân’ı kontrol altına aldı. 705-706’da Tohâristân’da hüküm süren Akhun beglerinden Badgiz Tudunu Nîzek Tarhan ile anlaşma yaptı ve aynı sene içinde Ceyhûn’dan geçerek Mâverâü’n-nehr şehirleri üzerine yürüdü.

Kuteybe’nin ilk hedefi, Âmûderyâ (Ceyhûn) ile Buhârâ arasında bulunan Beykend oldu. Yanında, Müslüman olarak Abdullah adını alan Nîzek Tarhan da bulunduğu halde Beykend önlerine geldi ve şehri kuşattı. Şehir, çok sağlam surlara sahipti. Üstelik Kuteybe’nin nehri geçip üzerlerine geldiğini haber alan Beykendliler de boş durmamışlar, bir yandan şehri tahkim ederken, diğer yandan da Buhârâ ve çevre bölgelere haber salarak yardım istemişlerdi. Kuteybe şehri kuşattığı sırada yardım kuvvetleri bölgeye ulaşmış, yolları ve geçitleri tutarak Kuteybe ve ordusunun çevre ile bağlantısını kesmişlerdi. Öyle ki, iki ay kadar süren bu durum dolayısıyla Irak ve Horâsân Genel Valisi Haccâc, Kuteybe'nin ordusu hakkında karamsarlığa düşerek, camilerde onlar için dualar ettirmeye başladı. Bu süre zarfında büyük sıkıntı yaşayan Kuteybe, son bir gayretle Beykend’e hücum emrini verdi. Veki’ bin Ebî Sûd et-Temîmî kumandasındaki Emevî ordusu Beykend ordusunu mağlup etti. Kaçanlar Beykend suruna sığınıp müdafaaya devam ettiler. Kuteybe, duvarın altından burca tünel kazılmasını ve duvarı delip bir gedik açılmasını emretti. Kuteybe, açılan gedikten “Her kim bu gedikten girerse, onun diyetini ben vereceğim. Eğer ölürse de onun çocuklarına vereceğim.” diyordu. Bunun üzerine herkes içeriye girmek istedi ve böylece hisâr ele geçirildi. Çaresiz kalan Beykend halkı emân diledi. Teklifi kabul eden Kuteybe, Beykend’in idaresini Varkâ bin Nasr el-Bâhilî’ye bırakıp şehirden ayrıldı. Ancak henüz Beykend’e 5 fersah mesafede bulunan Hanbûn/Hunbûn’a varmıştı ki Beykendlilerin isyan ettiği ve şehrin idarecisi Varkâ’yı yaraladıkları haberini aldı. Rivâyete göre bu hadisenin sebebi şu idi: Beykend’de bir adam yaşardı. Onun iki güzel kızı vardı. Varkâ İbn Nasr, her ikisini dışarı çıkardı/seçti. Kızların babası olan bu adam, “Beykend büyük bir şehirdir. Niçin bütün şehirden sadece benim iki kızımı alıyorsun?” diye sordu. Varkâ cevâb vermedi. Bunun üzerine adam fırlayıp/atılıp bir bıçak vurdu. Bıçak darbesi Varkâ’nın karnına geldi. Ancak bu darbe tesirli değildi ve Varkâ’yı öldürmedi.” Bazı kaynaklara göre Beykendlileri Müslümanlara karşı kışkırtan, kör veya bir gözü kör biriydi.

İsyanı haber alır almaz geri dönen Kuteybe, askerlerine “Gidiniz ve Beykend’i yağmalayınız. Onların kanlarını ve mâllarını size mübâh ve helâl kıldım.” dedi. Beykend’de eli silâh tutan kim var ise hepsini öldürdü. Kalanları ise köle yaptı. Şehir bir harâbe hâline geldi. en-Narşahî’nin verdiği bilgiye göre “Beykend halkı tüccâr idiler. Olay sırasında birçoğu ticâret için Çin vilâyetinin beldelerine ve başka yerlere gitmiş idiler. Geri döndüklerinde çocuklarını, kadınlarını ve yakın akrabalarını istediler ve Araplardan satın aldılar. Beykend’i de tekrar âbâdân yaptılar. Beykend’den başka, tamamı virân olup hâli kalan ve sonra tekrar aynı şehirlilerin eliyle çabucak/hemen âbâdân olan hiçbir şehir yoktur” demişlerdi. Beykend’in fethinden sonra Arap ordusunun eline Horâsân’ın tamamında bile göremeyecekleri kadar altın, gümüş, para, mal ve ganimet geçmişti.

Beykend’in fethini Haccâc’a bildiren Kuteybe, 88/707 senesinde tekrar nehri geçti ve Buhârâ’ya doğru ilerledi. Buhârâ çevresinde yer alan Hanbûn/Hunbûn, Târâb, Numicket/Numuşkes,  Râmitîn/Râmisene ve Verdâne gibi yerleri ele geçirdi. Ancak bu sırada Târâb, Hanbûn/Hunbûn ve Râmitîn’den birçok asker toplanıp Kuteybe’yi çembere aldılar. Bu orduya Soğd Meliki Tarhûn, Hanek Hudât, Verdân Hudât ve başkaları da bulunuyordu. Bazı kaynaklarda iki yüz bin kişiyi bulduğu söylenen bu orduyla yapılan muharebeyi Kuteybe kazandı. Ancak gâlibiyete rağmen daha fazla ilerleyemedi ve Merv’e döndü. Durumu Haccâc’a bildirdi. Ancak bir an evvel Buhârâ’nın fethedilmesini isteyen Haccâc, ne Buhârâ’nın çevresinin fethedilmiş olmasından, ne de karşılaşılan büyük ordunun mağlup edilmesinden memnun oldu. Kuteybe’ye, o sırada Buhârâ yönetimini ele geçirmiş olan Verdân Hudât üzerine yürümesini emretti.

Bunun üzerine Kuteybe 89/708 senesinde üçüncü kez Buhârâ üzerine yürüdü. Onun Buhârâ üzerine yürüdüğü bu tarihte şehrin Melikesi Kabac Hatun ölmüş, yerine oğlu Tuğşâde (Tuğşâd) geçmişti. Kuteybe, Zem tarafından nehri geçip Soğdlularla Kiş, Nahşebliler (Nesefliler) geçit yolunda karşılaştı ve onlarla çarpıştı. Onları yenip Buhârâ'ya ilerledi. Verdân'ın sağ tarafından geçip Aşağı Harkâna'da konakladı. Bölge halkı, çok kalabalık bir ordu ile karşısına çıktı. İki gün, iki gece onlarla çarpışan Kuteybe, sonunda zafer kazandı. Daha sonra Verdân Hudât ve Buhârâ hükümdarı üzerine yürüdüyse de başarılı olamadı. Merv'e geri dönüp bir mektupla Haccâc'a durumu bildirdi. Haccâc, cevaben yazdığı mektupta Buhârâ’nın resmini (haritasını) yapmasını istedi. Kuteybe de oranın resmini yaptırıp gönderdi. Bunun üze­rine Haccâc “Yapmış olduğun şu işlerden dolayı Yüce Allah’a tevbe et ve oraya şu yerden hücum et.” diye yazıp şunları ekledi: “Kiş’e güzel davran. Nahşeb’i havaya uçur, Verdân'ı geri al. Sakın düşmanın seni çevir­mesine fırsat verme, beni de eğri büğrü yollara sürükleme.”

Kuteybe Haccâc’ın emri üzerine 90/709 senesinde dördüncü kez Buhârâ üzerine yürüdü. Bu sırada Buhârâ’nın idaresini elinde bulunduran Verdân Hudât, Soğdlulardan, Türklerden ve çevredeki diğer topluluklardan yardım istedi. Ancak Kuteybe, onlardan daha erken Buhârâ'ya varıp orayı muhasara al­tına almıştı. Yardımcı kuvvetler Buhârâ önlerine gelip savaşa başladılar. Kuteybe’nin ordusunda bir ara geri çekilme ve bozgun emareleri görülse de uzun süre devam etmedi. Toparlanan ordu taarruz etti ve çok şiddetli bir savaşın ardından Müslümanlar galip geldi.

Buhârâ’nın Fethinden Sonraki Gelişmeler

Buhârâ’nın fethiyle Mâverâü’n-nehr kapıları İslâm ordularına açılmış oluyordu. Şimdi sıra Semerkand’a gelmişti. Buhârâ halkının başına gelenleri gören Semerkand hükümdarı Tarhûn, Kuteybe’ye elçi gönderdi ve bazı şartlar ileri sürmek kaydıyla barış teklif etti. Onun gibi Toharistan hâkimi Nizek Tarhan da Buhârâ seferinden dönmekte olan Kuteybe’nin yanına giderek ona bağlılığını bildirdi. Ancak Kuteybe’ye güvenmiyordu. Bu yüzden Talekan, Merv, Faryâb ve Cüzcân hâkimleriyle iş birliği yaparak Müslüman Araplara karşı birlikte hareket etmeye çalıştı. Fakat Nizek Tarhan’ın müttefikleri 710 yılında Kuteybe’yle anlaştılar. Bunun üzerine çaresiz kalan Nizek Tarhan, bir kaleye sığınmak zorunda kaldı. Kuteybe onu ele geçirip Irak umumî valisi Haccâc’a gönderdi. Nizek Tarhan, Irak’a ulaşır ulaşmaz Haccâc’ın emriyle öldürüldü.

Kuteybe, Nizek Tarhan’ı ele geçirdikten sonra Kiş ve Nesef’e yürüyüp buraları da hâkimiyet altına almıştı. Bu sırada Haccâc, Zabulistan hükümdarı Rutbil üzerine bir sefer düzenlenmesini istedi. Bunun üzerine Mâverâü’n-nehir harekâtını durduran Kuteybe, Rutbil’in üzerine yürüdü (711). Kuteybe’ye karşı koyamayacağını anlayan Rutbil haraç vermeyi kabul etti. Ardından Hârezm bölgesi itaat altına alındı ve böylece sadece Horâsân değil, Mâverâü’n-nehr’de kâmilen Emevî hâkimiyetine girmiş oldu.

704-705 senesinden beri devam eden fetihler neticesinde önemli şehirler ve stratejik mevkiler ele geçirilmiş ise de gerek bölge halkı gerekse mahalli idareciler henüz İslâmiyet’i benimseyememişlerdi. Buna bağlı olarak bölgedeki İslâm hâkimiyetine karşı her an başkaldırabilirlerdi. Bunlardan biri olan Semerkand hâkimi Tarhan da Kuteybe’ye itaat arz etmekle beraber bölge kesin olarak İslâm hâkimiyeti altına alınamamıştı. Üstelik Semerkand halkı da Tarhan’ın Müslümanlara haraç vermeyi kabul etmesinden dolayı ona karşı hoşnutsuzluk içindeydiler. Neticede isyan ettiler ve Tarhan’ı öldürdüler. Yerine Gurek bin İhşîd adlı biri getirildi. Semerkand’da arzu edilen ölçüde emniyet ve huzurun sağlanamaması Mâverâü’n-nehr‘in diğer şehirleri için bir tehdit oluşturuyordu. Bu hususu dikkate alan Kuteybe, Hârezm seferi dönüşü Semerkand üzerine yürümeye karar verdi. Kardeşi Abdurrahman bin Müslim’i öncü kuvvetlerin başında gönderirken kendisi de büyük bir orduyla yola çıktı. Bunu duyan Gurek, Şâş ve Fergana halkıyla Türk birliklerinden teşkil ettiği bir orduyla karşı harekete geçti. Taraflar Semerkand ile Buhârâ arasında karşı karşıya geldiler. Gurek’e bağlı kuvvetler Kuteybe karşısında tutunamadı. İleri harekâtı sürdüren Emevî ordusu Semerkand’ı kuşattı. Karşı koymayacağını anlayan Gurek, barış teklif etti. Antlaşma şartlarına göre Semerkand (Soğd) hâkimi Gurek, her yıl 2.200.000 dirhem vergi ödeyecek ve o yıl için 30.000 asker gönderecekti. Ayrıca şehirde bir mescid yapılacak ve Kuteybe bir süre sonra şehri terk edecekti.  Ancak İslâm ordusu antlaşma şartlarına rağmen şehri terk etmedi ve buraya bir garnizon yerleştirildi. 712 senesinde yeni bir sefer düzenleyen Kuteybe, Şâş, Fergana ve Hocend’i ele geçirdi. 714-715 senesinde ise Kaşgar’ı fethetti. Böylece İslâm hâkimiyeti, Çin topraklarına kadar ulaştı.

Bu fetihler gerçekleştirilirken Irak umumi valisi Haccâc vefat etti (Haziran-Temmuz 714). Kuteybe her zaman yakın ilgi ve desteğine mazhar olduğu Haccâc’ın ölümü üzerine askerlerini terhis etti. Ancak Halife I. Velid, Kuteybe’ye bir mektup gönderip kendisini Irak’tan ayrı olarak müstakil bir vilayet haline getirilen Horâsân’a vali tayin ettiğini bildirdi ve seferlere devam etmesini istedi. Bunun üzerine Kuteybe Fergana’yı kesin olarak İslâm hâkimiyeti altına almak ve Fergana-Kaşgar ticaret yolunu ele geçirmek amacıyla yola çıktı (715). Fergana’ya varıp karargâhını kuran Kuteybe Halife Velid’in ölüm haberini aldı. Yeni Halife Süleyman bin Abdülmelik’in hâkimiyetini tanımayıp ona isyan etti (714). Ancak bu isyan esnasında öldürüldü (715).

Kuteybe’den Sonraki Durum ve Emevîlerin Akıbeti

Kuteybe’nin ölümü, Mâverâü’n-nehr ve şarktaki İslâm fetihleri açısından bir dönüm noktası teşkil eder. Zira her ne kadar ondan sonra bölgeye atanan Emevî valileri de bir takım fetih hareketlerinde bulunmuş iseler de onun kadar geniş bir fütuhat hareketine girişememişlerdir. Kuteybe’den sonra bölgeye atanan Yezid bin Muhalleb 717 senesinde Türk yurtlarına akınlar düzenlemiş Dihistan, Taberistan ve Cürcân’ı ele geçirdi. Bununla beraber Dihistan’da hüküm süren Türk hükümdarı Sûl’u mağlup ettiği halde o yörede İslâm egemenliğini sağlayamadı.

Yezid bin Muhalleb’den sonraki Horâsân valileri döneminde de Müslüman Araplarla Türkler arasında mücadeleler devam etti. Emevîlerin, ilk dönemlerden itibaren bölge halkına çok acımasız davranıyor olmaları büyük bir tepkiye sebep oluyor, siyaseten hâkimiyet altına alınan bölgelerde bile çok güçlü bir Emevî karşıtı hareket gelişiyordu.

717 senesinde Ömer bin Abdulaziz’in Halife olmasıyla bu politika değişti. Zira Ömer bin Abdulaziz, 720 senesine kadar sürecek olan hilâfeti döneminde İslâm dininin, Emevî devletinin geniş hudutları içinde yaşayan dil, din ve ırk bakımından farklı unsurlar arasında, özellikle de Türkler arasında yayılması ve sosyal bünyesi sağlam, kendi içinde güçlü bir İslâm toplumunun tesisi için gerekenleri yapmaya çalıştı. Halife bu hedefi gerçekleştirmek için bir kısım icraata girişti. Bu cümleden olmak üzere önce Türkistan seferlerini durdurdu. Bölgeye yeni idareciler tayin etti, onların yumuşak bir yönetim kurmalarını temine çalıştı. Ayrıca o, Müslümanlar arasındaki vergi adaletsizliğini önledi. İslâmiyet’i tebliğ amacıyla "çağrı mektupları" gönderip ve din adamları görevlendirdi. Fakat onun dönemi çok kısa sürdü ve ölümüyle birlikte bu politikaya son verildi. Zira onun çabaları, Emevî idarecileri tarafından hiç bir zaman benimsenmemiş, hatta devamlı engellenmeye çalışılmıştı.

720 senesinde Ömer bin Abdulaziz’in ölümünden sonra Emevîlerin önceki politikalarına dönmeleri bölgedeki çatışmayı yeniden alevlendirdi. Bu dönemde Türkler, özellikle Türgeş Hakanı Sul-lu önderliğinde zaman zaman Emevîlere karşı üstün geldiler. Türgeş Hakanı Su-lu Han, Kur-sul kumandasındaki bir orduyu Semerkand üzerine sevk etti. Horâsân valisi Said bin Abdülaziz ile savaşan birlikler Müslümanları mağlup ettiyse de Semerkand‘ı muhasara altına alamadan geri döndüler. Horâsân valiliğine getirilen Said bin Amr el-Haraşî zamanında Müslüman Araplara karşı Türgeş hakanını destekleyen Türkler zulme maruz kaldılar ve yurtlarını terk ettiler. Said kaçanları takip ederek Hocend’de kendilerini kuşattı ve yakaladığı Türkleri kılıçtan geçirdi (722). Bu olaylar Türklerin Müslüman Araplara karşı düşmanlıklarının artmasına sebep oldu.

Horâsân valiliğine getirilen Müslim, 723-24 yılında Fergana’yı ele geçirmek üzere hazırlıklara başladı ve bazı başarılar kazandı. Daha sonra Taşkent üzerine yürüdü fakat Türgeş Hakanı Su-lu‘nun mukavemeti karşısında geri çekilmek zorunda kaldı. Onları takip eden Türk askerleri Sîr Derya (Seyhun Nehri) kıyısında kendilerine yetişti ve yapılan savaşta Müslüman Araplar ağır kayıplar vererek Hocend’e çekildiler. Bu olaylar Mâverâü’n-nehr’deki Müslüman hâkimiyetini oldukça sarstı. Türkler kaybettikleri toprakları geri almak için seferber oldular.

Esed bin Abdullah el-Kasrî‘nin valiliği döneminde de Müslüman Araplar Türkler karşısında başarı sağlayamadılar. Türkler Mâverâü’n-nehr’de yer yer üstünlüğü ele geçirdiler. Esed bin Abdullah Huttel’e düzenlediği bir seferde Türgeşler karşısında mağlup oldu. Bu dönemde Emevî halifesi Hişam bin Abdülmelik Türgeş Hakanı Su-lu’ya elçilik heyeti gönderip İslâm‘a davet etti. Ancak Hakan İslâmiyet’i kabul ettikleri takdirde askerlerinin ve halkının geçim sıkıntısı çekeceğini söyleyerek bu teklifi kabul etmedi.

Bu mücadele safhasını Araplar lehine düzelten ise 738 ortalarında Horâsân'a gönderilen Nasr bin Seyyar oldu. Emevîlerin bölgedeki son valisi olan Nasr bin Seyyâr, Abbâsî İhtilalinin patlak verdiği sıralarda 748-749 senesinde ölene kadar görevini devam ettirmişti. Onun biraz da şansının yardımıyla çok kötü bir durumda iken, Türgeş Hakanı Kur-Sul’u öldürtmesiyle bölgede siyasî hâkimiyet bakımından Emevîlerin üstünlüğü kesinleşti. Ancak her geçen gün artan hoşnutsuzluk, fiili bir harekete dönüşmek üzereydi. Halkın hoşnutsuzluğu ve uygulanan adaletsiz uygulamalar, Emevîlere karşı bir ihtilâl şartlarının olgunlaşmasına zemin hazırladı. Buhârâ ve çevre­sinde faaliyet gösteren Abbâsî propagandacısı Süleyman bin Kesîr’in isteği üzerine, İbrahim bin Muhammed,  747 yılında Ebû Müs­lim’i Horâsân’a gönderdi. Buhârâ, Horâsân genelinde cereyan eden bu gelişmelerden uzak değildi. Bu sırada el-Alâ bin Hureys Buhârâ ve çevresinde halkı Emevîlere karşı örgütlemekteydi. Süleyman bin Kesîr, 747 yılı Ramazan ayının son haftası içinde Buhârâ ve Âmul’de faaliyet göstermesi için Nadr bin Sabîh ile Şerîk bin İsa’yı görevlendirdi. Hummalı bir çalışma sonucunda Ebû Müslim taraftarı olan insanların sayısı yüz binlere vardı. Buhârâ halkı da Ebû Müslim’in yanında yer aldı. Nasr bin Seyyâr, onun karşısında başarı gösteremediği için 748 yılında hükümet merkezi olan Merv’i terketti. 749 yılında Emevî Valisi Âmir bin Dubâra’nın elinde bulunan İsbahan’a düzenlenen sefer esnasında Ebû Müslim, Ebû’r-Rebî‘ İb­rahim bin Hasen el-Buhârî’ye iki yüz kişilik birliği ile Kûmis-Taberistân ve Dünbâvend yollarının emniyetini sağlama görevini verdi. Hilâfet merkezinden yardım alamadığı ve Horâsânlıların deste­ğini kaybettiği için, Ebû Müslim karşısında da zor duruma düşen Nasr bin Seyyâr, 10 Kasım 748 tarihinde Hemedân yakınında bulunan Sâve’de vefat etti. Nasr bin Sey­yâr’ın ölümüyle artık Ebû Müslim’in önünde durabilecek ciddi bir kuvvet kalmadı. Böylece Buhârâ’nın da içinde yer aldığı Horâsân bölgesi Ebû Müslim’in hâkimiyeti altına girdi. Abbâsîlerin ihtilal gi­rişimi sadece Horâsânla sınırlı kalmayıp, dalga dalga bütün ülkeyi sardı. Horâsân’da elde edilen başarılar diğer yerlerde de kazanıldı ve 132/750 senesinde Emevî devleti yıkılıp yerine Abbâsî devleti kurul­du.

Kafkaslardaki Durum

Emevîler döneminde Müslüman Araplarla Türklerin doğrudan ilişkide bulundukları bir diğer bölge de Kafkaslar’dı. Daha önce bahsedildiği gibi burada Hz. Ömer devrinde Azerbaycan ve Ermeniye’nin fethinden sonra İslâm orduları Kafkas dağlarına dayanmışlardı (643). Bunun kuzeyinde bir Türk devleti olan Hazar devletinin toprakları bulunuyordu. İki kuvvet arasındaki mücadeleler Hz. Ömer zamanında başlayarak fasılalarla devam etti. Ancak her iki taraf da birbirlerine karşı kesin bir üstünlük sağlayamadı. Bazen Türkler bazen ise Müslüman Araplar galip geldi. Bölgede Müslümanların başarılı olması, Azerbaycan Ermeniye valisi Mervan bin Muhammed'in Hazar başkenti İtil’i kuşatarak Hazar Hakanı’nın İslâmiyet’i kabul mecburiyetinde kaldığı 737'deki seferde mümkün oldu. Bununla birlikte bu cephede mücadeleler daha sonra da devam etti. Nitekim Hazar Hakanı İslâmiyet’i mecburiyet karşısında kabul etmişti. Dolayısıyla ilk fırsatta İslâmiyet’ten çıktı ve IX. yüzyılın ilk yarısında ailesiyle birlikte Museviliği kabul etti.

Emevîler Döneminde İslâmlaşma Üzerine Bir Değerlendirme

Daha önce de bahsedildiği üzere Emevîler, başta Ehl-i Beyt ve Hâşimîler olmak üzere Emevî iktidarını kabul etmeyen Müslümanlara hatta Emevî ailesine mensup olmayan bütün Araplara karşı çok şedîd ve adaletsiz bir yaklaşım sergilemişlerdi. Bu yaklaşım tarzı, sonradan İslâmiyet’i kabul eden İranlı, Türk vs Müslümanlar için de geçerliydi. Dolayısıyla Emevî fetihleri, gerçek manada bir İslâm fütuhatı olmaktan daha ziyade bir Arap harekâtına dönüşmüştü. Ele geçirilen her bölgede büyük katliam ve yağma yapılıyor, bölge halkına türlü zulümler reva görülürken onlara İslâm’ı tebliğ konusunda herhangi bir gayret gösterilmiyordu. Bu menfi yaklaşıma rağmen İslâmiyet’i kabul edenler ikinci sınıf muamelesi görüyor, mevlâ (çoğulu: mevâlî) yani köle olarak değerlendiriliyordu. Mevâli, gayri müslim hukukuna tabi tutuluyor, Müslüman olsalar dahi gayri müslimlerden alınan vergileri vermeye devam ediyorlardı.

Emevîler bu politikayı diğer bölgelerde olduğu gibi Horâsân ve Mâverâü'n-nehr’de de uyguladılar. Özellikle ilk defa Ceyhûn’u geçip Buhârâ önlerine gelen Ubeydullah bin Ziyâd, Said bin Osman ve Selm bin Ziyâd, bölgede büyük tahribat meydana getirmiş, çok sayıda insan öldürmüş, sadece bölgenin zenginliklerine el koymakla yetinmeyip bölge halkından birçok köle ve esir alarak beraberlerinde götürmüşlerdir. Buna karşılık bölgede İslâmiyet’in yayılmasına sebep olacak herhangi bir faaliyet veya çalışma yoktur. Dolayısıyla bölge halkı Arap fatihleri, yeni bir dini yani İslâmiyet’i tebliğ eden bir İslâm ordusu olarak değil, ülkelerini zapt eden, canlarına ve mallarına kasteden şedîd istilacılar olarak tanımıştır. Dolayısıyla her defasında karşı koymuş, ancak başarılı olamayınca zahiri itaat gösterilerinde bulunarak ilk fırsatta tekrar mücadeleye başlamışlardır.

Bu durum 704 senesinde Kuteybe bin Müslim’in Horâsân valisi atanmasıyla kısmen değişmişti. Esasen Kuteybe de önceki Horâsân valilerini aratmayacak hatta onlardan daha şedîd bir politika izlemekle birlikte seleflerinden farklı olarak, Emevî hâkimiyetinin Buhârâ’da kalıcı olması ve İslâmiyet’in bölgede yayılmasını hedeflemişti. Bu yüzden Buhârâ’nın fethinden sonra bölgeden ayrılmadı. Bir yandan yaptığı bazı düzenlemelerle bölgedeki Emevî hâkimiyetini sağlamlaştırmaya çalışırken, diğer yandan da Buhârâlılar arasında İslâmiyet’in yayılması için çaba sarf etti. Zira bölge halkı o döneme kadar gerek mantığı, gerekse harekât tarzı bakımından İslâmî fetih politikasından uzak olan ganimet amaçlı şedîd bir Arap istilasına şahit olmuşlar, bu yapı içerisinde İslâm’ın gerçek yüzünü görememişlerdi. Bu yüzden daha önce de olduğu gibi zahiren İslâmiyet’i kabul etmiş gibi görünseler de aslında eski dinlerine inanmaya devam etmekte ve ülkelerini Arap işgalinden kurtarmak için fırsat beklemekte idi.

Kuteybe, ilk önce asâr-ı küfr ve Mecûsîlik gelenekleri (resm-i gebrî) yasakladı. Her kim ahkâm-ı şerî‘atte bir kusur/hata yaparsa cezalandırılıyordu. Ancak bu yeterli değildi. Bölge halkının İslâmiyet’i tanıması ve zorlama ile değil, kendi isteği ile İslâmiyet’i kabul etmesini temin gerekiyordu. Bunun için Kuteybe, siyasî, idarî ve ticarî bakımdan bölgede etkin bulunan yerel idarecilerle yakınlık tesis etti. Kabac Hatun’un ölümünden sonra onun yerine geçen, ancak bir müddet sonra Verdân Hudât’a karşı koyamayarak Buhârâ tahtından uzaklaşan Tuğşâde/Tuğşad’ı himaye edip tekrar Buhârâ tahtına oturttu. Tuğşâde bir müddet sonra Müslüman oldu. Onun Müslüman olması, hem Kuteybe’nin bölgedeki faaliyetlerini kolaylaştırması ve hem de bölge halkının İslâmiyet’e bakışını şekillendiren önemli bir hâdise idi.

Kuteybe’nin bölge halkı arasında İslâm’ın yayılmasını sağlamak amacıyla başvurduğu yöntemlerden biri de Buhârâ halkının evlerinin, bağ ve bahçelerinin yarısına Müslüman Arapların yerleştirilmesi oldu. Böylece hem bölge halkının durumundan haberdar olarak gizli gizli eski dinlerini yaşamalarını engelleyecek, hem de Müslüman Araplar vasıtasıyla onların İslâmiyet’i daha iyi tanımalarını sağlayacaktı. Ancak bu uygulamanın beklenen neticeyi vermeyeceği, bölge halkının ev, mal ve mülklerini başta dil, kültür ve gelenek olmak üzere her bakımdan yabancı insanlarla paylaşmasının kolay olmayacağı meydandaydı. Dolayısıyla bu uygulama bölge halkının İslâm’a ısınmasından çok, Araplara ve onların şahsında İslâm’a karşı bakışlarını olumsuz etkiledi.

Kuteybe’nin bölgede İslâm’ı yaymak amacıyla yaptığı işlerden biri de Cuma Mescidinin (Mescid-i Câmi‘) inşası oldu. İç kalede, putperestlerin tapınağının bulunduğu ve şehrin en kalabalık mevkii durumunda olan Mâh-ı Rûz çarşısında Buhârâ’nın bilinen ilk mescidi olan Cuma Mescidi inşa edildi (712-713). Mescidin inşasından sonra Kuteybe, halkı Cuma Mescidine davet edip Cuma namazlarına gelenlere adam başı iki dirhem verileceğini söyledi. Böylece Buhârâlıların Cuma namazlarına gelmelerini, bu vesile ile kalplerinin İslâmiyet’e ısınmasını hedeflemişti. Daha sonra Cuma Mescidinin yanında bulunan ve Rîgistân denilen alana da bir Bayram Namâzgâhı inşa edildi.

712-713 senesinde mescidin inşası ile Buhârâ’da ilk ezan sesleri duyulmaya başlamıştı. Ancak Kuteybe’nin halkı mescide getirmek için başvurduğu yöntem, kısmen başarılı oldu. Zira şehrin fakirleri dağıtılan iki dirhemi almak için Cuma namazlarına gitseler de bunların bir kısmının mecburiyet, daha büyük bir kısmının ise dağıtılan para için mescide gittikleri ortadaydı. Nitekim bölgenin zenginleri, özellikle de şehrin dışına yaptırdıkları köşklerde oturan ve Âl-i Kuskusa/Keskese denen zengin tüccar sınıfı davete icabet etmiyorlardı. Bununla beraber sözkonusu mescidin yapılması, bölge halkının İslâmiyet hakkında bilgi edinmesine, isteyenlerin dinî eğitim almasına ortam hazırlaması bakımından önemli bir gelişmeydi. Diğer yandan yapılan bu mescid ve bayram namâzgâhı, Buhârâ’daki İslâm hâkimiyetinin bir göstergesi olup, bölge halkından İslâmiyet’i kabul edeceklere eski dindaşlarının baskısına karşı güven ve cesaret veriyordu.

Gerçekten de Kuteybe’nin yapmış olduğu cami, namâzgâh ve mescidlerle İslâm hâkimiyeti fizikî olarak Buhârâ'da tescili idi. Yani Buhârâ, fizikî anlamda tam bir İslâm şehri hüviyetine bürünmeye başladı. Neticede Kuteybe, Buhârâlıları psikolojik yönden bir İslâm şehrinin fertleri olmaya hazırladı. Bu durum, onların İslâm'ı kabul etmelerini kolaylaştırdı. İnşa edilen mescidler Müslümanların ibadet ihtiyaçlarını karşılamanın yanı sıra, İslâm’ı öğrenmek isteyen çevre halkı için de bir tebliğ merkezliği yapmaktaydı. Müslümanlarla içiçe yaşayan yerli halktan İslâm dini hakkında bilgi edinmek isteyenler, yakınlarında bulunan mescide giderek bu arzularını yerine getirebilme imkânına sahipti.

Buhârâ’da İslâm’a ilginin artmasına bağlı olarak mescidlerin sayısı da artmaya başladı ve muhtelif mahalle ve köylerde de mescidler inşa edildi. Her ne kadar bu dönemde İslâmiyet’i kabul eden Buhârâlılar, eski inanç ve geleneklerinin izlerinden tamamen kurtulamamış iseler de Müslümanların sayısı her geçen gün artmaya başlamıştı.

Fakat bunlar yeterli değildi. Üstelik Emevî politikasında köklü bir değişiklik de yoktu. Bu konuda en önemli adım Ömer bin Abdulaziz tarafından atıldı. Emevî halifeleri arasında seçkin bir yeri alan Ömer bin Abdülaziz, hilâfet makamına gelince faaliyetlerini tasvip etmediği idarecileri görevden aldı. Bu arada Horasan valisi Yezid bin Mühelleb’i de azlederek yerine Cerrah bin Abdullah el-Hakemî’yi tayin etti. Yezid, Beytü‘l-mâl‘e gönderilmesi gereken vergileri vermediği için hapse atıldı. Semerkand valisi Muhalled bin Yezid de görevden alınarak yerine Süleyman bin Ebu’s-Sırrî getirildi.

Ömer bin Abdülaziz devlet yönetiminde fetih harekâtında önceki halifelerden farklı bir siyaset takip etmekte kararlıydı. İlk iş olarak Mâverâü’n-nehr ve Türkistan‘da ganimet elde etmek amacıyla yapılan fetihleri durdurdu. Onun gayesi Mâverâü’n-nehr’de fethedilen diğer topraklarda halkla iyi ilişkiler kurularak İslâmiyet’in gönülden benimsenmesini sağlamaktı. Bölge halkını küçük düşürücü, Müslümanlardan nefret ettiren haksız muamelelere ve vergilere son vermek istiyordu. Cerrah bin Abdullah’a gönderdiği mektupta da İslâmiyet’i kabul edenlerden alınan cizye ve haracı kaldırmasını istedi. Takip edilen yeni siyaset kısa sürede meyvelerini verdi ve Mâverâü’n-nehr halkı yavaş yavaş İslâm’a girmeye başladı. Ömer bin Abdülaziz Mâverâü’n-nehr‘deki çeşitli hükümdarlara İslâm’a davet mektupları yazdı. Onların bir bölümü de Müslümanlığı kabul etti. ancak Ömer bin Abdülaziz’in bu politikası, onun ölümünden (720) sonra sürdürülmedi. Ömer bin Abdulaziz’in kısa süren dönemi ve geriden gelen Emevî halifelerinin başarısız politikaları ve sık sık tayin ettikleri valilerin o bölgede otoriteyi sağlayamayışları, Emevîlerin Mâverâü’n-nehr’deki siyasî egemenliklerine gölge düşürdü. Yerel yöneticiler Müslüman Arap egemenliğinden ve onların takip ettikleri politikalardan kurtulmak için Çin İmparatoru’ndan ya da komşu Türk beyliklerinden yardım istemeye başladılar. Türgeş Hakanı Sulu‘nun Müslümanları Seyhun nehrinin ötesinden geri çekilmeye mecbur etmesi, Mâverâü’n-nehr bölgesinde Araplardan kurtulma zamanının geldiği kanaatini uyandırdı. Bu durum ise Türgeşleri bir kurtarıcı gibi görmelerine sebep oldu. Emevîlerin ya da Müslüman Arapların Mâverâü’n-nehr bölgesinde otoriteyi sağlama girişimleri hep boşa çıktı. Arap kabileleri arasındaki iç çekişmeler de bu durumu zorlaştırdı. Üstelik bölgedeki Emevî karşıtlığı Abbâsî propagandistlerinin işini kolaylaştırmış ve önce bölgenin Emevî kontrolünden çıkmasını daha sonra ise Emevî Devleti’nin yıkılarak yerine Abbâsî Devleti’nin kurulmasına yol açtı.

Etkileşim: Abbâsîler Dönemi
Abbâsî Devleti’nin Kuruluşunda Türklerin Rolü

Emevîlerin hem kendi kabilelerine mensup olmayan veya kendilerini desteklemeyen Arap kabileleri hem de yeni fethedilen bölgelerde İslâmiyet’i kabul eden Arap olmayan Müslümanlara karşı uyguladığı olumsuz politikalar, büyük bir tepkinin doğmasına sebep olmuştu. Emevî Devleti, her ne kadar birçok kavmi içine alan büyük bir imparatorluk haline gelmiş ise de devlet sistemi, İslâmî bir yapıdan ziyade kan bağı ile birbirine bağlı sosyal bir sınıfın meydana getirdiği hâkimiyet esasına dayanıyordu. Mevâlî denen Arap olmayan Müslümanlar, devlet işlerine nüfuz edemediği gibi, iktisadî bakımdan da vergilerin ağırlığı vs. sebeplerle kötü durumda bulunmakta idi. Mevâlî’nin bu hoşnutsuzluğu yanında, Arap kabileleri arasında da eski geleneklerinin devamı olarak kan davaları sürüp gidiyor, bizzat Emevîler, Emevî olmayan Arap kabilelerine karşı yürüttüğü dışlayıcı siyasetle bu anlaşmazlık ve kan davalarını teşvik ediyordu. Bütün bunlar, muhtelif eyaletlerde siyasî fırkaların ortaya çıkmasına ve bu fırkalar arasında kavgalarının devam etmesine sebep oluyordu. Bunlara bazı gurupların iktidar hırslarının da eklenmesi ile Emevî iktidarı sarsılmaya başladı.

Emevî hanedanına karşı ilk faaliyetler, gayr-ı memnun mevâlî kitlesinin nüfus itibarıyla hâkim olduğu Horâsân'da gelişti. Bu durumdan istifade eden Abbâsî ailesi, faaliyetlerini Horâsân’da yoğunlaştırdı ve gizlice teşkilât kurup isyan hazırlığına başladı. İsyan hazırlıklarını yürüten nakib ve dâilerin çoğu, hatta isyanın askerî lideri Ebû Müslim Horâsânî bile bir mevâlî idi. Abbâsî hareketinde yer alan Türkler, ihtilal sonrası Abbâsî devletinin hizmetinde çeşitli görevler aldılar.

Abbâsîlerin Fetih Politikasında Yaptığı Değişiklik

Abbâsî ihtilâli, 746’da Horâsân’da başladı. Uzun ve kanlı mücadeleler sonunda 750 senesinde Emevî Devleti yıkılarak tarihe karıştı. Bu tarihte hilâfet makamını ele geçiren Abbâsîler, 1258 senesine kadar hilafet makamında kaldılar.

Emevîlerin yerine Abbâsîler'in geçmesini, sadece hükümet darbesi veya bir hanedan değişikliği olarak nitelendirmek doğru olmaz. Zira bu değişiklik, bir hanedan değişikliği veya başkentin Şam'dan Bağdâd'a taşınmasından ibaret olmayıp başlı başına bir zihniyet değişikliği idi. Buna bağlı olarak Abbasîler Emevîlerin yanlış politikalarını sürdürmediler ve hem fetih hem de devlet politikasında köklü değişikliklere gittiler.

Yeni hanedan ilk önce merkezi Şam’dan Bağdâd’a nakletti. Suriye, daha fetihten beri Emevîlerin dayandığı bir yer idi. Suriyeliler, halifelerin daimî ordusunu teşkil ediyorlar ve Halife bu ordunun arasında kendisini emniyette hissediyordu. İhtilâlle beraber Araplar ve bilhassa Suriyeliler için hâkimiyet devri sona ermiş oluyordu. Arap ve mevâlî arasındaki fark ortadan kalktı. Hatta ihtilâli sürükleyen askerî gücün büyük kısmını oluşturan unsur olarak mevâlî, Araplara karşı üstünlük bile kazandı. Doğu eyaletlerinin halkı, özellikle Horâsânlılar, Abbâsî Devleti’nin muhtelif makamlarına yerleştiler. Devletin idarî ve askerî kadrolarının büyük bir kısmı, Arap olmayan unsurun eline geçti. Halifelerin meydana getirdikleri ve merkeze yerleştirdikleri ücretli muhafız birlikleri daha ziyade Arap olmayanlardan meydana geliyordu.

Abbâsî hanedanının iktidara gelmesiyle yaşanan değişikliklerden biri de fetih siyaseti idi. Emevîler döneminde dört bir yandan devam eden askerî hareket büyük ölçüde durdu. Bu devrede Anadolu'ya yapılan gazalar hariç büyük çapta bir askerî harekât düzenlenmedi. Buna bağlı olarak Türk ülkeleri üzerine yapılan askerî harekât da durmuştu. Bu durum, mevâlîlerin durumunun düzeltilmesine paralel olarak Türk-Arap ilişkilerinin Emevîler dönemine kıyasla düzelmesine sebep oldu. Böylece Türkler, İslâmiyet’i daha uygun bir ortamda tanıyıp öğrenmeye başladılar. Neticede hem Türklerin İslâmiyet’i kabulü hızlandı hem de İslâm devletinde görev alan Türklerin sayısı arttı.

Abbâsîler Dönemi Türk Arap İlişkileri

Abbâsîler döneminde Türk Arap ilişkilerinin düzelmeye başladığı gösteren en önemli hadiselerden biri, ilk Abbâsî Halîfesi Seffâh zamanında 751 yılında meydana gelen Talas Savaşı’nda Türklerle Müslüman Araplar arasında yapılan ittifak idi. 751 yılı Temmuz ayında Ebû Müslim Horâsânî’nin kumandanı Ziyad bin Salih ile Çin’in Kuça valisinin sevk ve idare ettiği ordular arasında başlayan savaş beş gün devam etmiş ve iki ateş arasında kalan Çin birlikleri ağır kayıplar vermiş, 20 bin Çinli esir düşmüştü. Başkumandanlarının bile canını zor kurtarabildiği bu savaştan sonra Çinliler, bir daha Mâverâü’n-nehr işlerine karışamadılar.

Çin’e karşı yapılan bu savaşta o güne kadar Araplar tarafından yapılan bütün askerî harekâtının karşısında yer alan Türkler, ilk defa Araplarla birlikte başka bir düşmana, Çin ordusuna karşı mücadele ettiler ve galip geldiler.

Ne Arap kaynakları ne de Çin kaynakları Talas Savaşı’nın üzerinde fazlaca durmamış, bu hadiseye kendi tarihleri açısından büyük bir önem atfetmemişlerdi. Ancak Türkler için durum aynı değildi. Zira bu savaş, Türk-Arap ilişkileri veya Türklerin İslâmiyet’i kabul süreci bakımından ne bir başlangıç ne de bir son olsa da sözkonusu ilişki ve sürecin geleceği açısından önemli bir dönüm noktası idi. Nitekim bu tarihten itibaren zaman zaman mücadeleler yaşansa da Türklerle Müslüman Araplar arasında genel anlamda sulh ve dostluk münasebetleri tesis edilmiş, dolayısıyla Türkler arasında İslâmiyet’in yayılmasını hızlandıran bir rolü olmuştu. Öyle ki Türklerin İslâmiyet’i kabul süreci içerisinde Talas Savaşı’yla başlayan döneme “hizmet safhası” denmişti.

Abbâsî halifeleri de muhtelif davranış ve tedbirleriyle Türklerin İslâmiyet’i kabul etmelerine olumlu katkıda bulundular. Abbâsîlerin ikinci halifesi Cafer el-Mansur (754-775) idi. O bir taraftan “ilk defa Türkleri devlet hizmetinde vazifelendirmiş" biri olarak karşımıza çıkarken, öte taraftan da oğlu Mehdî’ye mevâlîye iyi davranmasını, onların isteklerine kulak vermesini, haklarını korumasını vasiyet etmişti. Mansur döneminde Abbâsî devleti hizmetinde bulunan Türkler arasında Muhammed bin Sûl, Züheyr et-Türkî, Mübarek et-Türkî ve Hammad et-Türkî gibi isimler bulunmaktaydı.

Mehdî (775-785) döneminde ise Sogd, Toharistan, Fergana, Uşrasana, Karluk, Dokuzoğuz ve diğer bazı Türk hükümdarların elçiler göndererek onları itaat ve İslâmiyet’i kabule davet etti. Bu dönemde Halîfe Mehdî orduda görev alan Türkler, Hâricî İsyanı’nın bastırılmasında büyük rolleri oynadı.

Yine Hârûn Reşîd’in (786-809) saray muhafızlarını Türklerden meydana getirmişti. Halife Me’mûn (813-833) Aşağı Türkistan ve çevresinde İslâmiyet’in yayılması için büyük çaba sarf etmiş, başarılı da olmuştu. Onun ordu komutanları arasında çok sayıda Müslüman Türk bulunmaktaydı. Bunların bir kısmı Bizans uç bölgelerine (avasım, sugur) görevlendirmişlerdi. Bunlardan biri olan Ebu Süleym Ferec el-Hadim et-Türkî, bazı bölgelerin genel komutanlığına tayin edilmişti. 25 yıl Bizans uç bölgesinde (sugur) kalarak buranın tahkim ve imar faaliyetlerini sürdürmüş, askerî açıdan son derece önemli olan bu bölgenin yegâne hâkimi olmuştu.

Halife Me'mun (813-833) da devlette gittikçe artan İran nüfuzu karşısında denge unsuru olarak Türklerden faydalanmayı düşünmüştü. Onun bu tutumu, Türklerin Abbâsî devletindeki ağırlıklarının kuvvetle hissedilmesi açısından bir dönüm noktası teşkil eder. Me'mun kardeşi Mu'tasım vasıtasıyla Türk illerinden düzenli bir biçimde ücretli asker getirtiyordu. Kısa sürede bunların Bağdâd’taki sayıları 18.000'i buldu. Me'mun, Bizans'a karşı olan seferlerinde bu askerlerden büyük çapta faydalanıyordu. İstikbalde Mısır'da bir devlet kuracak olan Ahmed’in babası Tolun bu sırada gelen askerlerdendir. Me’mun’un ordusunun komuta kademesi içi nde yer alan Afşin, Eşnas, Boğa el-Kebir, Hakan Urtuc hep Türk asıllıdırlar.

Aynı durum annesi Türk olan Halife Mu’tasım (833-842) döneminde de devam etmişti. Hatta Mu’tasım, Türk birliklerinin desteği sonucu halîfe olmuş bu sebeple Araplardan sonra İranlıların da devlet idaresindeki yerlerini Horâsân, Soğd, Fergana, Uşrusana ve Şaş’tan gelen Türkler almışlardı.

Samarra Devri ve Sonrası

Türklerin ordudaki sayılarının kısa zamanda çoğalması ve nüfuzlarının artması, onlara farklı muamele yapılması ordu içinde bulunan diğer unsurlar yanında umumî bir hoşnutsuzluğun meydana gelmesine sebep oldu. Türklerden meydana gelen süvari birlikleri, Bağdâd’ı bir talimgâh sahası haline getirmişlerdi. Bundan dolayı Halîfe’ye şikâyetler gelmekteydi. Mu’tasım bu durumda halkın isyanından ve muhafız birlikleri ile aralarında kanlı çatışmalar başlamasından korkuyordu. Bu nedenle daha halîfeliğinin ikinci yılında muhafız birlikleri ile beraber hilâfet merkezini nakledebilecek bir yer aramaya başladı ve 835 yılında Sâmarrâ şehrini kurarak merkezi oraya nakletti.

Sâmarrâ’nın kurulmasına sebep olan Türkler burada da hususî bir muameleye nail olmuşlar. Afşin, Hâkân, Vasîf ve İnâk gibi Türk kumandanlarına halîfe ayrı ayrı arazi tahsis edip maiyetleri ile beraber oralara yerleşmelerini sağlıyordu. Türklerin diğer unsurlarla karışmamalarına dikkat ediliyor, hatta kendi soydaşları dışında yabancılarla evlenmelerine müsaade edilmiyordu. Mu’tasım Devrinde hilâfet ordusundaki Türklerin sayısının yirmi beş bin civarında olduğu tahmin edilmektedir.

Hilâfet merkezinin Bağdâd’tan Sâmarrâ’ya nakli Türklerin Abbâsî Devletinde nüfuzlarının ne derece etkili olduğunu açıkça göstermekteydi. Böylece Abbâsî Devlet’inde Mu’tasım’la başlayıp 56 sene boyunca toplam sekiz halifenin iktidar döneminde devam eden (836-892) Sâmarrâ Devri, diğer bir ifadeyle Türklerin iktidar devresi başlamış oluyordu. Bu dönemde Türkler, sadece askeri alanda değil siyasî ve idarî alanlarda da devlet içerisinde büyük nüfuz sahibi olmuşlar, halife seçimlerinde bile etkili olmuşlardır. Halifeler bu dönemde Türk komutan ve idarecilerin istekleri dışına çıkamamışlardır. Bu durum Abbâsî halifeleri ile Türk kumandan ve idareciler arasında gizliden gizliye bir rekabet ve çatışmayı beraberinde getirmişti. Özellikle Halife Mütevekkil’in, oğlu tarafından hazırlanan bir tertiple öldürülmesi (861) hadisesi, Abbâsî sarayında Türkler aleyhine gelişmelere sebep olmuş ve Eşnas ve Boğa el-Kebir dışında halifenin öldürülmesi olayına karışan Afşin, İnak, Vasîf ve Boğa es-Sağîr birçok önemli Türk kumandan öldürülmüştü.

892’de Mu’tazıd’ın Sâmarrâ terk ederek Bağdâd'a dönmesiyle Sâmarrâ Devri sona erdi. Bu tarihten itibaren Türklerin devlet kademelerindeki nüfuzu kırılmış ve halifelerin nüfuzu artmış olmakla beraber bu durum uzun sürmedi. Esasen Halife Mu’tasım’ın ölümünden sonra yerine geçen Vâsık’tan sonra Abbâsîlerin ikinci dönemi de denilen yeni bir dönem başlamıştı. 847-946 yılları arasında devam eden bu süre zarfında Hilafet makamının gücü iyice zayıflamış, buna bağlı olarak Abbâsî toprakları üzerinde ve çevresinde Halife’ye bağlı olmakla birlikte çoğu zaman müstakil hareket eden muhtelif devletler ortaya çıkmıştı. Bu cümleden olmak üzere Türklerin yoğun olarak yaşadığı Mâverâü’n-nehr ve Horâsân bölgesinde de Sâmânoğulları Devleti (874-999) kuruldu ve bölgede İslâmiyet’in yayılmasına büyük katkısı oldu. Zaman zaman bölgedeki gayri Müslim Türklerle mücadele eden Sâmânoğulları, ordu ve devlet teşkilatında çok sayıda Türk kumandan ve devlet adamına yer verdikleri gibi, bölgedeki irşad faaliyetleri ve kurdukları sair müesseseler ile Türkler arasında İslâmiyet’in hızlı bir şekilde yayılmasını sağladılar. Hatta Mâverâü’n-nehr’in gerçek anlamda İslâmlaşması, onların döneminde gerçekleşti.

IX. yüzyıldan itibaren Türkler arasında İslâmiyet’in hızla yayılmaya başladığının en önemli göstergelerinden biri de başında Türk kökenli hanedanların bulunduğu İslâm devletlerinin ortaya çıkmış olmasıdır. Bunlar Abbâsî Devleti hizmetinde bulunan büyük emîrler tarafından Mısır’da kurulan Tolunoğulları (868-905) ve İhşidîler (935-969), Azerbaycan’da kurulan Sâcoğulları (890-929) gibi yarı müstakil siyasi teşekküller ile 920’li yıllarda Almış Han’ın İslâmiyet’i kabulüyle bir Türk İslâm Devleti haline gelen İtil Bulgar Devleti (700-1237), Karahanlılar (932-1212), Gazneliler (962-1083) ve 1040 yılında Horâsân’da kurulup Kaşgar’dan Anadolu’ya kadar olan geniş coğrafyayı hâkimiyet altına alan Büyük Selçuklular idi. Bunlar Bağdâd Abbâsî Halifesinin meşruiyetini tanıdıkları gibi Hilafet merkezinin koruyuculuğu vazifesini de üstlendiler.

Uygunluk: Türklerin İslamiyet’i Kabulünü Kolaylaştıran Sebepler

Daha önce de belirtildiği üzere din değiştirmede, kişinin veya toplumun içinde bulunduğu şartlar, zamanlama, yeni dinin sunulma şekli, sunulan dinin içeriği büyük önem arz etmektedir. Esasen din değiştirme hadisesi bu hususların her birinin sırasıyla “uygun” halde olması veya zamanla uygun hale gelmesiyle gerçekleşebilir. Bu noktada din değiştiren toplum olan Türklerin içinde bulundukları siyasi, sosyal, kültürel ve dini şartların uygunluğu, zamanlamanın uygunluğu ve yeni dinin Abbâsîler dönemindeki sunulma şeklinin uygun hale gelmesiyle bu aşamaları geçtiği ve yeni dini kabulden önceki son aşamaya yani yeni dinin içeriğinin uygunluğu safhasına geldiği söylenebilir.

Din değiştirirken yeni dinin içeriğinin, din değiştiren toplumun kültür ve yaşayışına uygun olması son derece önemlidir.  Bu uyum, her ne kadar doğrudan din değiştirme sebebi olmasa da yeni dine geçişi kolaylaştırmaktadır.

Daha önce de belirtildiği üzere Türklerin “milli dini” Göktanrı inancı olmakla birlikte muhtelif Türk şubelerinin sair sebeplerle farklı dinleri kabul ettikleri malumdur. Burada dikkat çekici olan durum şudur ki, Osman Turan’ın yabancı dinler dediği Budizm, Maniheizm, Zerdüştlük, Hıristiyanlık ve Yahudilik gibi dinlere geçenler genellikle yerleşik hayata geçen veya ana Türk kitlesinden uzaklaşan gruplar olup göçebe veya yarı göçebe olarak geleneksel Türk hayat tarzını devam ettirenler Göktanrı inancını terk etmemişlerdi. Zira Türklerin geleneksel dini oldukça basit bir felsefesi olan ancak Türk hayat tarzı ve kültürüyle özdeşleşmiş bir yapıya sahip idi. Dolayısıyla yabancı dinleri kabul eden Türkler geleneksel Türk hayat tarzına uygun olmayan yeni dinlerini ya kendi hayat tarzlarına uyduruyorlar ya çok yüzeysel bir şekilde yaşıyorlar ya da terk ediyorlardı. Terk etmeyenler ya da kendi geleneksel kültürüne uyarlayamayanlar ise ana kültür kalıbından uzaklaşıyorlar, dâhil oldukları yeni kültür ve medeniyet çevresinde eriyip yok oluyorlardı. Esasen yabancı dinlerin geniş Türk kitleleri üzerinde etkili olamayışının sebebi de buydu.

Türkler, özellikle Abbâsîler döneminde hâkim olan barış ve huzur ortamında İslamiyet’i öğrenmeye ve kendi istekleriyle kabul etmeye başladıklarında, bu dinin geleneksel Türk inanç sistemiyle uyum içerisinde olduğunu gördüler. Bu uyum o kadar belirgindi ki gerek o dönemdeki bazı yazarlar gerekse modern araştırmacılar Türklerin İslamiyet’i kabulünün temel sebebini, eski Türk inanç sistemiyle İslamiyet arasındaki benzerlik olarak belirtmişlerdi. Sözgelimi Türklerin inandığı tek Tanrı’nın kâinatın ve mahlûkatın yaratıcısı olması, bütün hadiselere ve insan fiillerine hâkim bulunması sıfatları İslamiyet’teki Allah inancına çok yakındı. Yine İslamiyet’te mevcut olan ahiret inancı, ruhun ölmezliği düşüncesi, cennet, cehennem, cihat ve kurban kavramları gibi birçok husus, Göktanrı inancına sahip Türklerin yabancı oldukları şeyler değildi ve bunlar Türklerin İslamiyet’e ısınmaları ve bu dini kabul etmeleri konusunda kolaylaştırıcı bir etkide bulundu.

Burada bir hususa daha temas etmek istiyoruz: İslamiyet’in Türkler arasında yayılmaya başlaması ile yukarıda bahsedilen yabancı dinlerin yayılması aşağı yukarı aynı döneme tesadüf etmektedir. Buna rağmen Türkler arasında diğer dinlerin değil de İslamiyet’in yayılması dikkat çekicidir. Sözkonusu dönemin Arap İslam ordularının akın ve fetih harekâtının durduğu, herhangi bir siyasi ve askeri baskının olmadığı bir dönem olması, Türklerin kendi istek ve tercihleri doğrultusunda İslamiyet’i kabul ettikleri şeklinde değerlendirilebilir ki bu istek ve tercihin sebebini, İslamiyet’le geleneksel hayat tarzları arasında gördükleri uyuma bağlamak mümkündür.

Kabul: Türkler Arasında İslamiyet’in Yayılması

Kabul etmek gerekir ki din değiştirme, özellikle de kitlesel din değiştirme, birden meydana gelen veya ani yaşanan bir hadise olmayıp, çoğu zaman uzun bir süreç işidir. Dolayısıyla Türklerin İslamiyet’i kabul etmeleri de kendine özgü şart ve özellikler içeren bir süreç sonucunda meydana gelmiştir. Nitekim Türklerin Müslüman Araplarla ilk karşılaşmaları Hz. Ömer devrine VII. yüzyılın ortalarında başlamasına rağmen kitleler halinde İslam dinine geçmeleri IX. ve X. yüzyıllara kadar üç asır gibi uzun bir zaman dilimine yayılmıştır. Bu dönemde Türklerin İslamiyet’le ilişkileri ve temasları bir hazırlık dönemi olarak nitelendirilebilir. Savaşlar, fetihler, mücadeleler, hizmetler, münferit veya kısmi ihtidalar, ticari münasebetler, birlikte veya yan yana yaşayış ve temas, vaizler ve sufilerin gayretleri, İslam medeniyetinin Mâverâü’n-nehr’de yükselmesi, ilim, kültür ve ticaret merkezlerinin teşekkülü gibi birçok sebepler birleşip, Türklerinde İslam dinini yeterince tanımasıyla Türkler İslam dinini kendi irade ve arzuları ile benimseyecek noktaya gelmişlerdir. Bu üç asırlık süreci şu şekilde özetlenebilir.

İslâm fetihlerinin başlayıp kısa sürede geliştiği dönemde Türklerle Müslüman Arapların doğrudan temasları olmayıp iki topluluk arasında Sâsânî Devleti gibi güçlü bir siyasi teşekkül bulunmaktaydı. Bu siyasi manzara içinde Türklerle Araplar arasındaki doğrudan ilişkiler Sasânî Devleti’nin ortadan kalkmasıyla başladı (642). Hz. Ömer devrinde Âmûderyâ (Ceyhûn) kıyılarına kadar ulaşan Müslüman Araplar, Emevîler döneminden itibaren Mâverâü’n-nehr ve Türkistan’a yani Türk ülkelerine girdiler. Böylece Türklerle Müslüman Araplar arasında uzun yıllar devam edecek mücadele başladı.

Türkler, gerek mantığı, gerekse harekât tarzı bakımından İslâmî fetih politikasından bir hayli uzak olan ve bu bakımdan fütuhat harekâtından çok bir Arap istilası olarak değerlendirilen ilk Emevî akınlarına karşı direndiler. Bu dönemde Mâverâü’n-nehr’deki Göktürk hâkimiyeti zayıflamış, zaman zaman birbirleri ile de bölgede mücadele halinde olan mahalli beylikler teşekkül etmişti. Bu mahalli teşekküller içerisinde en önemlisi o sırada Kabac Hatun tarafından idare edilmekte olan Buhârâ idi. Kabac Hatun Ubeydullah bin Ziyad, Said bin Osman ve Selm bin Ziyad önderliğinde yapılan en şedîd üç Emevî harekâtı karşısında bütün gücü ile direndi ise de hiç birinde başarılı olamadı. Esasen Emevî orduları da bölgeyi işgal ederek mâl ve ganîmet alma konusunda başarılı olsalar da ne bölgeyi tamamen hâkimiyet alma ne de bölgeyi İslâmlaştırma konusunda önemli bir başarı elde edebildiler. Zaten öyle bir amaçları da yoktu. Ele geçirdikleri bölgede İslâm’ın tebliği, İslâmî kurum ve müesseseleri tanzimi gibi konularda hiçbir gayret göstermedikleri gibi İslâm fetihlerinin temel öğesi olan istimalet yani emân ve hoşgörü prensiplerini dahi uygulamamışlardı. Bunların dışında bütün olumsuzluklara rağmen İslâmiyet’i kabul etmiş olan bölge halkına karşı da eşit ve adil davranmadılar. O kadar ki bölgede İslâmiyet’i kabul etmiş olan kimselerden, gayri Müslimlerden alınan vergileri almaya devam ettiler. Hatta bazı bölgelerde daha çok cizye alabilmek düşüncesiyle İslâmlaşmayı bizzat engelledikleri bile söyleniyordu. Bununla da bitmiyordu. Her türlü olumsuz muameleye rağmen İslâmiyet’i kabul eden bölge halkına “mevâlî” yani köle gözüyle bakılıyor, bunlar Arap askerlerinden daha az maaş ve ganimet aldıkları gibi her türlü küçümseme ve tacize maruz kalıyorlardı.

Bir yandan askerî harekâtın şiddeti diğer yandan ise bu tür muameleler, bölge halkının Emevîlere karşı büyük bir tepkinin doğmasına sebep oldu. Bundan dolayıdır ki başta Kabac Hatun olmak üzere bölge halkı doğrudan doğruya İslâm’a karşı değil, bölgeyi işgal ederek mâl ve ganîmet elde etmekten başka bir şey düşünmeyen, bunu da en şedîd şekilde uygulayan Emevî-Arap ordularına karşı var güçleriyle mücadele ettiler.

Emevîlerin bu tür politikaları, Kuteybe bin Müslim’in Horâsân valiliği döneminde yaptığı bazı düzenlemeler ve Ömer bin Abdulaziz’in halifeliği dönemindeki uygulamalar istisna edilecek olursa genel olarak devam etti. Ancak bu durum, Türkleri ve diğer kavimleri İslâmiyet’e ısındırmak şöyle dursun, adeta nefret ettirmişti. Bu yüzden bu dönemde Türkler arasında İslâmlaşma hadisesi çok yavaş ilerledi.

750 senesinde Abbâsîlerin iktidara gelmesiyle Türk ülkelerine yönelik fetih harekâtı durdu. Bu dönemde mevâlîye karşı izlenen politikanın değişmesi ve bu hanedanın kendilerini iktidara getiren başta Türkler olmak üzere Arap olmayan halka iyi davranıp devlet görevlerinde yer vermeye başlaması, Horâsân ve Mâverâü’n-nehr’de İslâmiyet’in yayılmasına bir ivme kazandırdı. Bazı Türk beyleri ve bu beylere bağlı Türk zümreleri İslâmiyet’i kabul ettiler. Bu durum, bir yandan 751 yılında meydana gelen Talas Savaşı’nda Türklerle Müslüman Arapların yakınlaşmasına zemin hazırlarken, diğer yandan da ve Abbâsî devletinde görev alan Türklerin sayısının artmasına sebep oldu.

VIII. yüzyıl bu şekilde geçti. Türkler ilk defa bir barış, huzur ve güven içerisinde İslâmiyet’i tanımaya ve yavaş yavaş kabul etmeye başlamışlar ve İslâmiyet, her geçen gün daha da hızlanarak Türk ülkelerinde yayılmaya başlamıştı. Öyle ki IX. ve X. yüzyıla gelindiğinde İslâm ülkelerinden uzak bir bölge olan İtil çevresinde bulunan Bulgar Türkleri arasında bile İslâmiyet’e karşı büyük bir ilgi başlamıştı. İtil Bulgar Devleti’nin hükümdarı Almış Han, 920 senesinde Abbâsî Halifesine müracaat ederek din âlimleri ve mimarlar göndermesini rica etmişti. Kaynakların verdiği bilgiye göre X. yüzyılda İtil’de çok sayıda mescid, imam ve müezzin bulunmakta, İtil Hükümdarı Müslümanları himaye edip onlara yardımcı olmak üzere hususi memurlar tayin etmekteydi. Hazar Devleti sınırları içerisinde de ciddi bir Müslüman nüfus meydana gelmişti.

Aynı yüzyıllarda Mâverâü'n-nehr’in hemen tamamı Müslümanlaşmış, muhtelif Türk şubeleri kitleler halinde İslâmiyet’i kabule başlamışlardı. Bu süreçte o dönemin şartları içerisinde İslâm ülkeleriyle Türk illeri arasında iletişim ve etkileşim imkânlarının doğmasında önemli bir rol icra eden tüccarlar ile âlim ve sufilerin de büyük rolü olmuştu. Ortaya çıkan cami, zaviye, ribat vb yapılarda yapılan irşad faaliyetleri son derece etkili idi. Kaynakların ifadesine göre bu dönemde İslâmiyet’i kabul eden Türk kitleleri arasında 100 bin, hatta 200 bin çadırdan oluşan kalabalık gruplar bulunuyordu. Bunlar içinde özellikle Karluk, Yağma ve Çiğil boyları ile Oğuzların İslâmiyet’i kabulü, belirleyici bir rol oynadı. Zira bunlardan Karluk, Yağma ve Çiğiller bölgenin ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlı Devleti’ni, Oğuzlar ise Selçuklu Devleti’ni kurdular. Böylece Hz. Ömer devrinde Sâsânî Devletinin ortadan kaldırdığı VII. yüzyılın ortalarından itibaren başlayan ve IX. ve X. yüzyıla kadar devam eden Türklerin İslâmiyet’i kabul süreci, sona yaklaşmıştı. Zira X. yüzyılın ilk yarısından itibaren yöneticileri ve halkının büyük kısmı Müslüman Türk olan İtil Bulgar Devleti (920-921), Karahanlılar (945), Gazneliler (963) ve Selçuklular (1040) gibi ilk Müslüman Türk devletleri ortaya çıktı. Böylece -her ne kadar Türkler arasında İslamlaşma XIII ve XIV. yüzyıllara kadar devam edecekse de- artık hem Türk tarihi hem de İslâm tarihi için yeni bir dönem, Müslüman Türk devletleri dönemi başlıyordu.

Kaynakça
Athamına, Khalü, “Emevî Hilâfeti Döneminde Arap İskânı”, (Çev: Saim Yılmaz), Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, 2 (2000), s.203-226.
Aycan, İrfan, “Emevîler Döneminin Sonuna Kadar Müslüman Arapların Türklerle İlk Münasebetleri”, Türkler, IV, Ankara 2002, s.317-323.
Aycan, İrfan, “Haccâc b. Yûsuf es-Sakafî”, DİA, XIV, s.427-428.
Aydın, Erdoğan, Nasıl Müslüman Olduk, Cumhuriyet Kitapları, 2001.
Barthold, W., Moğol İstilasına Kadar Türkistan, TTK Yay., Ankara 1990.
Brockelmann, Carl, İslâm Milletleri ve Devletleri Tarihi, (Çev: Neşet Çağatay), Ankara, 1964.
Danişmend, İsmail Hami, Türk Irkı Niçin Müslüman Oldu, İstanbul 1994.
el-Belâzurî, Fütûhu’l-Büldân, (Çev. Mustafa Fayda), Kültür Bakanlığı Yay., Ankara 2002.
el-Makdisî, Ahsenü’t-Tekâsim fi Ma‘rifeti’l-Ekâlim, I, [el-Mektebetü’ş-Şâmile],
en-Narşahî (Ebû Ca‘fer Muhammed en-Narşahî), Târih-i Buhârâ, (Charles Schefer, Description Topographique et Historique de Boukhara), Paris 1892.
Erdem, Mustafa, “Geleneksel Türk Dini ve İslam”, Dini Araştırmalar, I/2, s.79-91
Esin, Emel, “Sûlîler İslâm ile Karşılaşan ilk Türkler”, İslâm Tedkikleri Enstitüsü Dergisi, VII (İstanbul 1979), s.3-4.
Esin, Emel, “Türklerin İslâmiyet’e Girişi”, Tarihte Türk Devletleri, Ankara 1987, I, s.287-320.
Esin, Emel, İslamiyet’ten Önce Türk Kültür Tarihi ve İslam’a Giriş, İstanbul 1978.
es-Sem‘ânî, el-Ensâb, II-IV, [el-Mektebetü’ş-Şâmile]
et-Taberî, Târîhu’t-Taberî, [el-Mektebetü’ş-Şâmile], IV.
ez-Zehebî, Târîhü’l-İslâm, [el-Mektebetü’ş-Şâmile], II.
Frye, Richard N. -Aydın Sayılı, “Selçuklulardan Evvel Ortaşark’ta Türkler”, Belleten, X/37, (1946), s. 97-131
Frye, Richard N., Orta Çağ’ın Başarısı Buhârâ, (Çev. Hasan Kurt), Ankara (ty).
Gangler, Anne-Heinz Gaube and Attilio Petruccioli, Bukhara, The Eastern Dome of Islam: Urban Development, Urban Space, Architecture and Population, London 2004.
Genç, Reşat, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yay, Ankara 2002
Genç, Reşat, Karahanlı Devlet Teşkilatı, TTK Yay., Ankara 2002.
Genç, Reşat, Kaşgarlı Mahmud’a Göre XI. Yüzyılda Türk Dünyası, TKAE Yay., Ankara 1994
Gibb, H. A. R., The Arab Conquests in Central Asia, London 1923.
Göksu, Erkan, “Buhârâ Melikesi Kabac Hâtûn”, S.Ü. Türkiyat Araştırmaları Dergisi, 29 (Bahar 2011), s.261-283
Göksu, Erkan, “Buhârâ’da Ezân Sesleri”, IV. Uluslararası Türkoloji Kongresi, Hoca Ahmet Yesevî Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, 13-14 Mayıs 2011, s.452-461.
Günay, Ünver, Harun Güngör, Türk Din Tarihi, Kayseri 1999.
Güngör, Erol, Tarihte Türkler, İstanbul 1999.
Halîfe bin Hayyât, Târîhu Halîfe b. Hayyât, (Türkçe terc. Abdulhalik Bakır), Ankara 2008.
İbn A‘sem el-Kûfî, Kitâbu’l-Fütûh, (Tahkîk. Ali Şîrî), VII, Beyrut 1411/1991
İbn Haldûn, Târîhu İbni Haldûn, [el-Mektebetü’ş-Şâmile], III.
İbn Havkal, Suretü’l-‘Arz, Beyrut 1992
İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, (Türkçe terc. Mehmet Keskin), VIII, İstanbul 1995
İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh Tercümesi, (Türkçe terc. Ahmet Ağırakça) III, İstanbul 1989.
İnan, Abdulkadir, Tarihte ve Bugün Şamanizm, Ankara 2000.
Kafesoğlu, İbrahim, Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat, İstanbul 2010
Kazancı, Ahmet Lütfi, “Haccâc b. Yûsuf es-Sakafî”, Uludağ Üniversitesi İla­hiyat Fakültesi Dergisi, IV/4, Bursa 1993, s. 117-127.
Kitapçı, Zekeriya, “İslâm’ın İlk Devirlerinde Arap Şehirlerine Yerleştirilen İlk Türkler”, Türk Kültürü, X/112, (1972), s.209-221.
Kitapçı, Zekeriya, “Orta Asya Mahalli Türk Hükümdar ve Aristokratları Arasında İslamiyet: İlk Müslüman Türk Hükümdarları (Emevîler Devri)”, Belleten, LI/201, (1987), s.1139-1152.
Kitapçı, Zekeriya, Orta Asya’da İslamiyet’in Yayılması ve Türkler, Konya 1998.
Kitapçı, Zekeriya, Türkistan’da Müslüman Olan İlk Türk Hükümdarları, TDAV Yay., İstanbul 1998.
Kitapçı, Zekeriya, Yeni İslâm Tarihi ve Türkler, II, Konya 1999.
Koca, Salim, “Türkler ve İslamiyet”, Erdem, VIII/22, s.263-286.
Köprülü, Fuad, Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, Ankara 1981.
Kurat, Akdes Nimet, “Kuteybe bin Müslim’in Hârizm ve Semerkand’ı Zabtı (Hicrî 93-94-Milâdî 712)”, DTCFD, VI/5, (1948), s.385-430.
Kurat, Akdes Nimet, “Kuteybe bin Müslim’in Hârizm ve Semerkand’ı Zabtı (Hicrî 93-94-Milâdî 712)”, DTCFD, VI/5, (1948), s.385-430
Kurt, Hasan, Maveraünnehr’ibn İslamlaşması”, Türkler, IV, Ankara 2002, s.279-289.
Kurt, Hasan, Orta Asya’nın İslamlaşma Süreci (Buhârâ Örneği), Ankara 1998.
Lammens, H., “Haccâc”, İA, V/1, s.18-20.
Merçil, Erdoğan, Müslüman-Türk Devletleri Tarihi, Ankara, 1991
Ocak, Ahmet Yaşar, Türk Sufiliğine Bakışlar, İstanbul 2000.
Ocak, Ahmet Yaşar, Türkler, Türkiye ve İslam, İstanbul 1999.
Özaydın, Abdulkadir, “Türklerin İslamiyet’İ Kabulü”, Türkler, IV, Ankara 2002, s.239-262.
Özgüdenli, Osman Gazi, “Mâverâünnehir”, DİA, 28, s.177-180
Rasonyi, Laszlo, Tarihte Türklük, Ankara 1971.
Richard N. Frye-Aydın Sayılı, “Selçuklulardan Evvel Ortaşark’ta Türkler”, Belleten, X/37, (1946), s.97-131.
Sarı, Volkan, Türklerin İslamiyet’i Kabulünün Sosyolojik Analizi, (Yayımlanmamış Yüksek Lisan Tezi), KSÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü, Kahramanmaraş 2005.
Sümer, Faruk, Oğuzlar, Ankara 1967.
Şeşen, Ramazan, “Eski Araplara Göre Türkler”, Türkiyat Mecmuası, XV (1968)
Şeşen, Ramazan, İslâm Coğrafyacılarına Göre Türkler ve Türk Ülkeleri, TTK Yay., Ankara 2001.
Taşağıl, Ahmet, Gök-Türkler, I, TTK Yay., Ankara 2003
Togan, Zeki Velidi, Umumi Türk Tarihine Giriş, İstanbul 1971.
Turan, Osman, “Türkler ve İslâmiyet”, DTCFD, IV/4 (1946), s.457-485.
Turan, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk İslâm Medeniyeti, İstanbul 1991.
Turan, Osman, Selçuklular ve İslâmiyet, İstanbul 1989
Turan, Osman, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi, İstanbul 1999.
Türkdoğan, Orhan, Türk Tarihinin Sosyolojisi, İstanbul 2003.
Uluçay, M. Çağatay, İlk Müslüman Türk Devletleri, İstanbul 1977.
Ya‘kûbî (Ahmed b. İshak b. Ya‘kûbî), Târîh-i Ya‘kûbî, (Farsça terc, Muhammed İbrahim Âyetî) II, Tahran 1382
Yâkût el-Hemevî, Mu‘cemü’l-Büldân, I, Beyrut 1397/1977.
Yazıcı, Nesim, “İtil (Volga) Bulgar Hanlığında İslamiyet”, Türkler, IV, Ankara 2002, s.394-408.
Yazıcı, Nesimi, İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi, Ankara 1992.
Yıldız, Hakkı Dursun, İslamiyet ve Türkler, İstanbul 2000.
Yigit, İsmail, “Kuteybe bin Müslim”, DİA, X, s.490-491.
Yüksel, Ahmet Turan, İhtirastan İktidara Kerbelâ -Emevî Valisi Ubeydullah b. Ziyâd Döneminin Anatomisi-, Yediveren Kitap, Konya 2001.
beyaztarih.com'da yayınlanan makale, röportaj, özel dosyalar ve resimlerle tarih yayınlarının tüm yayın telifleri beyaztarih.com'a aittir. Kaynak gösterilmek suretiyle yapılan kısa alıntılar dışında içeriklerin tamamı kopyalanamaz ve çoğaltılamaz.
Yazar Hakkında
Erkan GÖKSU

DİĞER MAKALELER
Türklerin İslamiyeti Kabulü
Türk Tarihi
Türklerin İslamiyet'i Kabul Psikolojisi

Türklerin İslâmiyet’i kabulüyle neticelenen tarihî sürecin siyasî, askerî ve tarihî safhaları ile ilgili muhtelif çalışmalar yapılmıştır. Bu çalışmalar, konu hakkında bilinmeyen birçok hususu aydınlığa kavuşturmakla birlikte muhtelif tez ve düşüncelerin ortaya çıkmasına da zemin hazırlamıştır. Ortaya çıkan görüş farklılıkları içerisinde en dikkat çekicisi, “Türklerin, önceden mensup oldukları inanç sistemi ve hayat tarzıyla büyük bir benzerlik taşıyan İslâmiyet’i kabulde hiç zorlanmadıkları ve bu yeni dinle tanışmalarından hemen sonra çok hızlı bir şekilde ve toplu olarak İslâmiyet’i kabul ettikleri” görüşüne karşı “aslında bu sürecin hiç de söylendiği gibi kısa sürede ve kolay olmadığı, hatta Türkler arasında İslâmiyet’in cebrî bir surette yayıldığı” iddiasıdır. Konuyu ele alan araştırmacıların, aynı tarihî kaynaklardan istifade etmiş olmalarına rağmen, çok farklı neticelere ulaşmaları veya birbirine taban tabana zıt görüşler ileri sürmeleri ilginçtir. Kanaatimizce bu durumun sebebi, meselenin sadece tarihî hadiselerden hareketle ele alınması ve buna bağlı olarak sözkonusu sürecin sosyal, psikolojik, kültürel ve iktisadî cephelerinin ya ihmal edilmesi ya da kişisel görüş ve kanaatlere göre şekillendirilmiş olmasıdır. Hâlbuki Türklerin İslâmiyet’i kabul sürecini, sadece tarihî kaynaklarda yer alan bilgileri, hele de bu bilgilerin bir kısmını veya istenen kısımlarını ele almak suretiyle izah etmek mümkün değildir. Zira sözkonusu süreç, tarihî olduğu kadar sosyolojik, psikolojik, kültürel ve hatta iktisadî cepheleri olan çok yönlü bir değişim sürecini kapsamaktadır. Bu bakımdan bir “din değiştirme” hadisesi olan Türklerin İslamiyet’i kabul sürecini, özellikle psikolojik ve sosyolojik yönlerini esas almak suretiyle değerlendirmek, meselenin izahı için daha “doğru” ve “gerçekçi” bir bakış açısı oluşturma konusunda büyük önem taşımaktadır.

KELAM

Su nasıl suya benzerse, bir milletin geleceği de geçmişine öyle benzer.

İbn Haldun